Beşiktaş'ı takip et !
C’est Pas Moi, Je Le Jure (Vallahi Ben Değilim)…
18 Mayıs, 2010 | 17:43

Seçil Sökmen

Léon Doré’nin hikayesi… If Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gösterilen, bir çocuğun dünyayı normallikler ve anormallikler üzerinden algılayışı üzerine harika bir film.

Léon’la ilk karşılaşmamızda bir ağaçtan sarkan ayaklarını görüyoruz önce. Kendisini asmış…

Ona sorarsanız, “ölümcül kaza”larından yalnızca biri bu. Onu kurtarmak için evden koşarak gelen ise, tek isteği

normal bir aileye sahip olmak olan ağabeyi Jerome. Léon henüz 10 yaşında, bir sürü problemi ve gereğinden fazla üretken bir hayal gücü var.

Ona, “Yalan söylemek kötüdür, ama beceriksizce yalan söylemek daha kötüdür.” diyen annesi 68 yazında yeni bir hayata başlamak için Yunanistan’a gittiğinde, Léon’un babası ve ağabeyi bu ihanete çok sinirlenirler. Oysa Léon annesinin, onu anlayan tek insanın, geri dönmeyeceğine bir türlü inanamaz. Léon’dan değil ama yaşadığı hayattan çok bunalmıştır annesi, yeni bir hayata başlama arzusuyla iki oğlunu geride bırakıp gittiğinde Léon’un içinden de bir şeyler kopar. Artık onu durdurabilecek tek kişi de gidince herkesin ve her şeyin ağzına sıçmasında bir sakınca yok ona göre. Léon’un tüm o vandalizminde, bir şeyler kırıp döktüğü her sahnede hayatındaki en önemli kadını kaybetmenin nasıl bir duygu olduğu seyirciye hissettirilince karakter Dennis gibi bir “fırlama”lıktan çıkıp şiddetinin, hırsının, nefretinin, öfkesinin nedenleri olan çok boyutlu bir velete dönüşüyor. Hayatındaki kadın imgesi boşluğunu mahalleden (banliyö-mahalle?) arkadaşı Lea’yla doldurmaya çalışıyor o da.

Lea da tıpkı Léon gibi. Babası terk edip gitmiş, kimsesi yok arkadaş namına. O, annesi gittiği sırada Léon için bir dayanak olurken Léon da onun için tutunabileceği bir dal oluyor belki de. Birlikte karar verip plan yapıyorlar: komşularının evlerine girip para çalacaklar ve Lea’nın seyahat acentasında çalışan abisi sayesinde kaçıp Léon’un annesini bulmaya Yunanistan’a gideceklerdir. Ancak ne yazık ki 68 yazı bitip yapraklar solmaya başladığında onların da ilişkisi sarı yapraklar gibi yerlere saçılıyor. Annesinin gidişine bir de kalp ağrısı eklenince insan ister istemez onca esprili dakikanın ardından sanki kendi çocukluğuna ait bir naiflik, farklı bir hüzün yakalıyor Léon’da. Bir çocukta bu denli karakter gelişimi ve derinliği yakalamayı başarabilmek.

Annesi gittiğine göre, artık Léon’u durdurabilecek hiçbir şey yoktur; yalancılık, hırsızlık, her şey meşrudur. İlk iş olarak, sinir bozucu derecede ideal bir aile olan komşularının evini yerle bir eder… Bütün yaptıklarına rağmen Léon, büyümenin acısını dindirmeye çalışan bir çocuktur aslında. Ruhani çöküşünü kendi ağzından dinleyince, bu aşırı hassas çocuğu anlamak çok da zor değil aslında. Harika oyunculuklarıyla, absürdlük ve kaosla dolu sahneleriyle Vallahi Ben Yapmadım, yüksek dozda komedi barındırıyor; tabii yürek burkan anları hariç.

