Cap ou Pas Cap?

Gönder Pinle Telegram Tumblr LinkedIn +

“Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar” demiş Newton. Onların hikayesi örülmüş bütün duvarları yıkmaları ve bir türlü köprü kuramamaları üzerineydi…

Tam sözleştikleri saatte buluşmadılar; ama çok da bekletmediler birbirlerini.
Adam meyhanenin en buselik köşesine oturmuş, yüzünü duvara çevirmişti. Halbuki ne de neşeliydi meyhane o akşam. Saadettin Kaynak ve Selahattin Pınar gecesi vardı.
Ne uzun olmuştu birbirlerini görmeyeli… Neredeyse bir asır!
O geceden sonra, adam çıkmamıştı kadının hiçbir telefonuna… Cevap da vermemişti yazılı çağrılara. Kadın durumu kabul etmişti, kalbi kırılmıştı “o gece” diye bahsedilen gecenin biraz öncesinde yaşananlardan, tamir beklemiyordu. Zaten tamir etme ve edilme durumu rahatsız ederdi kadını… Çok zaman geçmişti, kadın adamın varlığını unutup başka yörüngelere girmişti, tam olarak hiçbiri eksenine oturmamıştı, devamlı deniyordu. Denerken eğlenmeyi de öğrenmişti. Bir Kurban Bayramı öncesi kadının telefonu çaldı.
Adam “Akşam napıyosun” dediğinde, kadın çoktan ne yapacağına karar vermişti. Telefonda konuşurken biraz kokusunu, biraz yüzünü hatırladı adamın. Görüşmediler…
Bir yılbaşı öncesi adam kadını aradı“yılbaşında n’apıyosun?” diyerek… Kadın çoktan biletini almıştı uzun yollara…Kadın telefonu kapatırken içi acıdı… Görüşmediler… Onunla sevdiği, onun sevdirdiği, uğruna kendisini bırakıp gittiği bir şehre, o olmadan onu yaşamak, hatırlamak üzere valizini kapatmışken tam da… Neydi şimdi bu? Çok özlemişti oysa… Adam bunu bilmezdi, kadın da söylemezdi.. Öyle ağdalı cümleler kurulmazdı aralarında… Adam musiki dinlerken, aradan seçtiği bir kaç zarif güfteyle severdi kadını…

Sonra yemek yemek üzere sözleştiler, bir akşam. Kadının işi çıktı, görüşmediler.
O akşam artık ikisi de hazırdı… Aksilik çıkmasına gerek yoktu artık…
Kadın ne yorgundu aslında… Taksiye binerken, yorgunlukla içki içip içemeyeceğini düşündü. Meyhaneden içeri girdi… Masaya doğru yürüdü… Hiçbir şey olmamış gibi, sanki hiç sarılmamışlar, hiç birlikte uyumamışlar gibi, sanki aylar önce bir gece adam, kapıdan dönmemek üzere çıkmamış gibi, eski dosta yaklaşır gibi yaklaştı masaya…

ss2Adam kadını görünce hafifçe kalktı masadan… Selamlaştılar.
Yenildi, içildi ama her zamanki kadar içmedi adam. Gece boyunca gözleri buluşmadı adam ve kadının… Kadın adamın yüzüne bakamadı nedense ama gece boyu adamın yakıcı bakışlarını yüzünün her yerinde hissetti. İyiden iyiye özlemişti… Yüzüne baksa ağlardı belki, belki özlediği belli olurdu. Adam görmek istediği kadını bir türlü göremiyordu. Masada her şeyi zorlamasına rağmen kadını memnun etmek, mutlu etmek, mesafeleri aşmak pek zordu o akşam. Durumu anlayıp, kabullenir bir tavırla sohbeti genele yaydı adam.

Musiki dinledi masadakiler, en değerlisinden musiki söylendi meyhanede. Kadın vahşice eğlenen, parası verdikleri mekanda tek notalık alacak bırakmak istemeyen yamyam kadınları, erkekleri gece boyunca izledi, rahatsız oldu.

Adam bolca musiki dinledi her makamdan… Kadının pek de eğlenmediğini görünce eğildi… “Daha iyisini bulana kadar şikayet etmeyeceksin” dedi… Eğer burada olmazsak, beğenmeyip gidersek, eve kapanırız, gidecek yerimiz kalmaz. Gelmeliyiz, gitmeliyiz, ne istediğimizi söylemeliyiz” dedi… “İçimizde kalmadan, saklamadan”… “öyle ya dedi en ışıltılı bakışıyla.ss3 Masadaki diğer adama güldü kadın, iki adamın eski arkadaşlıklarını düşündü, kadına iyi geldi, gülümsedi.

