Beşiktaş'ı takip et !
Ecnebi Meyhanesi
22 Temmuz, 2010 | 08:54

“İçmişim armut rakısını

Geçmişim Turnel köprüsünü

Varmışım Hıfzı’nın evine

Satmışım şeyin anasını

Dol kara bakır dol…”

Paris’te rakı bulamadığı zamanlarda armut romu içtiği akşamlarını böyle anlatmış Bedri Rahmi. Ne Bedri Rahmi’yi düşündü o akşam ne de Yahya Kemal’i.

Selim’le buluştular, ecnebi meyhanesinde beraber içecekler, beraber susacaklardı.
Konuşmamışlardı ama söze dökülmeyen bir anlaşma yapılmıştı, böyle olacaktı. Adam hayatı bir limanın gözlerinden seyredecekti. Seyirci olacaktı, zaten ne bir repliği vardı ne de bir senaryosu vardı akşama dair. Susmak istediğinde bir dost alırdı yanına, öyle yaptı. Beraber susma konusunda kıdemli arkadaşıyla yanyana oturdu bu kez. Gözlerini denize çevirdi, Selim de aynıydı. Konuşmak isteseler çok şey bulunurdu, lakin dostların sarfettikleri cümleler çoğu zaman tekrardan ibaretti, bunu bilip sustular.

Bana kalırsa ya içkiden ya bayağılıktan ölecekti. Önce semtine, sonra evine, gitgide içine kapansa da, sürgüne gönderse de yüreğini, yakasını bırakmayan toplumsal bayağılık öldürecekti onu. İçki, sigara, kalp yetmezliği… Zaten bacağındaki ağrı gerçeğin kendisiydi işte.

Gidişi de duruşuna uygun olurdu… Çengelköy’deki tarihi bir konağın ikinci katındaki çalışma odasında bulurlardı. Yanında inceden bir Müzeyyen ya da Münir Nurettin çalıyor olurdu, masasının üzerinde dünyayı kurtarma notları. Ani olurdu ölümü, sessiz sedasız, sonradan haber alırdı tanıyanlar, oysa yeni bir yolculuğa çıkmış gibi planlar yapardı o haliyle. Gördüğünüz gibi normal bir durum olurdu. Bence ölüm de ölenin kim olduğuna bağlı olarak tanım değiştiriyor. “İstanbul’dan sıkıldım, hadi bi koşu Paris’e gidip uzaya gitme formülünü alıp geleyim” dediği gibi, dış hatlarda pasaport kuyruğuna girer gibi giderdi. Adamın gidişini böyle hayal ederim. Bize öğretmediler lakin ölümün yakıştığı insanlar vardır, ölür ve kalır. Öldüğüyle kalmaz, yaptıklarıyla kalır, yazdıklarıyla, düşündükleriyle, yaşadıklarıyla…

Hayatı ihtimaller üzerine kurgulanmış adam tabakasından bir sigara çıkardı.
Bir şeyler konuşmak gerekli mi diye düşündü, konuşulmazsa boşa mı geçerdi gece? “Bir toplumda şarap kültüründen yoksunluğun o topluma nelere mal olduğunu saptamak kolay mıdır?” mesela…
Tabakasından bir sigara çıkarır devam ederdi:
“Türkiye 794 bin hektarlık bağlarıyla dünyada beşincidir. Şarapçılıkta ise otuzuncu… Şarapçılıkta da beşinci olsaydık, gerek ekonomi gerek yaşam düzeyi açısından tam bir keyif ülkesi olacaktık” diyebilirdi lakin bu akşam değil.

Kadın yoktu masada. Kadın kokusu, gülüşü, duruşu, cilvesi, kadın ruju eksikti. Bir kadın kondurdu boğazın tam ortasına, dalgalarla raks eden. İyi gelmedi bu akşam, yokluğu besbelli içine oturdu adamın. Kadın koklamayı isterdi masada, kadını gülümsetmeyi, sonra elinden tutmayı, onaylamayı, havadan sudan konuşmayı, şımartmayı, şefkat göstermeyi, kıvrımlarına dokunmayı, beline dolanıp meyhaneden çıkmayı. Lakin gençlikten midir bilinmez sevemezdi, bilemezdi, bir kadında barınamaz, barındıramazdı. Elbette öğrenirdi zamanı gelince suskunluğunda bile konuşmaktan vazgeçmeyi. Kendini olgun sanırken zaafları gençliğini ele veriyordu. Tam o anda itiraz ediyordu, “hayır, o ben değilim”. Ah şu gençlik! Tazeliğiyle birlikte gelen hayatın çiğ hali…

Karaköy limanının gözlerinden karşı kıyıya bakarken, hüzzam şarkılar fısıldadı muteber hatıralarına.