Bruno Hébert’in C’est Pas Moi, Je Le Jure! ve Alice Court avec René adlı kitaplarından uyarlama 2008 yapımı Kanada menşeli film. 68 yazında ebeveynlerinin yıkılmakta olan evliliklerine paralel yıkıcılığı artan dolaplar çeviren Léon’un hikayesi. Filmde renkler, müzikler, Léon karakterini canlandıran küçüğün oyunculuğu çok başarılı. Berlin’den iki de Altın Ayı kapmış. Çocukluk hezeyanları, yalanları, haylazlıkları, yaz aşklarına dair esprili, eğlenceli olduğu kadar bence her bir karesine derin bir hüzün işlenmiş çok başarılı bir iş “Vallahi Ben Yapmadım”. Filmin yönetmeni Philippe Falardeau ve filmin uyarlandığı aynı isimli kitabın yazarı Bruno Hébert, Léon’dan film boyunca bolca gördüğümüz orta parmağı, sanki çocukça heyecanlarını epey gerilerde bırakmış ve umut etmekten vazgeçeli çok olmuş bizler için çıkarıyor bir kez de. “Şu çocuk kadar cesaretiniz yok” der gibi…

Seyirciye dokunan bölümlerden biri de annesi Yunanistan’a gidip Léon’u terkettikten sonra, Léon’un o ana kadar sürekli terslediği kıza karşı ilgi duymaya başlamasıydı. Bir şekilde hayatında bir ‘dişi’nin olmasını isteyen Léon’un, tutunduğu bu yaprak parçası da kopmasın diye çırpınışlarını izlemek acıtıcıydı. Bir çocuğun başından sonuna kadar neredeyse tek başına ustaca götürdüğü, son zamanlarda seyrettiğim en iyi film.

Eğer bir yalan söylüyorsanız yalanınız tutarlı olmalı. Yalan söylemek kötüdür, kötü yalan söylemek ise berbattır. Annesinden hayata dair öğrendiği önemli bir bilgidir ve işine epey yarayacaktır.

Filmin başından beri Lea’nın baş belası olduğunu düşünen Léon’un geldiği nokta Lea’ya bir düzine Barbie bebek almaktır. Böylece Lea artık Barbie’ler için ağlamayacaktır..

Léon’un hikayesine inanmayan bowling salonu sahibi “hikayelerin çok saçma” dediğinde ise Léon’un “Annem yalanların tutarlı olması gerektiğini söylerdi. Bir kereye mahsus yalan söylemiyorum. Lea mutsuz, amcası dövüyor ve Barbie’leri düşlüyor. Eğer saçmaysa bu benim suçum değil” dediğinde kocaman bir yüreğe dokunduğunuzu hissedeceksiniz.
Bazen her yanına yapaylık sinen Hollywood filmlerine tüm samimiyetiyle Kanada’dan cevap niteliğinde bir film olmuş “Vallahi Ben Yapmadım”.

Annesinin bir gün döneceğine inanan ve sonuna kadar da bu inancından vazgeçmeyen Léon rolünde Antoine L’Ecuyer, bir çocuk oyuncunun yapabileceğinden çok daha fazlasını veriyor. Hani farkında olduğunu bilsem sadece kendi içinoynamıyor tüm filmi kurtarmak için oynuyor diyeceğim. Yaptığı tüm deliliklere rağmen seyirciye kendini çok sevdiren bir karakter çıkarıyor. Bu senaryonun sağlamlığından, repliklerin çok iyi olmasından da öte, sunumla alakalı bir durum. Rahat koltuğunuzdan alıp götürüyor sizi ve çok acayip bir yerde bırakıveriyor.

Elindeki barbielerin bulunduğu çantayla okul bahçesinde beklerken Lea’yı gördü… Barbieleri asfalta döktüğünde Lea’ya dönüp “normal çocuklar gibi oynamasını öğrenebiliriz” dedi… Lea’nın cevabı iç açıcı değildi ama Léon’u Léon olmaktan vazgeçirmedi. Son bir barbieyi alabildi hücum eden çocuklardan. Ve otobüsteki Lea’ya son selamını verircesine havaya kaldırdı elindeki Barbie’yi..

Şık kahverengi gömleği ve hardal sarısı pantolonuyla, duruşu çocuktan çok asi bir yetişkine benzeyen Léon’un Lea’yı son görüşüydü. Unutması gerekiyordu, öyle yaptı..