Gece sonunda diğer adam kendi yoluna gitti… Yalnız kaldıklarında ne yapacaklarını bilemediler. Gece yarısını çoktan geçe kalakaldılar Harbiye’nin ortasında. Bu caddede kesişti hayatları genellikle, bir paralel sokakta adamın evine gitmişlerdi bir zamanlar. Harbiyede kesişti, bir vadide şekillendi ve koptu…

Bir otelin barında küba müziği dinlemeyi hayal edip, o yana doğru yola koyuldular.. Yine aynı şey olmuştu işte: Herşeye bir anda karar verir, dönmemek üzere yola koyulurlardı. Kadın bunu yapmayı özlemişti. Adam iyiden iyiye konuşmaya ve gülmeye başlamıştı… bu herkes için işlerin yoluna girdiği anlamına geliyordu… Tam da kadının sevdiği gibi…. sessizce ve hissettirmeden…
Aradıkları müziği bulamadıkları otelden çıkarken adam kadına sordu. “Ne hissettin?” dedi… Kadın “ne zaman?” dedi. “Kadının sigarasını yaktığımda” dedi.. Kadın anlam veremedi, tam olarak neyi sorduğunu anlamaya çalıştı, olmadı. “Hiçbir şey” dedi.. Hiçbir şey anlamadı kadın… “Rahatsız olmadın mı ben o kadınla yalnız kalırken?”… “Olmadım” dedi… Daha önce rahatsız olur muydu, hatırlamadı. Adamın sorusu hastalıklı geldi… Evet, gecenin başından bu yana adamın şiddetle konuşma isteğini farketmişti ama sözleri böyle bir konu üzerine hercai bir biçimde harcamasını anlayamadı.. Kadın uzak kaldığı zamanlarda büyüdüğünü o anda farketti, canı yanmadan özlemeyi öğrenmişti adamı. O anda ya da bir başka zamanda ne yaptığını merak etmeden sevebilmeyi, saygı duyabilmeyi. Adamın bir türlü vazgeçmediği ölümlüye meşru zevklerden etkilenmeden içinde yaşatmayı. Bu kazanılmış yeni bir masumiyet anlamına geldi. Daha önce olsa canı acırdı… Adam giderken kadın ona kalmasını hiç söylememişti ya, aslında çok canı acımıştı.. Gidişine alışmıştı, bir daha dönmeyeceğini kendine anlatmıştı. Nasıl yaptığını hatırlamıyordu ama alışmıştı… Onunla gittiği yerlere o olmadan gidemediği yalan değildi, onunla yapabildiği şeyleri başkalarıyla yapamadığı.

Zaten adamın aklına gelen hiçbir şey başka bir erkeğin aklına gelmiyordu ki. Kendi hikayelerinin içine başka bir hikayenin fotoğrafını koyuverdi kadın, İtalo Calvino’nun bir hikayesini. Âşık olduğu sevgilisinin her anını fotoğraflamaya karar verir adam. Giderek bir saplantıya dönüşür bu. O kadar çok fotoğraf çekmeye başlar ki, sonunda kadın bıkar ve gider. Bu kez adam, kadının yokluğunun fotoğrafını çekmeye başlar. Kadın “her yerde olmadığı” için her şeyin ve her yerin fotoğrafını çekmeye başlar adam, her anın fotoğrafını. Giderek kadının yokluğu, var olan her şeye yayılmaya başlar böylece. Sanırım kadın bunu yapmıştı adam gittiğinde. Belki de o akşam meyhaneye giderken heyecanı bundandı, normal saymadığı adamın varlığıydı.

“Ne yani” dedi kadın içinden, “biz birbirimizi sigara içen kadınlar ve erkeklerle hiç sınamadık ki, biz birbirimizi hiçbir şeyle sınamadık, kırdık, kırıldık, kalbimiz delindi, o deliklerden geçen rüzgarlar üşüttü belki ama hiç soru sormadık birbirimize… Ne zamandan beri aramızdaki sessiz zerafet sözlere, ünlemlere, soru işaretlerine döndü? Bu zerafeti bozmaya tek taraflı mı karar verdin? Sessiz konuşmak ne zamandır sana yetmemeye başladı? Ne kimin yanından geldiğimiz, ne kimin yanına gidiyor olduğumuzu sormaya başlaman ne zamana denk gelir? Yolumuzun uzunluğunu, kalacağımız günleri, ayrı düşeceğimiz zamanları, soruları, cevapları merak etmedik ki. Tek yaptığımız özlemek, sonrasında birbirimizin kokusun takip etmekti, sonra zaten su yolunu bulurdu.