Limanın gözleri açık, limanın gözleri buğulu… Adamın kafası karışık, yaraları yanıyor İstanbul’un koynunda. Limanın gözleri düşünceli, dolu… Bi başlasa sağnak olacak ama başlamaz. Boğazın akıntısında kaybolup gitmesine izin vermez adam ne yaralarının ne sancılarının… Öyle ya bunca yıl sarıldığı, saklandığı koca bir geçmişe içinde ne olursa olsun yol vermez… Şu oturduğu yerdeki şeklini almak için ne çok kan kaybettiğini, nelerden vazgeçtini, dizlerindeki yaraları unutmaz.

Umduğundan meraksızdı Selim bu akşam, kalkıp gitse Selim’in umurunda olmayacaktı. Kendine tutundu adam. Limanın gözlerinden baktı adam tüm şehre, “anlat İstanbul, herkesin insan olduğu bir saatin var mıdır? kaç insan senin sessizliğinde kendi olur?”

Köşede duran koltuk değneklerine ilişti gözü. Sordu sordu sordu yine… Adamın hikayelerinde can acıtırdı kadınlar. Kadın giderdi, kadın kalırdı, kadın üzülürdü, kadın ağlardı, kadına anlatmak zordu durumları. Düşününce gençliğinin farkına varırdı, tüm bunlar gençliktendi, bitince geçecekti. O güne dek her limanın gözleri mahşer yerine bakar gibi bakacaktı denize.

Limanın gözlerinden uzaklara dalıp efkarını bağırdı sessizce “Ey İstanbul hangi odalarında olmayan bir yarin hayali konuktur, varolan hangi yarin koynu masumdur?”

Karaköy rıhtımı hareketliydi, meyhane kalabalıktı. Bir Selim suskundu, adam bağıra çağıra konuşuyordu şehirle, kendine kondurmadan, yaralarını kanatmadan, hedef göstermeden, hedef olmadan. Her insan gibi kalabalığı vardı lakin bu akşam yüreği ana baba günü. Söylese dili lal… sustu, içti… sordu, içti… seyreyledi denizi, kayıkları… Selim’in ellerini gördü masada, yalnız değildi…

Kalbi acıdı bazı anlar, bilemedi neye acıdığını. Vapurlar vardı lacivert sularda raks eden, yanyana sıralanmış kayıklar vardı, koltuk değnekleri vardı yan masada, hüznün habercisi. Bir tek o olsa… Masa sessiz, masa kasvetli, masa kavgalı… suratlar asık… neş’esiz… Başka bir kalp ağrısı vardı masada belli…

Gözlerini çevirdi karşı kıyıya:
“Ey istanbul, ne çok hayatı yırtmak lazım tırmanırken zirvene? Seni hayal ederken, lodoslarında savrulmayı dilerken hesap etmek gerekir: kaç hayat bir hiç gibi savrulur ellerinde?”

“Gidelim Selim, gidelim… Bugün hava çok ağır”…

Ecnebi Meyhanesi

Yaslanmışız iskemleye
Yanyana,
Belli ki raki içmeyeceğiz,
Öyle olmasa,
Mutlaka karşılıklı otururduk,
Sırtı dönük bir genç kız,
Ecnebi meyhanesinde,
Koltuk değnekleri trabzana yaşlı,
Limanı seyretmekte,
Bir yaşlarda bir genç adam,
Susacak ne çok şeyleri varmış,
Sevda mı, sıhhat mı, para mı?
Rakı şişesi kucağımda, duramadım,
Kapak var ya kapak, kafi geldi bir an,
Oralı değil Selim,
Biliyorum, yanyana iki masada,
Lisanlar farklı konu aynı,
Gönül yaraları deşiliyor inceden,
Kendi elinle kendi yaranı kanatıyorsun,
Bir genç kız, kanatıyor yarasını bir genç adamın,
O yüzden ses vermiyor ne gece ne liman,
Kadehler dahi ses vermiyor,
Değnekleri, genç kızın gibi geliyor bana,
Belli belirsiz üzüyor beni,
Sevilmek mi derdi? Sevilmemek mi?
Ayırt etmek ne zor.
Kafamız dumanlı, gönlümüz sarhoş,
Bıraktık biliyorum kendimizi,
Yan masadayız,
Kapak diyorum, yeri geldi mi
Kadeh de değişir masa da,
Bir derdi var oğlanın gibi,
Yüzü az buçuk ağlamaklı,
Genç kiz bize daha uzak,
Dönük sırtı,
Belli ki oğlan Türk olsaydı
Mutlaka geçirirdi içinden
“Ne bulduysa kaybetti gonül aşktan yana.”
Ben bunu genç adama yoruyorum,
Biliyorum ki Selim de genç kiza,
Vakitli vakitsiz, gelen giden oluyor,
Liman içiyor, şahdeniz içiyor,
İçenler neşeli içenler ağlamaklı,
İçmeyenler maalesef herşeyden habersiz olmalı,
Kalktılar usulca,
Genç kız koluna girdi,
Genç adam değneklerini aldi,
Şöyle bir omuz silkti
Genç kız birakti adamı
Genç adam kendisi attı adımını,
Limana doğru gitmediler,
Mahalleye doğru girdiler,
Ayrı yürüdü genç adam,
Yükünü taşıyor gibiydi sevdasının,
Ama yalnız yürüyordu,
Ne garip,
Genç kız da yalnız yürüyordu,
Ama o yükünü attığından sevdasının
Yalnız yürüyordu…

Kalan bizdik yine,
Ecnebi meyhanesi de olsa,
Yokuş inmek çabuk bitmişti,
Kendi yükümüzle, yanyana,
Oturakaldik,
Tam bu veçhile, biliyordum,
Biz limana karışmalıydık,
Karışmasak çıldırırdık,
Selim de anliyordu bunu,
Karşımda otursa daha çok anlardı ama,
Olsun varsın,
Biz limana, ışığa karışmalıydık,
Kalktık usulca,
Istıraptan sırasını savmışlar olarak,
Ters istikamete yürüdük,
Biliyorum, genç adam da,
Bizim yolun bir sonraki yolcusu olacak mutlaka,
Sonraki akşam veya daha sonraki…

Değerlerini bu topraklara vakfeden sevgili Ata Özkaya’ya teşekkür ederim.

Beşiktaş Postası Yorumları
    57 Yorum var
  1. Seval Başaran - 25 Temmuz 2010 | 15:59

    Hayatındaki başarılarının yarısının bile farkında olmayan bu mütevazi kişiliğe, sevgili dostum Seçil’e sevgilerimi gönderirim.

  2. ahmetttt - 26 Temmuz 2010 | 08:57

    yazınız için tebrikler.

  3. pembe panter - 27 Temmuz 2010 | 08:39

    ağır bir konu, ağır bir yazı ama şehre uygun, adama uygun. Selim’i daha çok merak ettim mesela diğer okuyuculardan farklı olarak.

  4. İlkay 1907 - 30 Temmuz 2010 | 10:05

    çok başarılı. Tebrikler! Sn. Sökmen’in Renault gecesinde Levent Yüksel’in ricasıyla söylediği bir ispanyol pasadoblesi vardı. Harikaydı. Dinlemek keşke mümkün olsa. Biz seyirciler hayret ve şaşkınlıkla izlemiştik misafirler arasından çıkan sesi. Bu hikayeyi yazmasına şaşırmadım, gördüğünüz zaman enerjisinden bu hikayeyi yazabileceğini anlıyorsunuz zaten. Şiir sahibini tanımıyorum, o arkadaşı da tebrik ederim 🙂

  5. atilla kilic - 25 Ocak 2011 | 16:14

    artık başka bir gazetede yazmanıza üzüldüm ama bu yazıları paylaştığınız için de seviniyorum tabi. hem yazı hem de şiir sahibinin senkronizasyonunu beğendim. başka düetler de yapsalar sevinirim.

  6. BlancheDuBois - 20 Mart 2011 | 04:33

    Sevebilecegi, bilebilecegi, onu cok sevecek bir kadında barınabilecegi bir gün belki gelir. Yakın olması dilegiyle…

  7. Ayfer - 28 Ocak 2018 | 14:21

    Güzel söylemişsiniz Blanche.

Yorum Bırakın

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Ata Özkaya, Ata Özkaya şiirleri, İstanbul, Karaköy, Karaköy Limanı, Karaköy Rıhtımı, Meyhane,

Beşiktaş'ı takip edin !

Domain