Piyanoda Schubert çalarak başladı unutmaya. Hepimiz içimizdeki çocuğu yaşatmaya çalışırken, o bütün bu kaygılardan arınmış, canının olmak istediği adam gibi davrandı, öyle düşündü..

“Biraz beklemeye karar verdim… Hayatım boyunca biraz… Lea ve ben bir hataydık… Doğru yer, yanlış zaman… O benim binlerce yıllık aşk stoğumu tüketti… Bütün o aşk, Bikini Adası üstündeki o atom bombası bulutu beni buraya getirdi… Yeniden beni buraya getirdi.. Bowling Pistlerine…”

Küçük Léon tüm bu nedenlerden dolayı Yunan filozofunun söylediklerini hatırlar: “Sıradışı durumlar için sıradışı çözümler”. Leon tarafında proje, çözüm ve cevap üretmek zor değildi.

Filmin başından bu yana bowling pistinde gördüğümüz Elvis görünümlü bowling tutkunu abinin son günlerde epey gelişen atışlarından birine hedef olmayı seçer Küçük Léon ve tünelin sonundaki ışığı görür.

Elvis’in ilk atışından kalan tek labutun arkasına yerleştirir filmin başından beri kurtulmak istediği başını.

Kuru yapraklar arasında annesini “biraz” bekleyeceğini söylerken bütün başarısız intihar girişimlerinden sonra anladığı şey: “Life wasn’t made for me but I guess I was made for life” ya da “Yaşamak bana uygun değil galiba ama ben yaşamaya uygunum.”

Sonuçta, her zaman olduğu gibi sonbahar geldi, yapraklar döküldü. Léon, dökülüp kurumuş yapraklar arasında kaybolurken hayalinde annesine fısıldadı:

“I Love You Mum…”

Seçil SÖKMEN

İstanbul, 18 Mayıs 2010
@: secil .sokmen@gmail.com

Twitter'da takip et! Beşiktaş Postası'nı Twitter'da takip et!
Beşiktaş Postası Yorumları
    67 Yorum var
  1. Kerem - 18 Mayıs 2010 | 18:44

    If bağımsız filmler festivalinin en önemli filmlerinden biridir Vallahi Ben Değilim. Çok dokunaklı ve olağanüstü oyunculukla dolu. Seçiminiz için tebrikler

  2. Altuğ Gözen - 18 Mayıs 2010 | 18:46

    daha sık yazın derken arayı iyice açtınız, meşgul olduğunuzu düşündüm ama bir yandan da sizi ve yazılarınızı çok özledik. Lütfen devamı gelsin :) Yaz geldi, balkonunuzdan yazdığınız istanbul lezzetindeki yazılarınızı okumayı diliyorum.

  3. Nilgün Şen - 18 Mayıs 2010 | 18:47

    daha bugün gazetenin yorum bölümüne yazmıştım sizinle ilgili yorumlarımı keşke başka şey dileseymişim. Harika bir yazı olmuş. Küçük bedenli kocaman yürekli Leon’un filmini seyredeceğim.

  4. Muhsin - 18 Mayıs 2010 | 18:48

    yazılarınızla bugün tanıştım ve çok beğendim kitabınız varmış galiba. oradanda alıntılar yapsanız :)

  5. aylin - 18 Mayıs 2010 | 18:50

    ağlattın beni. ne çok özlemişim seni, huzur dolu yuvanı, balkonunu.

  6. domates güzeli - 18 Mayıs 2010 | 18:51

    ne diyeceğimi bilemiyorum, harika bir yazı olmuş. duygu bu kadar güzel aktarılır.

  7. Uğur Murat Öztürk - 18 Mayıs 2010 | 18:53

    nereden buluyorsun bu cümleleri, nasıl böyle güzel yazıyosun bilmem ki.

  8. Melis - 18 Mayıs 2010 | 18:53

    sizin gibi olmak için kaç bin tane film izlemeliyim?

  9. cancan - 18 Mayıs 2010 | 18:54

    elinize sağlık, sizi keyifle okuyorum.

  10. mehmet kutman - 18 Mayıs 2010 | 18:55

    filmi izlerken inanın bu filmle ilgili yazı yazacağınızı düşündüm. En güzel siz yazarsınız diye düşünmüştüm, yanılmamışım. Tebrikler, kaleminize sağlık.