Sorduğun sigarasını yaktığın, bahçede şarkı söyleyen kadın bu virgüllerin hangi yanına düşer,ss4girebilir mi bu satır aralarına? Sen de ben de aynı caddede yürüyorsak senin gidişin girebilmiş mi araya, ya da benim kırgınlığım? Soru sorduklarımızın hepsi çıkıp gitmedi mi hayatımızdan? Senin sözündeki değil, sessizliğindeki kararlara sustum, susmaktan mutlu olduğum için. Sen konuşurken tek harfini dahi kaçırmadım, ki hayatımın bütün deseninde bulursun biraz düşünürsün.
“Hayır” dedi, “ama sen bu soruyu neden soruyorsun, tarzın değildir”. “Bilmem” dedi adam, beni nasıl gördüğünü merak ettim”. Kadın sustu, suskunluğunu kızgınlığına saydı adam. Kadın kızgındı, olanlara değil, bu kadar uzak kalmalarına kızgındı. Yoksa olanları önemsemedi kadın. Uzun zamandır hayatın görünen değil görünmeyen yanıyla ilgileniyordu kadın, bu arızayı kazanması da o geceye denk gelirdi aşağı yukarı. Diğer türlü öldürmek gerekirdi adamı, hakettiği buydu. Adam konuşmak istedi, kadın istemedi, eve gitmek istedi.

“Yanılıyorsun” dedi adam, “ben o kadına bakmadım, isteseydim bulurdum onu ama bulmadım, çok hararetliydi. O geceki harareti onu zavallı yapıyordu. İlgimi çeken hepsi hepsi o kadardı, onunla ilgilendiğimi düşünmen, bunca zamana saygısızlık ve zekama hakaret değil miydi? Beni evden kovmakla eşdeğer değil miydi”. Kadın gülümsedi, adamın anlattıkları basit geldi, açıklama yapma çabası gereksizdi. Adamın bilmediği, kadındaki adamın adama rağmen değerli kalmasıydı. Ses gereksizdi, her türlüsüyle söz de. Kadın adamı dinlemeyi, adam kadının sessizliğini sevdi, bu böyleydi.. Şımartmaya saçlarından başladığı kadının şımarık sessizliğini. O gece şımarmadı kadın, belirgin olarak sustu.

“Bu kez olmadı, yapamadık, düşünemedik. Biz senle dışarıda buluşmalıydık. Sarılmalı, birbirimizi yanaklarımızdan öpmeliydik, ellerini elime almalıydım, gözlerine bakıp “nasılsın? demeliydim, hasret gidermeliydik. Ben seni gözlerimle değil, ellerimle kollarımla, saçlarına dokunarak selamlamalıydım”…

Kadın susmak istedi, adam izin vermedi.. İlle de konuşmak isterken, taksiye bindiler. Eve doğru giderken, adam her zamanki edasıyla kadının ayakkabılarına baktı… “tam istediğim gibi ” dedi… “ojelerin de”.

Yine eski günlerdeki gibi yaptılar, adam salona girer girmez koltuğa uzandı. Kadın aylar önce sahaftan bulduğu dolu bir Yahya Kemal kitabı getirdi. Sahafta hiç göze batmayacak, hatta satılmayacak kitaplar arasında bekleyen kitabı eline aldığında: “Kime aldığını sormuştu sahaf, çok mu belli oluyordu kime aldığı. Eğlenceli pazarlıktan sonra kadın plastik bir poşet içinde eve getirmişti ağır kitabı. Bir daha göreceğini bilmediği bir adam için alınmış bir kitap. Neydi şimdi bu? Arızanın şahikası! Eeee adam sayesinde, adamın yalnızlığına dahil olduğu zamanlarda öğrenmişti o da azıcık arızalı olmayı.