  11. kara kartal - 18 Mayıs 2010 | 19:14

    izlerken çok duygulanacağımızdan eminim, yazılarınızı çok seviyorum.

  12. sevim akyar - 18 Mayıs 2010 | 19:15

    bende uzun zamandır yeni yazı göremiyordum sanırım zaman buldukça yazabiliyorsunuz. bu filmi nereden bulabilirim. az önce internetten baktım satılmıyor

  13. mavi bulut - 18 Mayıs 2010 | 19:17

    yalan söylemek kötüdür kötü yalan söylemek berbattır demiş demek. en yakın zamanda kitabını ya da filmi bulacağım. size yine yazarım o zaman. çok teşekkürler.

  14. gezgin - 18 Mayıs 2010 | 19:18

    eğer sizi tanıma fırsatı bulsaydım 2010 için dilediğim şey gerçekleşmiş olacaktı. ne kadar saklanarak yaşasanız da bir gün karşılalaşacağımız ümidini hiç kaybetmeyeceğim

  15. selim öztürk - 18 Mayıs 2010 | 19:21

    Yolunuz Ankara’ya düşerse burada da sizi okuyanlar olduğunu unutmayın lütfen.

  16. kralın kızı - 18 Mayıs 2010 | 19:31

    annesiz tüm çocukların canını yakacak bir film galiba

  17. BÜŞRA AYTAÇ - 18 Mayıs 2010 | 19:50

    sizi melekler korusun iyilik perisi ablacım

  18. güneş - 18 Mayıs 2010 | 20:17

    harika bir film harika bir yazı

  19. kardelen - 18 Mayıs 2010 | 20:19

    tebrikler

  20. MAZARS - 18 Mayıs 2010 | 20:20

    lea’yı oynayan karakter de güzel oynamış bence

  21. kalkedon - 18 Mayıs 2010 | 20:38

    resimler ve yazı çok güzel. bu çocuğun başka bir filmde daha performansı var o da çok güzel

  22. sami - 19 Mayıs 2010 | 07:16

    hollywood filmlerinde olsa kesi ikincisi de çekilirdi, üç yıl sonra çocuk büyürdü annesi pişman olup dönerdi v.s. avrupa filmlerinin bu zorlayıcı olmayan yapaylıktan uzak yanını seviyorum. siz de çok güzel yazmışsınız zaten. hadi hadi daha çok yazı bekliyoruz.

  23. kurumsal böcük - 19 Mayıs 2010 | 07:18

    ben de izledim bir kaç küçük detay daha vardı ama herhalde yazı uzamasın diye yazmadınız. mesela finalden önce duvardan atlayarak yaptığı intihar girişimi, hastanede lea’dan vazgeçtiği ve duvardaki tabloyu seyrettiğ kareler. filmin her karesi izlenemey değerdi. filmin içine girip izler gibi.yazınız da filmin içine çekiyor seyirciyi. çok hoş bir tarzınız var.

  24. mehmet sarı - 19 Mayıs 2010 | 07:20

    Çok değerli Seçil Hanım sizi görmek ne kadar zorlaştı, ancak yazılarınızın tadında hatırlayıp bulabiliyoruz sizi. hadi ara da görüşelim şöyle güzel bi cihangir sabahında.

  25. Mustafa - 19 Mayıs 2010 | 07:29

    360′a uğramıyorsunuz artık, sizi küstürecek birşeymi yaptık?

  26. Şeyda San - 19 Mayıs 2010 | 07:30

    filmin final sahnesini de bir afiş olarak görmüştüm. Bu filme yer bulamadım ve göremedim festivalde. Umarım DVD si çıkar yakında.

  27. Melih As - 19 Mayıs 2010 | 07:32

    festivalin bir diğer iyi filmi de cennetimden bakarken idi.

  28. AYŞE SONGUÇ - 19 Mayıs 2010 | 07:40

    sinema büyülü bir dünya siz de bunun farkındasınız ve o farkı yaratarak yazıyorsunuz. Pek fazla kadın yazar okumuyorum açıkçası. Ayşe Kulin’in bile en son rant için Türkan Saylan yazma saçmalığından sonra belki bir iki yazarı belki arasıra okuyorum. Diğer yorumları okudum, okuyuculara kulak verip daha sık yazmalısınız, yazma işine daha çok zaman ayırmalısınız, yazı hayatında olmanız gerektiğini düşünüyorum. Başarılar ve sevgiler.

  29. ali eren - 19 Mayıs 2010 | 07:41

    kutlarım, filmi merak ettim, kız arkadaşımla birlikte alıp izleyeceğim.

  30. jean pierre - 19 Mayıs 2010 | 07:50

    Pour les francophones:

    Bruno HÉBERT, C’est pas moi, je le jure!,
    Montréal, Les Éditions du Boréal, 1997, 196 p.

    Les deux premiers chapitres de ce roman furent utilisés pour l’épreuve d’appoint de compréhension d’un discours écrit de cinquième année du secondaire de juin 1998.

    Le paragraphe 55 n’est pas présent dans l’examen ce qui causa une frustration chez plusieurs élèves. Aussitôt l’examen terminé, je me précipitai dans une librairie pour me procurer le dit roman et c’est par esprit humanitaire que je publie sur ce site le paragraphe censuré.

    Jacques Rancourt, animateur du site Écrivains en devenir et victime de la censure dans les années de la grande noirceur dans le Québec d’avant la révolution tranquille.

  31. betty - 19 Mayıs 2010 | 07:52

    İstanbul’un en neşeli, en komik, en harika kadını. Yazılar yazarmışsın da haberimiz olmazmış öyle mi? Ceza olarak tası tarağı toplayıp Burgazada’ya geliyosun haftasonu. Mazeret istemem!

  32. iskeçeli kadir - 19 Mayıs 2010 | 16:49

    franıszca bilmek bizi yozlaştırır. neden fransızca yazdınızı anlamıyorum. inceltme işaretlerini farsça kullanmanız daha şık bir davranış olur.

  33. MELDA TANIK - 19 Mayıs 2010 | 16:50

    buluşma günü istiyoruz beyoğlunda, en yakın zamanda :)

  34. zorax3344334433 - 19 Mayıs 2010 | 16:51

    fransız ve latin yönetmenleri beğeniyorsunuz anladığım kadarıyla. doğal ve gerçek hikayeler de oradan çıkıyor, en iyi onlar anlatıyor bana göre.

  35. ak kedi kara kedi - 19 Mayıs 2010 | 16:53

    valla ben de bu filme yer bulamayanlardanım. internete baktım, hakikaten satılmıyor, nasıl beklicez filmi bulana kadar. yine bize rapidshare yolları.

  36. Ali Aytun - 19 Mayıs 2010 | 16:57

    Manşette harika bir fotoğraf ve iki çocuk görünce dayanamayı okudum, iyi ki de okumuşum. Bu tatil günümde bambaşka bir yere gittim. Kaleminize sağlık.

  37. Şule - 19 Mayıs 2010 | 17:02

    léon: lea?
    lea: ne var?
    léon: belki, yeni bir hayata başlayabiliriz.
    lea: biz daha 10 yaşındayız,léon.
    léon: iyi ya, henüz çok geç değil.

  38. medias - 19 Mayıs 2010 | 17:04

    o ano em que meus pais saíram de férias filmine çok benzettiğim film.

  39. restling at home - 19 Mayıs 2010 | 17:05

    bittiğinde insanın yüzünde buruklukla karışık bir gülümseme bırakan naif bir film. daha güzel yazılamazdı, izlemeyenlere kısa zamanda izlemelerini tavsiye ederim.

  40. Kerem Özcan - 19 Mayıs 2010 | 19:53

    iskeçeli kadir :franıszca bilmek bizi yozlaştırır. neden fransızca yazdınızı anlamıyorum. inceltme işaretlerini farsça kullanmanız daha şık bir davranış olur.

    A ha hahaha :D :D bu nasıl bi cümle??????????????????

  41. mahir ipek - 20 Mayıs 2010 | 06:37

    Fransızlar nereye giderse gitsin ve bu film nerede çekilirse çekilsin bu kadar güzel olurdu. Kabul edelim ki adamlar bu işi iyi biliyor. Hiçbir duyguyu yapay ve abartılı vermiyorlar.

  42. çifte kavrulmuş - 20 Mayıs 2010 | 11:53

    sizi çok özlemiştik. bana eşim haber verdi yeni yazı yazdığınızı. kitabınızın olduğu söylenmiş ama ben rastlayamadım.

  43. nesrin kumur - 20 Mayıs 2010 | 11:53

    merhaba bu film bulunmuyor piyasada anladığım kadarıyla nasıl seyrederim acaba?

  44. ömür kayır - 20 Mayıs 2010 | 11:57

    L’Ecuyer’in ilk filmi olması çok enteresan, internetten biraz araştırdım, çok övmüşler. Size de çok teşekkürler bu tür sanat ve duygu yüklü yazılarınız için. Gazetenin manşetinde yer aldığı için henüz tanıştım yazılarınızla hepsini büyük bir keyifle okuyacağımı düşünüyorum. Başarılar dilerim.

  45. nilhan bayır - 20 Mayıs 2010 | 11:57

    film internetten izlenebilir

  46. kubilay şen - 20 Mayıs 2010 | 11:59

    iki kitabı birleştirip senaryo üretebilmek çok tehlikeli bir iştir. Bu kadar tehlikeli bir işi bu kadar güzel yapan ve oynayan herkesi tebrik etmek gerekir. Sizi de unutmadan sayın Sökmen.

  47. Mustafa - 20 Mayıs 2010 | 11:59

    ne güzelsiniz :)

  48. apanda putungu - 20 Mayıs 2010 | 12:04

    95 yılından bu yana vazgeçemediğiniz alışkanlığınız Refik’teki geçen haftaki ateşli meyve ikramınızla pek bi güldürdünüz bizi. a ha ha ha :) Ne komiksiniz :) Ne de zeki :) bi de sonsuz görgülü ve dikkatli :) çok prensipli :) bi de çok şımarık :)

    Şapkasından tavşan çıkaran kadın :) :) :)

  49. Meriç Oktay - 20 Mayıs 2010 | 12:10

    nasıl bu kadar hikayenin içine çekerek, bu kadar temiz ve arada kalmamış cümlelerle yazabiliyorsunuz çok merak ediorum. Sizi tanımayı ve bir sürü soru sormayı çok istiyorum.

  50. ılgın - 20 Mayıs 2010 | 12:12

    diğerlerinden farklı olarak anne figürünün de bir çocuğun özleyeceği ve seveceği tarzda bir figür olduğunu söylemek istedim. komşusunun damına yumurta atan oğluna, bu konuda destek veren kaç anne vardır?

  51. tansu - 20 Mayıs 2010 | 12:20

    bizde çocuklar o kadar kişiliksiz ve korkak yetiştiriliyor ki, böyle bi film yapılmaya kalkılsa çok yapay dururdu.

  52. murat - 20 Mayıs 2010 | 12:23

    tansu :bizde çocuklar o kadar kişiliksiz ve korkak yetiştiriliyor ki, böyle bi film yapılmaya kalkılsa çok yapay dururdu.

    bizde böyle film yapılsa sorusunun cevabını okuyuculardan bekliyorum. İlginç cevaplar çıkabilir, bu da bizim sinema olarak nerede olduğumuzu gösterir.

    bizde böyle film yapılsa, kız çocuğuysa tecavüze uğrayıp pavyona düşer; erkek çocuğuysa cinayet işleyip ıslahevine, sonra cezaevi derken hayatın bütün sillesini yemiş bir insan olarak acımasız mafya patronu olur.

  53. nilü - 20 Mayıs 2010 | 14:01

    murat :

    tansu :bizde çocuklar o kadar kişiliksiz ve korkak yetiştiriliyor ki, böyle bi film yapılmaya kalkılsa çok yapay dururdu.

    bizde böyle film yapılsa sorusunun cevabını okuyuculardan bekliyorum. İlginç cevaplar çıkabilir, bu da bizim sinema olarak nerede olduğumuzu gösterir.
    bizde böyle film yapılsa, kız çocuğuysa tecavüze uğrayıp pavyona düşer; erkek çocuğuysa cinayet işleyip ıslahevine, sonra cezaevi derken hayatın bütün sillesini yemiş bir insan olarak acımasız mafya patronu olur.

    annesi de yunanistan’a gitmez onun yerine geneleve düşer

  54. burçak kamer - 20 Mayıs 2010 | 14:02

    merhaba yazınızı okudum diğerlerini de okumayı düşünüorum.

  55. le cours française - 20 Mayıs 2010 | 14:03

    seçil hanımmmmm ne güzel yazılar yazmışsınız. Kurs bitince artık hiç görüşemiyoruz, biz de çok özlediiiikkkkk

  56. beşiktaş beşiktaş - 20 Mayıs 2010 | 14:04

    ben bu gazeteye Sn. İsmail Ünal’ın ödül vermesini bekliorum çünkü site tanıtımını çok iyi yapıyor. Siz ve diğer yazarları da tebrik eiyorum, hepiniz çok değerlisiniz, çok az sitede böyle bir ruh var.

  57. kalıcı dostluklar - 21 Mayıs 2010 | 06:49

    türk filmi olsaydı, leon lea’ya aşık olurdu. sonra da filmin sonunda lea’nın babasının metresinden olma kız kardeşi olduğunu öğrenirdi.

  58. Moiz - 21 Mayıs 2010 | 06:52

    Pek sevgili Seçil’cim, bu filmi senin tavsiyenle izlemiştim, üzerine bu yazıyı okuyunca bundan böyle film seçimini sana bırakmaya karar verdim. çok hoş bir yazı olmuş, izlemeyenlere yazıyı okuduktan sonra filmi izlemelerini tavsiye ederim.

  59. canan araf - 21 Mayıs 2010 | 06:55

    merhaba, ben de hem gazete hem yazılarınızı yeni okudum, google da bişeyler ararken rastladım. epey okuyucusu olunca merak ettim. isminizi bi yerden hatırlar gibiyim ama nereden bilmiyorum. güzel olmuş yazılarınız kaleminize sağlık.

  60. ahu tanbay - 21 Mayıs 2010 | 06:57

    Seçil’cimmm, vadideki balkon akşamlarını çokkk özledikkk, seni daha fazla. Yoğunsun biliyorum ama biraz bizi de gör arkadaşım.

  61. meral - 21 Mayıs 2010 | 06:58

    naber yol arkadaşım? hafta sonu roma macerasını gelecek yıl bi daha yapalım mı? sen şiir gibi onları da anlatırsın.

  62. chocolate bar - 21 Mayıs 2010 | 08:59

    bunlar etrafı kırıp döküyor ya, zarar veriyolar falan; türk filmi olsaydı o durumda, karakola düştüklerinde onlara şefkat gösteren bi de hulusi kentmen ya da türevi bi komiser olurdu.

  63. av.semih - 21 Mayıs 2010 | 13:11

    ha ha bayağı komik olmuş yorumlar. ne çok okuyanınız varmış seçil hanım?

    türk filmi olsaydı murat 124 çarptıktan sonra kör olma hikayesini de unutmayalım o zaman.

  64. aylin kastoryano - 23 Mayıs 2010 | 07:12

    beşiktaş’ta böyle bir gazete çıktığını bilmiyordum, yazılarınızı ben de beğenerek okuyorum biraz da kitaplar üzerine konuşsak????

  65. mahur beste - 23 Mayıs 2010 | 07:14

    annesi çakıltaşı gönderiyordu leona yunanistandan

  66. kumru - 25 Mayıs 2010 | 14:31

    çocuğuyla birlikte komşunun damına yumurta atan anne figürü sahalarda görmek istediğimiz türdendir.

  67. çengelköy - 30 Mayıs 2010 | 14:12

    sizi çengelköyd yaşamaya razı edemedik, halbuki ne çok yakışırsınız semtimize…

Yorum Bırakın

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
C’est Pas Moi Je Le Jure, C’est Pas Moi Je Le Jure filmi, If Bağımsız Filmler, Léon Doré, Seçil Sökmen Haberleri, Seçil Sökmen Yazıları,
Benzer Haberler
  • Ceket
  • Temrin
  • Bigâne
  • Dilemma
  • Nara
  • Beşiktaş'ı takip edin !