Yahya Kemal’i raftan indirip, incelemeye başladığında olacakları biliyordu. Dili sahafla pazarlık ederken, zihni adamın kitabı eline ilk aldığında edeceği cümleleri sayıyordu içeriden. “Hay allah ya, bu şiirini hiç duymamıştım Yahya Kemal’in. Ya bu fotoğraf? Endamına ve kıyafetine bakılırsa ss5İspanya Büyükelçisi olduğu zamandan kalma. Sana Lozan’ın özelliğini söylemiş miydim?” . Kadın cevap verecekti, “evet, söylemiştin”. “Sana herşeyi anlattım, bildiklerimden aklıma gelenleri”. “Evet” diyecekti kadın… “Bilip anlattıkların, bazen masanın öte yanından gönderdiğin günlük bir bakışın hayatımı değiştirdi, sen bunu hiç bilmedin, bilmek hakkındı belki, bilmedin. Sen her zaman cömert olandın, bildiklerini benimle paylaştın, senin bende bilmediklerin yolumu bu sahafa düşürdü, senin için gözlerim raflarda kitap aradı sana en iyi gelecek şey ya Yahya Kemal ya Münir Nurettin ya da en bilinmeyeniyle Sadri Alışık olurdu, kendini benden okuyana dek. Yahya Kemal bulmayı umuyordum, öyle oldu. Bir de masal kitabı koymak istedim yanına ama alamadım, hangi masalın kahramanı olduğunu bilemedim”… “Sahi, hangi masalın kahramanısın sen?”

Seninle ilgili hatırladığım tek masalda senin gümüş tabakan ve kol düğmelerin, tüneldeki durakta bekleyen bir adam var… ve sonrası…

İnsanoğlu en çok teşekkür etmek için bir şey arar, çünkü teşekkür varsa güzel bir şey olmuş demektir, hayatın iyilikli bir tarafı söz konusudur. Bir gün tünelde bir adamla buluşursun. O güne kadar buluştuğun, yaşadığın, emek verdiğin her şey sıfırlanmış olur, bir film karesinin içine girersin, Tanrı’ya inanmaya başlarsın, sonsuz hayret ve sevinç karşısında büyük eziklikle eteklerini öpeceği bir güce teşekküre edersin; “bütün bunları ben yaşıyor, yapıyor olamam” dersin. Bu bakışı, bu saçı, bu duruşu ben yaratamayacağıma göre büyük bir güç olmalı, bütün bu tersyüz olma, bunca hayat.”

Hak etmediğini düşünürsün, bu kadar güzelini hak edecek bir şey yapmış olamayacağını. Deli olursun, deli… Teşekkür edip bir şeye işte o zaman, bu hayret ağırlığından kurtulmak istersin. Senden bunu almasın diye yeterince teşekkür etmek istersin. İşte tüm gidişine ve yaptığın her şeye rağmen senden bana kalan budur. Kendi karşısında hiç bu kadar ezilmez insanoğlu. Ölüm bile bu kadar ufalayıp ufalayıp kenara koymaz insanı, canını alır alsa alsa. Kafka’nın Milena’ya dediği gibi “diz çöktüğünü” anlarsın: “Gözlerimin önünde ayaklarınız var, okşuyorum onları.”
Düşünmekten sıyrıldı kadın, kendini hatırladı.. “O gece gittiğinde çok canım yandı” diyecekti kadın. “Kalmam için uğraşma, beyhude tüm çabaların” dediğinde şehrin bütün duvarlarını “sakın bir daha dönme!” diye boyamak istedim” diyecekti kadın. Sakın bir daha dönme.”
Kadın biliyordu bu ağulu durumu başından atmak için çok uğraşacağını… Kendini oradan oraya savuracağını, adını bile hatırlamayacağı adamları dinliyormuş, sevişiyormuş gibi yapıp unutmaya çalışacağını… Tam bu noktada dönerse her şey boka sarardı… İşte tam o zaman kadın boyamak istediği duvarlara yazdığı yazıyı örtmeye çalışacaktı ve tüm şehrin, kendisini tanıyan tüm İstanbul’un maskarası olacaktı.

Bana “ben de acıdım, kanadım o gece” diyorsun ya, bunu söyleme. Kimin daha çok acı çektiğine gelince: Eli kalem tutan hangisiyse odur en çok acı çeken. Çünkü tarihi kazananların yazması gibi aşkın acısı da mektupları yazanda kalır, şimdi olduğu gibi.

Evden içeri girdiğinde adam her detayı hatırladı, bol Yahya Kemal’li musikiler dinlediler. Birini uzunlamasına ve derinlemesine sevmenin en iyi örneği olan adam kitaptaki Yahya Kemal’i, zamanlarını kadına tek tek anlattı. Devamında tarih anlattı, müzik anlattı, insan anlattı, aralara kendini kattı.

Unutmadığı kadın kokusuna yakın olmak isteyen adamla sabaha dek ellerini tutarak kendisini uyutan adamın kolunda uyumayı seven kadın birlikte uyuyup birlikte uyanmak istediler. Aralarındaki şifre çözüldü, kadının ayaklarına uzattı ayaklarını, bacaklarının arasına alıp ısıttı, kadın adama sokularak doğru adreste olduğunu teyid etti; öncesini düşünmeden, sonrasını bilmek istemeden.

Adam kadını kokladı… kokladı…bir sonraki sefere kadar…

Cap ou pas cap?
Cap!

Paylaş.

61 yorum

  1. karşı pencere on

    istanbul yağmurlu, bu hikaye iyi bir kahveyle yağmuru izleyerek iyi gider 🙂

  2. Cem Seren on

    Merhaba Seçil Hanım, yorumları okuyor musunuz bilmiyorum. Okursanız beni hatırlar mısınız bunu da bilmiyorum. Sizinle Avusturya, Kitzbuhel’da tanışmıştık. Avusturya alplerinde siz ve Uğur Bey’le tanışabilme ve hikayelerinii, neşenizi, kaliteli sohbetinizi paylaşma şansını yakalamıştık. Yüzünüzdeki gülümseme hiç değişmemiş, umarım hayatınızda herşey güzel ve mutlu gidiyordur. Mutlaka haberleşmek isterim. Yazılarınızın hepsini okuyamadım. Okuduklarım çok güzeldi 🙂 Belki bu kez Kitzbuhel’da karşılaşmak yerine, birlikte bir organiasyon yapar avusturya alplerine hep beraber gideriz. Sağlık ve sevgiyle kalın 🙂

  3. Melisssssa on

    Canım ablacım, çok güzel olmuş yazın. Seni çok özledim 🙂

  4. Mehmet Kocaman on

    Tanıdığım en hanımefendi, en duygusal, en hakkını yedirmeyen, en başkasının hakkını da koruyan, en güzel yemek yapan ve en neşeli kadının yazılarını okumaktan büyük keyif aldım 🙂

  5. Prof. Dr. Ersin Öztürk on

    Değerli genç arkadaşım, seni tanıdığım günden bu yana eksik etmediğin saygın ve güzel sohbetin için teşekkür ederim. Yazılarının hepsi çok güzel, sendeki cevheri ve kalbinin sıcaklığını seni tanıdığım ilk gün anlamıştım zaten. Ben de bazı yorumculara katılarak buradaki ve burada olmayan diğer yazılarını birleştirerek bir kitap yapman gerektiği düşüncesindeyim. En kısa zamanda Boğaza tepeden bakarak yediğimiz yemek ve senin hikayelerini anlattığın şarapları tekrar yudumlamayı ve yaklaşık 15 yıldır gitmekten yorulmadığın ve hatta bizi de alıştırdığın Bebek Divan Cafe’de güzel sohbetler etmeyi çok özledim. . Prof.Dr. Ersin Öztürk

  6. Altuğ Gözen on

    Vakit bahara ererken soğuk kış gecesinden bahsetmişsiniz. Herhalde yakında bahara da sevinip yazarsınız 🙂

  7. fatoş fatoş on

    Tatlım benim ne de güzel yazmışsın. Güzel güzel de gülmüşsün her zamanki gibi. Çok özledik seni. Yasemin’in kafesinde buluşmak üzere.

  8. Yazı ve fotoğraflarla bir kez daha ne kadar zeki bir kadın olduğunuzu anladım. Ve ne güzel ki siz bizim sevgili Seçil’imizsiniz.
    Yeni yazıları merakla bekliyoruz.
    Sevgiler,
    DeryaK

  9. by london on

    Merhaba, yazı güzel olmuş, ne zaman Londra’ya geliyosun yaw? Herkes özlediiğini yazmış, biz de özledik herhal 😛

  10. Gülay Şam on

    çok güzel bir yazı olmuş keşke hep böyle yazılar yazsanız

Bir Cevap Yaz

%d blogcu bunu beğendi: