<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beşiktaş Gazetesi - Beşiktaş Postası.com &#187; Seçil Sökmen Haberleri</title>
	<atom:link href="http://www.besiktaspostasi.com/besiktasim/secil-sokmen/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.besiktaspostasi.com</link>
	<description>Beşiktaş hakkında haberler ve Beşiktaşlı&#039;nın sesi.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 14:16:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Ceket</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/ceket-518.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/ceket-518.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 12:46:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hicran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk meşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ceket]]></category>
		<category><![CDATA[Kadının havası var]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=27939</guid>
		<description><![CDATA[Önce ceketin giriyor gözlerimden içeriye... İyi dikilmiş bir ceket. Siyah, modaya uygun, hatta iyi bir modacı elinden çıktığı belli, farkı var diğerlerinden.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p>Önce ceketin giriyor gözlerimden içeriye&#8230; İyi dikilmiş bir ceket. Siyah, modaya uygun, hatta iyi bir modacı elinden çıktığı belli, farkı var diğerlerinden&#8230;. İyi ütülenmiş, iki yanında cepleri olan. Yakası, insana bakan yüzü ne kadar alafrangaysa, iki yanındaki cepleri o denli alaturka, ceplerin insanın ev hali gibi. Ellerini o ceplerde ısıtıyorsun. Yüzün ne kadar insana dönükse ellerinin kuruluğunu iki yanlardaki ceplerde saklayan. Çatlak çatlak onlar. Ruhunu ellerinden okuyorum. Saklıyorsun ya onları cebine, ruhunun çatlaklarını, kalbindeki cam kırıklarını avuçlarına alıp saklıyorsun o ceplerde. Ceketin dikişleri, kesimi, işçiliği ne kadar düzgünse ceplerin o kadar kullanılmış, genişlemiş, bütün yükünün emektarı, ruhunun kasası.</p>
<p>Ellerin… Çizen, yazan, dokunan ellerin. Gözünün gördüğünü, teninin dokunduğunu, kokladığını, düşündüğünü bütün dünyaya duyuran ellerin… Yürüdüğün yollarda yakana yapışan tozları silkelediğin. En çok korumak istediklerin…Bu yüzden ceplerin var senin. Hayatının sigortası ceplerin. Siyah ve gri ceplerin, biriktirdiğin her şeyi özenle sakladığın ya da kendini ısıtıp ısıtıp insanlığa sunduğun… Ceplerin ellerinin evi, yuvası.</p>
<p>Doğrusu ya, ben iç içe ilişkilerin destekçisi sayılmam. &#8220;Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez” tarzı ilişkileri biraz hastalıklı bulurum, zira yokluğuyla öldüren ilişkiler varlığıyla da süründürür insanı.</p>
<p>Kandırmışlar seni, ellerin o yüzden ceplerinde… Çıkarırsan elinden tutup kaçıracaklar sanıyorsun, tuzağa düşürülmekten korkuyorsun en çok. Düşünsene senle beni, eğer sen bu denli kandırılmış olmasaydın; ben bu amazon yalnızlığımı senin ısınmış ellerine bırakabilseydim astronot olurduk biz. Yeryüzü dediğin yer üç beş metrekare, son zamanlarda tadı tuzu yok zaten. Olsa ne olacak, hepi topu ilginç yedi harikası var, geri kalan hikayeler bizlere emanet. Biz de uzaya ve diğer galaksilerin şanına uygun hikayeler yazamadık kabul edelim ki. Düşünsene; sen beni diğerlerini alttan aldığın kadar alabilseydin, ellerimi senin cebinde ısıtmama izin verseydin, bütün ev ödevlerini harfiyen en temiz haliyle tamam edip, sonra da önüne köpüklü kahve getiren, okkalı bir tek taş pırlantayı kapabilmek için ölçülü gülümsemesiyle manikürlü ellerini senin bakışlarını bulunduğu noktaya denk düşüren kadınlara yaptığın yatırımı bana yapsaydın da, o berbat melodramların sonunda kendini bir tuzağa düşüyor gibi hissetmeseydin, ellerini saklamasaydın ceplerine. Ellerini susuzluktan kurutmasaydın, sokmasaydın ceketinin ceplerine, elele verir gezegenlerin üzerinde yürürdük, galaksiler gezer, uzay hikayeleri yazardık yaramaz çocuklar gibi… En eğlencelisinden…</p>
<p>“Ya sen?” dersen anlatayım: Ben ya da diğer şekliyle bazı kadınlar, yakalanamaz, durdurulamaz ve kimseye ait olamazlar. Senin de mülkiyet hakkını istememiştim zaten. Ben ve benim gibiler zaten kendilerine bile ait değildir de, o karmaşık bir mesele. Bize yalnızca yakın durulabilir, yakalanıp durdurursan, kendine ait kılarsan ölüveririz. Kuş kadınlar gibiyiz, Bizim gibi uçucu kadınlar, tepeden aşağıya inen bir bisiklet gibi, fren yaparsak düşeceklerini pekiyi bilirler. O yüzden belki de hayat boyu kendimizi en sevdiğimizden bile korumak zorundayız. Durdurup, öldürüverecek şeylere karşı dikkatli olmamız gerektiğini -her nasılsa biliriz. Ben seni ancak frensiz bir seyahate davet edebilirim, fren yaparsan artık ben senin tanıdığın kadın değilim, bozulmuş bir oyuncak gibi kıymetsizim kendi gözümde.</p>
<p>Kanatlarının altına rüzgârı aldığında uçabilen kuşlar gibi, rüzgârsız kaldığında bir lokma ete dönüşen bir kadınım ben&#8230; Adamlar, ekseriyetle, kadınları eğitilebilecek kuşlar sanırlar. Bilir misin? Eğiticiler, eve dönsünler, uzaklara uçmasın diye önce kuşların kanatlarını biraz kırarlar&#8230; Ama kimi kuşlar ve kadınlar, gökyüzü kadar uçmayacaklarsa ölüvermeyi tercih ederler&#8230;</p>
<p>Bizim gibi kadınlar hareketinin önüne geçilmeden, &#8220;yakın durarak&#8221; izlenmek, sevilmek mecburiyetindedirler. Bu bir seçim değildir, sevilen renklerini korumak için bunu yapmaları gerektiğini her nasılsa bilirler. Kolumuzdan tutulduğunda amansız bir illete yakalanacağımızı biliriz. Uçuşup, renklerimizi dağıtıp, çırpınıp hayat içinde, sonra sessizce gideceğiz. Durmak büyüyü bitirir, bunu bildiğimiz için bizi sevmiş olan adamlar onlara güvenmelidirler. Tepeden aşağı inen bir bisiklet gibi, fren yapmadan gitmeyi tez elden öğrenmelidirler. Fren yaparsa benim artık o kadın olmayacağımı &#8230; Kuş kadınlardan biriyim ben, uçamadığında kıymetsiz bir av etine dönüşeceğini iyi bilen.</p>
<p>Korkma n’olur, hoş kadınlarız biz… Ama hoş deyince anla ki kederli hikâyeleri olan ve keder üzerine şakalaşabilen kadınlar olduğumuzu söylüyorum, kendini matrağa alabilen. Belki biraz elimize yüzümüze de bakılır ama söylediğim o değil. Şöyle içkiler konulunca acaba ne anlatacak diye merak ettiğin kadınlardan söz ediyorum. Seni güldürebilen ve ağlatabilen kadınlardan.</p>
<p>Geçmiş zamanla ilgili bir hikâyeye başlayıp tam en heyecanlı yerinde “o kadar da önemli değil’ deyip başka bir hikâyeye atlayabilen ya da eğilip masanın diğer tarafından, geçirdiği bir hastalığın adını ya da basbayağı edepsiz bir espriyi fısıldayıveren, sesli tarihe geçmesin diye bazen sessiz de konuşabilen kadınlar.</p>
<p>Onlardan biri masaya oturunca etrafınızı bir hava sarar. “Kadının havası var” dedikleri ondan. Etrafınızı bir hava sarar ve sadece sizin masada bir iklim kuşağı oluşur. Aşk değil, meşk değil; hayatın bir özütü varsa o sızar paçalarınızdan. Artık ölüm de gelse bu kadınların elinden, kuruyup kalsanız da gitmeyeceksiniz, gidemeyeceksiniz. Sen ellerini cebine sokup gitsen de, kendi kendine “o kadar da etkilenmedim, daha iyilerini gördüm” desen de bilirsin ki bu türlüsünü görmen çok azdır.</p>
<p>Bu kadın sizi mundar edecek belki; mühim değil. Çünkü en çok şu anda yaşıyorsunuz. Birazdan ne diyecek, mesele bu, sonrası kimin umurunda? Ses, sesleriniz, bir hokkabazın topu gibi havada hoplayıp masaya değmeden alçalıp yeniden havalanıp oynadıkça ikinizin ağızları arasında, tabakların üzerinde ve bardakların kenarında, bitmesin isteyeceksiniz; bu akış hiç kesilmesin. Hoş kadınlarız demem bundan…. Atmosfer mimarı kadınlardan söz ediyorum. Hala mı olmadı? Anlaman için ellerini ve gözlerini cebinden çıkarsan, bütün korkularından ve dünyevi kederlerinden kurtulup yanaşsan…</p>
<p>Daha farklısıyla diyorum ki sana: Bir kuşun kanadı gibi geçiyor dünya gözümden&#8230; Bazen bir kırıntı oynar gözlerimde ve senin yerin değişebilir evrende, fark edemezsin. Erken uyarı sistemim yok benim. Ne bırakırım, ne terk ederim havasını atamadım hayatımda, sadece gidebildim ayaklarımla… Gitmezsem ve tahammül edersem ışıklarım sönüyor çünkü. Tahammül etmeye başlarsam ölüyorum. Tahammül ettiğim ilişkilerde kurban gittiğim cinayetlerden biliyorum. Hep aynı yerden kırılsa kalp mühim değil; ama benimki çalışmadığı yerden kırılıyor.</p>
<p>Baştan biliyorum bunu ve bu yüzden, bir kaplan ve bir yanık pervane, bir kısrak ve bir tedirgin sincap gibi ve en çok bir insan gibi kaçıp kaçıp gidiyorum Ve ne yazık sen bu hikâyeleri hiç bilmiyorsun. Daha çok mu korkardın acaba? Yoksa eteklerime daha mı çok yapışırdın? Belki böylesi daha iyi. Belki de hep bilmen gereken kadarını biliyorsun. Kim bilir? Belki de ancak kadınların bir kısmını görünce katlanabiliyor, ancak bu şekilde ödün patlamadan yaşayabiliyorsun.</p>
<p>Ellerin cebinde, başın dik boğaz kıyısında dolaşıyorsun hayalimde… Tüm vücudunu korumaya almış. Siyah bir kazak ve ceket, eller cepte. Hani ıslık çalsan anlayabilirim ellerinin cepte olmasını. Keyiftendir diyebilirim gözleri keyifte, ellerini koyacak yer bulamıyor neş’eden. Hayat çok acaip bir şey. Hiç ummadığın bir yerde karşına biri çıkıyor. Aklın ve ruhun arasında söze dökülmemiş bir anlaşma yapılıyor ve kabul ediyorsun kendine, toplamda kim olduğunu sormadan. Tuhaf olan kısmı bunların birden ve içinde hiç söz olmadan olması. İsim koymadan, sıfatla nitelemeden, nicelik kazandırmadan… Adına ne deniyorsa… Kokusunu ve kapıdan girişini hep aynı heyecanla istediğin bir şey. Bazen yıllarca beklediğin bir şey…</p>
<p>Lakin anladım ki parmak aralarına geçireceğin parmakları bulamadığında da insan cebini ellerine saklıyor. Arada bunu da düşün…</p>
<p>Ceplerin… Yalnızlığının alamet-i farikası…</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>İstanbul, Ağaç Ev</strong></p>
<p><strong>16 Kasım 2011</strong></p>
<p><strong></strong><script type='text/javascript'><!--//<![CDATA[
   var m3_u = (location.protocol=='https:'?'https://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php':'http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php');
   var m3_r = Math.floor(Math.random()*99999999999);
   if (!document.MAX_used) document.MAX_used = ',';
   document.write ("<scr"+"ipt type='text/javascript' src='"+m3_u);
   document.write ("?campaignid=47&amp;what=355");
   document.write ('&amp;cb=' + m3_r);
   if (document.MAX_used != ',') document.write ("&amp;exclude=" + document.MAX_used);
   document.write (document.charset ? '&amp;charset='+document.charset : (document.characterSet ? '&amp;charset='+document.characterSet : ''));
   document.write ("&amp;loc=" + escape(window.location));
   if (document.referrer) document.write ("&amp;referer=" + escape(document.referrer));
   if (document.context) document.write ("&context=" + escape(document.context));
   if (document.mmm_fo) document.write ("&amp;mmm_fo=1");
   document.write ("'></scr"+"ipt>");
//]]&gt;--></script><noscript><a href='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ck.php?n=a52eafda&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/avw.php?campaignid=47&amp;what=355&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&amp;n=a52eafda' border='0' alt='' /></a></noscript></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/ceket-518.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>65</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Temrin</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/temrin-1549.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/temrin-1549.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 Oct 2011 11:23:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hicran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[As Time Goes By]]></category>
		<category><![CDATA[Rita]]></category>
		<category><![CDATA[Robert De Niro]]></category>
		<category><![CDATA[Temrin]]></category>
		<category><![CDATA[The Bridges of the Madison Country]]></category>
		<category><![CDATA[Vivien Leigh]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=27546</guid>
		<description><![CDATA[Adadayız işte, hayal ettiğin gibiyiz…. Gördüğün, duyduğun herşey, anlatırken heyecandan ağzından taşan kelimelere layık.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p>Adadayız işte, hayal ettiğin gibiyiz…. Gördüğün, duyduğun herşey, anlatırken heyecandan ağzından taşan kelimelere layık. Şimdi şu rakının eflatununda çözülürken anlıyorum ne demek istediğini. Sıkıntısı bile sahte, eğlencesi neşesiz, bilgisi bilgeliksiz yaşamlara uzaktan bakmanın tenhalığında yıkanıyor ruhumuz.</p>
<p>Özlemeyi sevmedin nedense, gözü gözüne, dizi dizine değmeli sevdiğinin. Sevmek, birinin kıymetini bilmek, onların ardından gitmekle (veya gitmemekle) öğreniliyor belki de, sevmeye dair verilen sözler hayatla sınandıkça kıymetlenebilir. Hatta sözler bozulsa bile sevmek devam edebilir. Bunu bilince anlıyorum, sevdin sen burayı.</p>
<p>Gittiğinde başkaları oldu, birbirimizin gözlerine bakıp güldüğümüz oldu, yüreğimin yanaştıkları da. Cılızmış hepsi, hani Cin Ali’ler yapardık ya onun gibi cılızmış içi, bir bir yolcu edip uğurlarken anladım, birlikte adaya gelmemişiz hiç.<br />
“Birgün tüm dünyayı sevebileceksin, çünkü hayatının temelinde anlamak var.“ demiştin ya? Birinin ancak birçok kişiden öğrenilenlerle sevilebileceğini, sevmenin bir temrin meselesi olduğunu… Hala anlayamadığım ve anlayamayacak olduğum sözler var içlerinde, çok uzun geliyor cümleler bazen. Sıkıştırıp hepsini bir dakika içinde anlamak istiyorum ama olmuyor. Emeklilik gibi… Parayı verip emekliliği kapamıyoruz hayattan, yaş haddini beklemek zorundayız, muhakkak o yılları bir yere vakfetmek zorundayız,.</p>
<p>Siyah beyaz filmler tadında iki insanın birbirine bakışını hayal ediyorum sana baktıkça. Bu dünyadan çok film karesine yakışıyorsun. Yaşadığın ve yaşamadığın, zihninde yazdığın tüm hikayeler ağızlara layık. Rüzgar Gibi Geçti olmayabilir, içinde Rita olmayabilir. Ya da misal Casablanca’daki gibi fonda As Time Goes By çalmayabilir, kadın sonunda uçağa binip gitmek zorunda kalmayabilir. The Bridges of the Madison County’deki gibi olmayabilir, filmin sonunda o arabanın kapısı açılabilir…</p>
<p>Her iki kişilik hikayenin anlatılsa roman olacak bir yanı vardır, her ilişkinin üçüncü bir kişinin allame-i cihan olsa anlayamayacağı iki kişilik sırları, üzeri sessizlikle örtülmüş yalanları, can yakıcı gerçekleri vardır; fakat nihayetinde her insanın başka bir insanın kucağına ihtiyacı da vardır. Bugüne dek meselenin bu yanıyla ilgiliydim hep, belki de hayat tarafından en çok bu yüzden dolandırıldım. Diğer yandan aşkın sanıldığı kadar şiirsel olmadığına da inandım, zira şiir de o kadar şiirsel değildir ki.</p>
<p>Çünkü bir gün kapıdan Vivien Leigh&#8217;a benzeyen bir kadın veya Robert De Niro&#8217;ya benzeyen bir adam geçebilir!</p>
<p>Giderken bana “insan mizacında olmayan şeyleri yapmamalı, kalmamalısın burada, çünkü gözlerin benimle geliyor ve sen bunu görmezden geliyorsun” demiştin. Tam da şu ay ışığına karşı, aradan bilmem kaç yıl geçmişken bu cümleyi düşünüyorum. Sen benim yol arkadaşımsın, gidenlerin aksine kalansın, benden gitmeyen, yeryüzünün kıyamet yeri olduğunu bile bile ateş üstünde yürüyensin; yokluğunda senin varlığına yaslanmakla geçti zaman. Kalmam büyümemle ilgili bir şeydi, kendimle kalarak, kavga ederek ve en sonunda barışarak anladım nasıl bir şey olduğumu, mizacımda olmayan bir şeye kalkışınca fena halde tökezlediğimi, hasta olduğumu. Başka türlüsünü beceremediğimi, becersem bile sürdüremeyeceğimi… Sanırım sana alıştığım gibi kendime de alıştım, arkadaş olmayı kendimle kaldığım zamanda öğrendim. Her düşüp dizlerimi kanattığımda yaramı sevmeyi öğrendim. Ne dersin ahbap tüm dünyayı sevme zamanım geldi mi?</p>
<p>Büyüyoruz, büyümeyenler de az haliyle değişiyor. Bıraktığın gibi değilim, daha güzelim, içim daha güzel, bakışlarım insanca.</p>
<p>Ev ile yol arasındaki çatışmada geçiyor hayat; macera ile huzur arasında, kapıdan geçenin ardından gitmek ile evin içinde duranla durmak arasında&#8230; Sonra biri çıkıyor karşına, hem yolun hem evin oluyor; hem maceran hem huzurun, kapıdan geçenin ve evde duranın oluyor. Evin içinde bir soluk, yastıkta bir iz, kendi kokuna karışmış bir koku, yanında durunca farkına bile varmadan elini tuttuğun biri oluyor. Evin içinde, hiç de “şiirsel” olmayan bir anda odadan odaya geçişini seviyorsun misal, onu bilişini seviyorsun, bilinmeyi&#8230; Kokun kokusuna kardeş oluyor ve gün içinde ne olursa ona anlatmayı geçiriyorsun kafandan daha olurken, her ne oluyorsa. Sonra, günün sonunda onunla kalıyorsun. Gitmiyorsun…</p>
<p>Aşk mı bu şimdi? Sevgi mi? Alışmak mı? Artık onu da pek önemsemiyorsun&#8230;</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>11 Ekim 2011, İstanbul</strong></p>
<script type='text/javascript'><!--//<![CDATA[
   var m3_u = (location.protocol=='https:'?'https://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php':'http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php');
   var m3_r = Math.floor(Math.random()*99999999999);
   if (!document.MAX_used) document.MAX_used = ',';
   document.write ("<scr"+"ipt type='text/javascript' src='"+m3_u);
   document.write ("?campaignid=11&amp;what=186");
   document.write ('&amp;cb=' + m3_r);
   if (document.MAX_used != ',') document.write ("&amp;exclude=" + document.MAX_used);
   document.write (document.charset ? '&amp;charset='+document.charset : (document.characterSet ? '&amp;charset='+document.characterSet : ''));
   document.write ("&amp;loc=" + escape(window.location));
   if (document.referrer) document.write ("&amp;referer=" + escape(document.referrer));
   if (document.context) document.write ("&context=" + escape(document.context));
   if (document.mmm_fo) document.write ("&amp;mmm_fo=1");
   document.write ("'></scr"+"ipt>");
//]]&gt;--></script><noscript><a href='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ck.php?n=a0c911fb&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/avw.php?campaignid=11&amp;what=186&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&amp;n=a0c911fb' border='0' alt='' /></a></noscript>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/temrin-1549.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>59</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bigâne</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/bigane-149.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/bigane-149.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2011 07:53:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hicran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bigâne]]></category>
		<category><![CDATA[eskilerin buluşması]]></category>
		<category><![CDATA[iki yabancının tanışması]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=26361</guid>
		<description><![CDATA[Bigâne. Değişmişsin görmeyeli,yabancı bir ton yerleşmiş gülüşüne, omuzların genişlemiş, dudaklarının rengi solmuş, gözlerine göz değmiş, ada sefasındaki şaşkın bakışlarının yerine.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sahi Perihan, ne oldu bize?</strong></p>
<p><strong>Sana değil, bana değil, onunla ikimize?</strong></p>
<p><strong>Beyoğlu’nun Tünel durağında karşılaştığımız o günü hatırlıyor mudur?</strong></p>
<p>Şarkı mırıldanıyordun ıslıkla karışık. Önce omzun çarptı, gayrı ihtiyarı dönüp gülümsedim, emin olmadın gülümsememden, gözlerimi kaçırdım, gülümsememden şüphe etmen kalbimi kırdı çünkü. Bunu anladığında bana döndün, elimden tutup bir sokağa götürdün, bir masaya oturduk karşılıklı. Seni dinlerken bilmediğim başka dilde dualar etmeye başladı kalbim, inandım.</p>
<p>O yaz geldi geçti, sen aklının sandığına kilitlediğin kalbini alıp gittin. Sen gittin, benim üzerime yağmurlar yağdı. En sevdiğin İstanbul’u bana bıraktın, senin yağmurların da bana yağdı. Her yağmur yağışında hayatın günlük rutinini bırakıp cam kenarlarına koştum, dışarıda seni hatırlatacak bir şeyler görmek için.</p>
<p>Kendi kendine konuşan insanlar vardır ya, giden sevgilileriyle konuşurlar aslında. Onlar döneceği zaman yapacakları konuşmanın repliklerini hazırlarlar. Gidince ne yapacaksın? Anlatırsın işte sokaklara, kuşlara.</p>
<p>Her yağmurda yüzüme, gözlerime, kalbime düşen damlalarla büyüttüm seni, herkese seni anlattım. “Çok tanıyanı var ama öksüz hem de fena halde, gözlerimle gördüm, anlayanı yok.”</p>
<p>“Çok sigara içiyor, bırakamadı bir türlü, ölümle ilgili hiçbir şeyi ciddiye almadığı için diyorum ama değil. Elinden bıraksa yani sigarayı, kalemi; dinlense biraz, dursa yani, düşer. O yüzden hareket ediyor.”</p>
<p>“Aramızda bir yerde oturuyor, bizimle yaşıyor gibi ama sorsan kimse gösteremez yerini, efkârlı bir yeri var bu hayatta…”.</p>
<p>“Aslında paramparça, cam kırığı dolu içi. Bazen <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=kaleydeskop">kaleydoskop</a> gibi görünmesi ondan, bak bak, doyama. Halbuki birbirine çarpa çarpa, canları yana yana bölünen cam kırıkları gibi oluyor anlaşılmadığında. Her kırılmada içine doğru kanıyor,  ne zaman cam parçaları çarpsa birbirine, canı sıyrılıyor.”</p>
<p>Dönmedin… Döndüysen de gelmedin, görmedim…  Ta ki yolun karşısına geçmek için yeşil ışığın yanmasını beklediğinde diğer taraftakiler bayram tatiline çıkana dek… Bunu anlayınca, tavşansız ve saatsiz kalınca, pek de harikaların olmadığı bir diyarın merdivenlerinden boşluğa düştü kalbim.</p>
<p>Perihan haklı, kadınlar yağmur yağınca cam kenarlarına koşuyorlar, bir kahve bir sigara içmek için… Kadınlara bir şey oluyor bu şehirde. Benim de yüzüm yıkanıyor yağmurun telaşlı inişlerinde.</p>
<p>Seni düşünmek bir ibadetmiş meğer yeni anladım. Hani bir ibadetin içinden inancı alırsan geriye manasız hareketler kalır ya, onun gibi… O ibadetin ortasından inancımı alıp İstanbul’un bir başka yerine taşıyınca…</p>
<p>Bulutlar geziyor evimin üzerinde… İsteyen ama yağamayan yağmurlar taşıyorlar. Birşeyler oluyor bu şehirde adamlara. Unuttukları eski bir ismi hatırlamaya çalışıyorlar, o ismi hatırlasalar sanki geri dönecekler, bir kere daha yaşama şansı verilecek onlara… Bunun adı üzüm sarhoşluğu…</p>
<p>Öyle olmuyor ahbap bu işler. Sen gidince ben de boş durmadım; farkettim ki hiç sevgiden bahsetmemişsin o masalarda, senden benden konuşmamışız, başkalarının hikâyelerini çözmüşüz rakının eflatununda. Şimdi geçince zaman, ben evime dönünce, aklıma takılıyor bazen… Hiç teslim oldun mu? Kalbinin dizleri boşaldı mı bir başka gövdenin eşiğinde? Kalbinin saçlarını taramadan durdun mu bir başkasının hayatının kucağında? Sen o masanın diğer tarafında korsan kalbinin maceralarının anlatırken, yağmaladığın kalplerin hesabını vicdanına nasıl vereceğine takılıyor aklım.</p>
<p>Ben seni sevdim mi? Elbette… Şair yalnızlığını sevdim en başta. Dostlarınla aynı masada otururken açan, ayrıştıran şair yalnızlığını. Şairler ki bizim bu hayatta ümitsizce aradığımız sözcükleri bulanlardır. Bir kadın için kalbine, en mahremine ismini yazmış olmaktan daha kıymetlisi var mıdır?</p>
<p>Sonra dilin var, başka türlü kurarsın cümleleri, anlayan anlar, anlamayana değmez bile sesinin ucu. Şehrin, kadının, bir limanın, bir körfezin ruhu çıkar sesinin tonlarında.</p>
<p>Bütün bildiklerini, biriktirdiklerini yine dinleyebilirdim ahbap… Peki biz bu bilgiyle ne yapacağız? Sana dair tüm hafızamı yağmurlu bir cumartesi akşamı Karaköy’deki bir liman meyhanesine yağan yağmurda bizzat ellerinle yıkadıktan ve iz kalmaması için kuruladıktan sonra biz bu bilgiyle ne yapağız?  Haberin olsun ahbap, senin için de bir sona hazırlanmakla, o güne silahsızlanmakla geçiyor hayat.</p>
<p>Aradın ya, gövdenin tüm ağırlığıyla geçtin karşıdan karşıya, etlerini taşıya taşıya…  Babasının, dedesinin yolundan giden o küçük adamı gördüm.  Ailede babasının tezgâhının başından ayrılmayan o oğlan çocuğu… Bigâne bir ses buluşması bu, karşıdan karşıya geçerken birbirine bir daha çarpmayacak iki omzun vedası.  “Bayramın kutlu olsun” derken sözlerin altında görülen “iyi kalpler duruşması”…</p>
<p>Perihan’ın dediği doğru, bizim gibilerin nasıl yaşlanacağı belli değil, en çok bu bakımdan dolandırıldık. Kalbimizin emniyeti için duygusal yatırımlar yapmadık. Hayatımızın emniyeti için ölçüp biçip, tadı olmasa da “sağlam” diye ilişkiler ortaya koymadık. Vaktiyle sıkılanlar, sıkıcı olanlar, maaşlarını alıp  “hiçbir şey “ diye bir şey yapıyorlar bu hayatta, biz onlardan olamadık.</p>
<p>Islık çalarak geçiyorum o sokaklardan, seninle yürüdüğümüz dar kaldırımlardan.  Belli ki bir şeyler ölmüş aramızda, ekşi tatsız bir şeyler… Senin ismin artık “kıyıdan”. Herşeyi görebilecek kadar yakında durup zamanı geldiğinde sağdan sağdan sıvışan.</p>
<p>Küçük bir serüvenim var sevmek hakikati üzerine… Sonra gideyim diyorum buralardan… Alıp inancımı taşıyayım bir başka yağmur gölgesine.</p>
<p>Biri birine aşık olsa, bir adam bir kadına söz verse, kaçsalar, işler umulmadığı şekilde yolunda gitse. İtalya’ya gitseler, küçük bir tren ve üzüm kasabasına, ya da buram buram El Greco. Hep birlikte yeniden “inansak”. Bir gemide hepimiz, güvertede bir kadın… Filtresiz bir sigara içse… Gemisini kurtaramayan inançlılara “yine yeniden”  dercesine,  yüreklendirircesine…</p>
<p>Tamam Perihan anladım, boğma içimi… “Sen elmayı seviyorsun diye…”</p>
<p>Öyle deme bir şair gidiyor…</p>
<p>Bir şair ölürse, bir günde bütün aşklar eskide kalabilir, belki canımı acıtan bu. Bir daha hiç âşık olamayacak bir kadının olduğu yerde kalakalışı şairin gidişiyle kesinleşiyor&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bigane</strong></p>
<p>değişmişsin görmeyeli</p>
<p>yabancı bir ton yerleşmiş gülüşüne</p>
<p>omuzların genişlemiş</p>
<p>dudaklarının rengi solmuş</p>
<p>gözlerine göz değmiş</p>
<p>ada sefasındaki şaşkın bakışlarının yerine</p>
<p>ben bilirim kibiri düşmüş</p>
<p>gramafonun yerini değiştirmişsin</p>
<p>plakları arka odaya almışsın</p>
<p>bilmediğim içkiler ikram ediyorsun</p>
<p>iki uzak şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerimiz</p>
<p>hayli karanlık bir şehrin bakışlarıyla çarpışmak hevesindesin</p>
<p>lakin derken ne güzel çıkardı sesin</p>
<p>şimdi fakatı kullanıyorsun</p>
<p>bakarken gözlerime beni unut diyorsun</p>
<p>kolay değil ki</p>
<p>olsa unuturdum</p>
<p>madem buluştuk dinleyeceğiz birbirimizi</p>
<p>ne yalan söyleyeyim umduğum gibi olmadı</p>
<p>eskilerin buluşması değil de</p>
<p>iki yabancının tanışması bu</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p>İstanbul, 29 Ağustos 2011</p>
<div style="width:610px; margin-top:10px; float:left;">&nbsp;</div>
<div style="width:610px; margin-top:10px; float:left;">&nbsp;</div>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/bigane-149.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>76</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dilemma</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/dilemma-5931.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/dilemma-5931.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 May 2011 10:14:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hicran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Dilemma]]></category>
		<category><![CDATA[Dilemma nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Dost acı söyler]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Mutsuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[Sadri Alışık]]></category>
		<category><![CDATA[twitter]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=25773</guid>
		<description><![CDATA[Dilemma.Yüksek sesli, yırtıcı müzik eşliğinde akşamın ikinci yarısı başladı. Yerin önemi yok, isimlerin de. Yüzlere bakıyorum tek tek. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p>Herkesin “kıskanacağı” kadar “eğlenceli” ve “neşeli” bir akşam&#8230;<br />
Yüksek sesli, yırtıcı müzik eşliğinde akşamın ikinci yarısı başladı. Yaşı gençlikten sıyrılmış orta yaşa doğru giden yalnız kadınlar gözüm takılıyor. Vahşi bir istekle eğleniyorlar, müziği de geceyi de deliyor varlıkları. Sonra düşünüyorum, &#8220;onların hakkı değil mi?&#8221; burada olmak diye. Elbette hakları, bir kere ben buradayım, bunu demeye ne hakkım var? Anlatmak istediğim bu değil işte, başka türlü bir acziyetten bahsediyorum. Bize kadınların güzel yaşlanması öğretildi. Güzel güzel, yaşaya yaşaya, sindirerek ve olgunlaşarak. Gençliğin taze yıllarındaki sığlık ve çiğliğe sahiplenmeden. Anlıyorum ki birşey yaşamamış çoğu, karınlarında bir boşluk var, o boşluk ağrı yapıyor, o ağrıyı unutmak için hafızasız oluyorlar, anı yaşayıp geçiyorlar&#8230;. Kendilerince bir tanım bulmuşlar: &#8220;Hayatı yaşıyorlar&#8221;&#8230;</p>
<p>Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Maceraya atılmadıysan eğer yirmilerinde, sürükleyerek, seni rezil ede ede götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu. En mahrem yanlarının en kamuya açık alanlarda kaybolduğu, özelliklerini ve güzelliklerini içtikleri içkinin hesabını öder gibi bırakıp giden bir kadın olursun…</p>
<p>Mahremiyet özel ve soylu bir şeydir oysa, şahidi ya hiçtir ya tek.</p>
<p>Yaşamadan geçersen perişan olursun&#8230; Ne mahremiyet tanırsın ne soyluluk. İçinde kalmış, yaşayamadığın herşey bir bir bıçaklar değerlerini.<br />
Atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp gelir, kendini yaşatıncaya kadar yapışır yakana&#8230;.</p>
<p>- &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; - -</p>
<p>Tekrar takılıyor gözüm kadınlara. Daha yirmili yaşlarda olanlar da var, yorgun bakıyorlar hayata. Genç kız olmadan kadın olmuşlar belli ki&#8230; Bakışları mezarlıkla yatak odası arasında geziniyor birçoğunun. Vahşi bir eğlence bu.<br />
İçinden neşesi kaçmış eğlencenin neferleriyle aynı mekânda ayrı saflarda dizilmiş gibi duruyoruz.<br />
Hiç karşılıklı sıkılan bir çifti dışarıdan gözlemlediniz mi? Sanki bir şeyleri unutmuş da, hatırlamaya çalışıyor gibidirler.<br />
Erkeklerin çoğu yanında bir kadın olduğunun farkına varmadan bir elinde bira bir eli cebinde müzik eşliğinde sallanıyor.<br />
İşte öyle bir yemek sonrası.</p>
<p>- &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; -</p>
<p>Göz görür, göz şaşar, gözlerin aklı ermez, göz dalar…</p>
<p>Bazen terketmek gerekir. Orayı, onları, olup bitenleri… Hemen çekip gitmek gerekir ama lafı kadar kolay değildir, yapamayız! Görevler, ezberler vesaire izin vermez. Tam o sırada kısacık bir an için bile olsa dalıp gitmeler imdada yetişir. Oracıkta gideriz. Başkalarına, başka yerlere, başka olaylara… Hatta başka bir “dünya”ya… Dalıp gitmek ne dertlilik, ne düşüncelilik, ne de deliliktir! Bu koşuşturmaca, kuşatılmışlık, rutin mahkûmiyetler dünyasında “inci avcılığı” için bazen yegâne fırsat dalıp gitmelerimizdir. Ben de dalıyorum, zira yanımdakiler beni terk etmedikleri gibi benim de orayı terk etmem zor.</p>
<p>İnsan aklı alışkanlıklar dairesinde düşünüyorsa bu da bir alışkanlık belki.</p>
<p>Size olmuş muydu bilmiyorum. Küçükken evin içinde olma zorunluluğu benim kalbimi çok daraltırdı. Çok küçüklükten bahsediyorum. Bir yere gitmek değil de sadece kapının dışında durma hakkını isterdim. Uzun zamandır çıkmıyorum ev dışına, çıktığımda hatır için oluyor, işte bu akşam böyle bir akşam.</p>
<p>Evin içinde olma hakkımı geri istiyorum sanırım, göz kenarımdaki izler söyletiyor tüm bunları belki de.<br />
Gece iyi başlamıştı halbuki, uzun zamandır hepimiz gelmemiştik biraraya, güzel de kalktık masadan. bilen bilir işte, o masada, bizim oturduğumuz masada cep telefonu dahi açılmaz, kimse telefonunu yoklamaz arada. Dostlarla bir arada olmuşuz, susmuşuz, dinlemişiz, sevmişiz birbirimizi. Rakının eflatununda çözülüp yumuşamışız, birbirimizin nasırlarımızı almış, yaralarımızı sarmışız.</p>
<p>Dostlarımız, bir nev’i suç ortaklarımız…</p>
<p>- &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; -<br />
Bir kadın ölesiye sarılıyor yanındaki adama, adamın kendisini çok sevmesini istediğini düşünüyorum. Cep telefonunu çıkarıp beraber fotoğraflarını çekiyor kız. Kız güzel ve “henüz” çok genç. Genç adamın birlikte görünmek isteyeceği özellikleri taşıyor kız, erkek de aynı şekilde. Birbirlerinde bulmak isteyecekleri herşeyi üstlerinde taşıyorlar, keşfedilmemiş ya da mahrem birşey yok, herşey şeffaf. Arasıra içki içip arasıra cep telefonlarına gelen çağrıları kontrol ediyorlar, yalan dünyanın doğru çizgisinde olmanın rahatını görebiliyorum yüzlerinde.</p>
<p>Eskiden bir başkasının mutluluğu kıskanılırdı. Şimdi kimse kimsenin mutluluğuna inanmıyor. Artık herkes birbirinin eğlencesini kıskanıyor. Bu yeni haset trendine ayak uyduranların başında mutsuz genç kızlar geliyor. Facebook’larına, twitter’larına “ne kadar çok eğlendikleri”ni ima eden notlar yazıp fotoğraflar koyuyorlar. Bitip tükenmek bilmeyen gülme işaretleri… Eğlenmekten yorgun düşme imaları… Hepsinde hain bir “kıskananlar çatlasın” havası! Fakat dikkatli gözlerden hiç kaçmıyor: Düşülmüş tek bir notta, internet ortamında başkalarının paylaşımına açılmış tek bir fotoğrafta bile “neşe”den eser yok! Eğlenmek gitgide neşesiz bir hal alıyor çünkü!</p>
<p>Bizim böyle kanıtlarımız olmadı hayatta. Bize her şeyi yüreğimizde saklamayı öğrettiler, kalbimizi kıran olduğunda yüreğimizi kilitleyip anahtarını denize atan şiirler yazardık, fotoğraf dediğin üç ya da beş tane olurdu o da dijital ortamda silinebilen cinsten değil.</p>
<p>Ben fotoğraf saklayabilenlerden ya da sevenlerden değildim. Bugün hala arkadaşlarımın albümlerinden seyrediyorum kendimi.</p>
<p>Kendini fotoğraf albümü yerine gözlerimde ve anılarımda arayanların ve hiç de zorlanmadan bulabilenlerin buluşmasıydı bu akşam.</p>
<p>- &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; -<br />
Saatler geçtikçe kadınların makyajlarının ardındaki düşkün bakışlar belirginleşiyor, takatsiz ve yorgun bakıyorlar hayata, erkekler bunu görmüyor, ilgilenmiyorlar da. Çaresiz, yalnız ve yolunda gitmeyen hayatlarını saklamış, gerçekte nasıl bir şey olduklarını unutmak istercesine kendilerinden uzaklaşmış kadınlar… Yaptıkları makyaj sanki bir ayıbı örter, suçluyu saklar gibi. En güçlü, en vahşi, en ilgi çeken olmak üzere hain bir anlaşma var aralarında.</p>
<p>Sevgiyi diline pelesenk etmiş ancak sevmeyi bilmeyen insanlar oluverdik. Kadınlara bakınca bunu görüyorum, erkeklere bakınca bunu görüyorum. Belki de gece kulübünde gördüğüm suretler bunun yansımaları. Sevgisiz insanların, neşesi kaçmış eğlence okyanusunda geziniyor gözlerim.</p>
<p>Haksız da değiller belki ya da en hafif haliyle suçlu olmayabilirler. Sevmek öğrenilen bir şeydir, birilerinin öğretmesi lazım. Tek tek göstermesi lazım. Gördüğümüz ve görmediğimiz her şeye önce inanmayı, sonra sevmeyi öğrenmemiz lazım.<br />
Herşey hafif olabilir, hafife alabilirsiniz günlük hayatı hatta hayatın hepsini; lakin “sevmek ağırdır”. Uykuları kaçırır, uyanıklığı sarhoşluğa çevirir…</p>
<p>Oysa modern insan her şey hafif olsun istiyor, sevmek bile!… Çoğu tarif edemiyor, çok sevdiği, vazgeçmeden kalbinde saklamak isteyeceği bir şey gösteremiyor. Mümkünse sadece sevilmek istiyor. Ancak ayrılık acısı çökünce, terk edilince, özleyince farkediyor ki, seviyormuş; önemseyerek değil de “ihtiyaçtan”… Ancak o zaman farkediyor ki, vakit hiç de iyi geçmiyor!</p>
<p>Çağın trendleri ve popüler kültür kulaklara şöyle fısıldıyor; Vakit iyi geçmeli… Bu rastgele bir deyim değil. Gençler anlamını gayet iyi biliyor. Mutluluk, güven içinde yaşamak, özlemek… Hayır bunlar değil! Mutluluk arayınca mutsuz oluyorsun çünkü… Güven içinde olmayı isteyince sorumluluklar, yükümlülükler peşi sıra geliyor ve altlarında eziliyorsun…</p>
<p>- &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; -<br />
Ve özlemek… Özlemek gündelik hayatı sekteye uğratan bir tür zihin sancısı… O zaman en iyisi “iyi vakit geçirmek” deniyor. Bu yüzden günümüzün bütün “aşka benzer” ilişkileri ağır darbeler alıp sonunda yere seriliyor. Çünkü gözü başka bir şey göremeyecek kadar âşık değilse insan sevgilisiyle değil de, arkadaşlarıyla birlikteyken daha “iyi vakit” geçiriyor. Arkadaşlıkların atmosferi sevgililerinkinden daha ferah… Arkadaşlıklar çok daha eğlenceli, uzun ve kalıcı bir ilişkiden… Hatta kimi zaman arkadaşlığın sosyal erotizmi sevgililiğin mızmızlığından çok daha çekici… Tek başına aşk bayrağı açmak, sevgili olmanın eşsiz güzelliklerini övüp durmak, şarkıları şiirleri yardıma çağırmak bu gündelik gerçeğin üstünü örtemiyor. Nasıl oluyor da, “seni seviyorum”lar bir süre sonra ve iç burkucu biçimde “beni boğuyorsun”a dönüşüveriyor? Uzun ve acıklı bir hikâye…</p>
<p>Tekrar disko ışıklarıyla yarı aydınlanan “özel” giyimli insanlara bakıyorum. Birçoğu için gece aynı kordinatta sonlanıp sabah birer yalnız kalp olarak uyanacaklar, “arkadaşlık”larına kaldığı yerden devam edecekler.</p>
<p>- &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; -<br />
Dostlarla suç ortaklığı yaptığımız masanın yaşı 17 olmuş, Ankara’dan gelip yüreği serçe gibi atan küçük kızın gözlerinin etrafında izler oluşmaya başladı. Dostluğun içinde kaldığın zaman sözler boş değildir, boş konuşmaz dostlar, hafif kör olurlar, gözlerin etrafındaki izleri görmeyecek kadar. Dostluk ağır bir şey, zorlar insanı! Ve dostlar da tıpkı âşıklar gibi tehlikeli alanlarda dolaşmayı sever, göz kenarlarında değil, göz bebeklerinde yaşarlar… O yüzden dost mektupları “iki gözüm” diye başlar… Dostunuz ölse de dostluğunuz yaşar, sizin pusulanızdır o.</p>
<p>İnsan sevdiklerini -ne yazık ki- hırpalar… İnsan sevdiklerinin sınırlarını aşmak, her şeyi konuşmak, tartışmak ister. Dost acı söyler. O “acı söz” denilen şey hakikatin dile getirilme çabasıdır çünkü.</p>
<p>Artık arkadaş sohbetleri “bana yalanlar söyle, yeter ki güzel olsun” ilkesine göre biçimleniyor.<br />
Güvenmek yok artık, güvenlik var! Omuz omuzalığın modası geçti, şimdi taraflardan sadece birinin ötekine sırtını yaslaması var!</p>
<p>Dostluğu aramak yerine okeye dördüncü aramak daha kolay ve çekici geliyor bize… Akşamları kafayı yastığa koyduğumuzda bir an bile “nereden geldik, nereye gidiyoruz” diye sormadan yaşıyoruz.</p>
<p>- &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; - -<br />
İkinci yarıda anladım ki bize ilkokulda dağıtılan sözlükteki kelimelerle hayat arasındaki şiddetli geçimsizlik devam ediyor.</p>
<p>Gecenin ilk yarısında Ahmet’in masadaki Sadri Alışık cümlesi geliyor aklıma:</p>
<p>“O, değişen toplumsal değerler içinde güzelliğe tutkun, umutlu, yaşama sevinciyle dolu, dürüstlüğü ve doğruluğu özleyen insan tiplerini oynardı”…</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>İstanbul, 17 Mayıs 2011</strong></p>
<script type='text/javascript'><!--//<![CDATA[
   var m3_u = (location.protocol=='https:'?'https://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php':'http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php');
   var m3_r = Math.floor(Math.random()*99999999999);
   if (!document.MAX_used) document.MAX_used = ',';
   document.write ("<scr"+"ipt type='text/javascript' src='"+m3_u);
   document.write ("?campaignid=24&amp;what=180");
   document.write ('&amp;cb=' + m3_r);
   if (document.MAX_used != ',') document.write ("&amp;exclude=" + document.MAX_used);
   document.write (document.charset ? '&amp;charset='+document.charset : (document.characterSet ? '&amp;charset='+document.characterSet : ''));
   document.write ("&amp;loc=" + escape(window.location));
   if (document.referrer) document.write ("&amp;referer=" + escape(document.referrer));
   if (document.context) document.write ("&context=" + escape(document.context));
   if (document.mmm_fo) document.write ("&amp;mmm_fo=1");
   document.write ("'></scr"+"ipt>");
//]]&gt;--></script><noscript><a href='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ck.php?n=a584f399&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/avw.php?campaignid=24&amp;what=180&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&amp;n=a584f399' border='0' alt='' /></a></noscript>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/dilemma-5931.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>69</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nara</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/secil-sokmen-nara-ata-ozkaya.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/secil-sokmen-nara-ata-ozkaya.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Mar 2011 09:10:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Degüstasyon]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Refik]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Yahya Kemal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=24485</guid>
		<description><![CDATA[İstiklal’de kar yağıyor, yılın ilk karı yağıyor İstanbul’a. Balık Pazarı’nın girişinde buluşuyoruz, hepimizin şapkası var, birbirinden farklı…. Beyoğlu’ndaysak eğer zamanı geriye saracağız, belli… .]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Canan ki Degüstasyon&#8217;a gelmez</strong><br />
<strong> Balıkpazarı na hiç gelmez</strong><br />
<strong> Orhan Veli</strong></p>
<p>İstiklal’de kar yağıyor, yılın ilk karı yağıyor İstanbul’a. Balık Pazarı’nın girişinde buluşuyoruz, hepimizin şapkası var, birbirinden farklı… Beyoğlu’ndaysak eğer zamanı geriye saracağız, belli… Asır mı, Zübeyir mi derken iki adam yazıyor gecenin kaderini, Degüstasyon’a gidiyoruz…  Bu akşam Orhan Veli akşamı…</p>
<p>Kapıdan girdiğimizde meyhanenin emektarı karşılıyor bizi: “Beyim çok uzun ara verdiniz” diyor…. “Özledik”… Özlediği belli… Paltolarımızı çıkarıp oturuyoruz… İkisini de özlemişim bu adamların, en son bizim evde bırakmıştık gamı, peşrevi ve meşk’i… Üç kişilik bir masa… Dördüncü kişi yok, olsa yıkılır, taşımaz… Ağır gelir… Lugat ağır gelir, Kulüp Rakı ağır gelir, dördüncünün eli bile, dili bile ağır gelir, işte öyle bir masa…. Kar yağıyor, usuldan değil, gayet kuvvetli… Soldaki adam hem konuşup hem masanın düzenini kontrol ediyor, çaktırmıyor ama biliyorum zihninde herşey köprülenmiş durumda, sandalyemi milim sola kaydırsam düzeltecek…. Karışmıyoruz meyhanenin mutfağına, ne uygun görülürse o… Soldaki adam için düzen böyledir, meyhane kültürünü meyhanecilere unutturmaz, bilmeyen ya da unutan meyhaneye uğramaz…</p>
<p><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/03/ss2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-24699" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/03/ss2.jpg" alt="" width="264" height="201" /></a>Taşralı mektepli iki teknik üniversiteli oturuyor masanın karşı kıyısında, benim sandalyemi ortalıyoruz, refakati ve nezaketi ikiye bölmek, eşit kılmak gerekiyor… Fikir yine soldaki adamdan çıkıyor… İstanbul’da ve dahi bu topraklarda iddia ederim ki başkası yapmaz bunu. Beyzadelerden soldakini haylidir tanıyorum, diğeri de onun dostu, arkadaşı, bazı zaman yoldaşı belki, en kıymetlisinden bir adam o da…</p>
<p>Taşralı mektepli iki teknik üniversiteli adamın dostluğunu izliyorum bir tabloyu seyreder gibi… Karagöz ve Hacivat oluyorlar arasıra… “Ya bu Germen’ler… “ diye başlarken biri “tarihin neyiyle oynamaya çalışıyorsun?” deyip kafa atıyor diğerine… Biri evlendi, yakında belki çocuklu olacak… Bozulmamışlarla, hayat içinde omurgalarını korumuşlarla aynı masada olmak keyfin ötesinde bir durum…</p>
<p>Kadın olmaktan, erkek olmaktan, sarılmaktan, uyumaktan öte bir durum bu. Yüzyıl beklesen, beklediğine değecek bir mutluluk ki o kadar olur… Öyle olduğunu iki adamı yan yana görünce anlıyorum;  soldaki adamlar sağdaki adamı karıştırıyorum geceye, masanın tuzu oluyorlar. Gözlerini ve sözlerini kulüp rakının eflatununda çözdükten sonra sis oluyorlar, duman oluyorlar, uğultulu sözlerini buğulu hikâyelere yoldaş ediyorlar. Kimi zaman Yahya Kemal’in körfezinde lodoslarda gezinirken kimi zaman en gerçek haliyle Aşiyan’da uyuyan bir adamın gözleriyle denizin üzerinde ıslık çalıp kederin en güzel halini çağırıyorlar. Zaman geçtikçe ortadoğu kederi çekiyor masanın üzerine, bilgilerini ve yüreklerini korurken, şehrin yağmalanmış ruhunu izliyorlar Aşiyan’ın soğuk beyaz mermerinden. Yaşarken edebiyata ihanet etmiş gibi susuyorlar, susarak af diliyorlar edebiyattan ve tüm gençlik romanlarından<br />
Taşralı teknik üniversiteli iki mektepli onlar, öyle yaşlanıp öyle ölecekler…  Birbirlerine iyi bakmak üzere anlaştılar yıllar önce, böyle söylemediler lakin söze dökülmemiş bir anlaşma var aralarında, birbirlerine iyi bakacaklar. Birbirlerini kaybederlerse bir dil yok olacak bu dünyada. Dünyevi kederlere, bir kadına, bir hırsa, paraya ya da başka bir belaya yenilmeyecekler.</p>
<p>Birbirlerini kaybederlerse, orta parmaklarını işaret parmaklarına kilitleyip küserlerse bir dil yok olacak bu dünyada.   Çarpan kapı seslerinden dilleri korkup içine kaçacak, bir daha geri dönmemek üzere…</p>
<p>Kimseyle konuşmadığı gibi konuştuğu yol arkadaşı gidince birinin, diğeri ancak herkesle konuştuğu bir dille kalacak canına yandığımın İstanbul’unda. Kuşlar geçmeyecek o zaman seslerinden, İstiklal’de yürürken kar yağmayacak ağızlarına. Soğuk, çekirdeği olmayan bir dille, öylece kalacak&#8230; Çekirdeği olsa toprağa gömersin, ama olmayacak…</p>
<p>Dil pınarları akıyor iki adamın içinde,  tıpkı coğrafya haritaları gibi kimileri incelip yok olmuş zamanla, gözlerine bakınca<img class="alignright size-full wp-image-24698" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/03/ss1.jpg" alt="" width="244" height="132" /> görüyorum, dostluğun kimyasını çözüyorum… Kimilerinin önüne barajlar kurmuşlar, girememiş başka diller içeri, bu yüzden sular altında kaldıkları da olmuş, ortak dillerine sarılıp suyun yüzüne çıkarmışlar birbirlerini…  Kullanılmadıkça unutulan, kuruyan dillerimize sahip çıkar gibi sarılıyorlar sözleriyle birbirlerine. Taşralı teknik üniversiteli iki adam birbirlerine sarılmazlarsa olacakları biliyorlar; rakının eflatununda çözülürken dillerinin üstünde şeker eritir gibi söyledikleri onca sözcük, anlatmak için sıraya girdikleri hikâyelerin hepsinin kapıdan çıkacağını, dil kapısının kapanacağını ve dilsiz kalacaklarını biliyorlar. Sarılmazlarsa olacakları görüyorlar.</p>
<p>“Hamburg’dan sana gönderdiğim mektup vardı ya” diyorum, tam bunu söylerken gündelik dertlerin dışında çıkıp geçmiş zaman hikâyesine davet ediyor soldaki adam: “Hamburg’da sana gönderdiğim mektupta bahsi geçen Kar Musikileri’ni dinledin mi?” diye soruyor. Yahya Kemal’den Kar Musikileri söylüyor İstanbul bu gece… “Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu; bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu…</p>
<p>Sağdaki adam gitmek istiyor, karısı var, sorumlulukları ve kolunda bir saati var. O saat olmasa… Olmasa olmuyor işte hayat böyle. Sağdaki adam gitmek isteyince soldakinin kalbi kırılıyor biraz, ama olsun iyi bir şey bu, kalbin kırılması.<br />
Kırılan kalpleri düşünüyor belli ki, kendiyle konuşmaya devam ediyor, en küçük harflerle bağırıyor ciğerlerinden kalbine doğru: “Bir iç savaştır aşk bir neden arar kendine. Aşk bir kere başladıktan sonra başlangıcını hemen hızla unuttuğun ve ondan sonra boş bulduğun zamanlarda nedenini aradığın bir şeydir”.</p>
<p>Haklı belki de soldaki adam lakin kavgalar da öyledir. Bir kere başladıktan sonra nedeni unutulur ve devam etmek için herkes bir neden uydurur. Sağdaki adam gidince soldaki adam yığılıp kalacak masaya, içkiden değil kederden. Sağdaki adam görmüyor bunu, dünyevi telaşları var, göremiyor.  İki adam bir neden uydurmadan başlarını önlerine eğiyorlar, çok sürmeden sağdaki paltosunu giyip çıkıyor.</p>
<p>Hayat çok sessiz de olabiliyor, bir masa başında iki kişi kalabiliyorsun, bazen bir başına. Sıfır ses, sessiz sinema gibi ama hayatta yine de bir cümle kurmamız gerekiyor. Hayatla, yaşayarak, bir şey yaparak bir cümle kurmamız lazım. Bana kavramları bir araya getiremeyen insanlar dostluk gibi karmaşık bir uygarlığın parçası olamazlar gibi geliyor, cümle kuramayan insanların aşık olamayacağı gibi. Bu adamlar bazen bir kadına ama daha çok yaşamın satır aralarına ve yeni gelen hayatın köşelere attığı değerlere aşık oluyorlar. Sesleri de sessizlikleri de hayatla beraber kurdukları cümleler gibi manidar ve tılsımlı, dedim ya dostluğun kimyasını çözüyorum onlara baktıkça…</p>
<p>Yağan karı seyreden gözlerini içeri davet ederken kadehteki son yudumunu da içiyor:</p>
<p>“Bilir misin?” diyor, “ Biz birlikte hiçbir vakit nara atamadık meyhaneden çıkarken,  atacağımız bütün naralar tedrisat altında ezildi”…</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong><br />
İstanbul, 11 Mart 2011<br />
@: secil.sokmen@gmail.com</p>
<p>nara</p>
<p>bir akşamüstü güzel bir istanbul baharı akşamüstüsü<br />
tıpkı teklifsiz kalkıp meyhaneye gider gibi<br />
giderken hem çocuklar gibi şen<br />
hem de sükut içinde sevişir gibi<br />
maviden koyu laciverte çalmakta olan gökyüzü gibi<br />
beyoğluna ilk adımını atan<br />
taşralı mektepli teknik üniversiteli gibi<br />
hülyalara bulanmış gözlerdeki şuleden<br />
bir kıvılcım sıçrar etrafı yakar gibi<br />
hiçbir şey olmamış gibi tasasızca kasvetsizce<br />
ve dahi hiç sorumluluk duymamış ömür billah gibi<br />
kol kola bir heeyyyt demeyi nasip etsin<br />
öyle taşı sıkıp suyu çıkarmak falan iş değildir bizim için<br />
bir nara atabilseydik o gece lozan meyhanesinde</p>
<p><strong>ata özkaya</strong><br />
İstanbul, 23 şubat  2011</p>
<p><strong><!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! --></strong> <strong><!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! --></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/secil-sokmen-nara-ata-ozkaya.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>59</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ege’nin Gözleri</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/ege%e2%80%99nin-gozleri-secil-sokmen-5302992.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/ege%e2%80%99nin-gozleri-secil-sokmen-5302992.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Sep 2010 13:15:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ayvalık]]></category>
		<category><![CDATA[Ayvalık Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ege'nin Gözleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sızmahan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=20799</guid>
		<description><![CDATA[Tatile değil de, küçük terapi seanslarına gidiyoruz biz; hayata daha kolay katlanmamızı sağlayan, öfkemizi dindiren. Serin bir ağaç gölgesi, koyda berrak bir deniz ve belki sıcak bir omuz; şefkatine sığınabileceğimiz...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şimdi sen bir yolculuk insanısın yol olmak üzeresin<br />
Yolculuk için gerçekten hafiflemelisin<br />
Yol olmak için hiç kimse olana dek eksilmelisin<br />
Eksilerek çoğalacağını iyice bilmelisin</strong></p>
<p><strong>Ece Temelkuran</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Tatile değil de, küçük terapi seanslarına gidiyoruz biz; hayata daha kolay katlanmamızı sağlayan, öfkemizi dindiren. Serin bir ağaç gölgesi, koyda berrak bir deniz ve belki sıcak bir omuz; şefkatine sığınabileceğimiz&#8230;</p>
<p>“Tamam hayat&#8230; Dinlendim, hazırım… Haydi, gel daha da örsele beni” diyebilmek için&#8230;</p>
<p>Bu zeytin kokusu var ya deli eder insanı deli&#8230; Sadece zeytin için Ege’li olur insan&#8230; Tüm kavgalarını geçmiş sayıp Deniz’e sevdalanır Ege’ye varınca&#8230; Tüm umutlarını bir zeytin dalına bağlar&#8230;</p>
<p>Sızmahan’da kahve içip Cunda’ya doğru yol alırken sürgünden ana vatanına giden yurttaş gibi kalbin çarpar&#8230; Bildiğin tüm darbe hikâyelerini, tüm generalleri layığı ile hatırlarsın&#8230; Çocukluğumun gözlerine mil çeken;  bir nesli, bir insan soyunu, bir ülkeyi kör eden tüm generalleri&#8230;</p>
<p>Ege’nin serin sularında Deniz mavi oldu, görünmez oldu&#8230; Elbet başka denizlere akabilmeyi isterdi, artık biliyoruz ki Deniz’in kendi adından büyük, o zaman akıyordur.  Deniz’in kapısını aralarsanız, yaşamının her sayfasında ayrı gizler barındıran yaşlı bir bilgenin gizli günlüğünü okur gibi olursunuz ve hayret edersiniz o denizin bu deniz olduğuna.<br />
Gözlerin alınmışken, göz kapakların millerle yakılmışken burnuna çalınan Deniz kokusunu alırsın, Deniz’e sevdalanmayı, zeytin dalına burnunu sürmeyi öğrenirsin, zeytinler gözlerin olur. Çocukluğunu kimin çaldığını, haysiyetine hangi odada tecavüz edildiğini ve sonra hangi sularda boğulduğunu anlama telaşın vardır artık&#8230;  Bir kez bindiysen Cunda motoruna, vay aklının haline…</p>
<p>Deniz’ler gelir aklına&#8230; Deniz’in üzerinde başka Deniz’leri düşünürsün&#8230;  “Biz neden Deniz kadar cesur olamadık?” dersin&#8230; Oysa duyduk, uzaklarda başka hayatlar varmış, denize bebekler verilirmiş, adı Deniz konurmuş, Deniz’ler kadar cesur olsun diye&#8230;  Duyduk ama biz göze alamadık o denizleri geçmeyi&#8230;  O yüzden hep başkaları boyadı gökyüzümüzü, bize alkışlamak düştü&#8230; Topraklar hikâyelerini üzerinde yürüyenlere bulaştırırlar&#8230; Deniz’ler hikâyelerini yumruk yapıp midesinde saklarlar&#8230; Toprağın darağacı denizin balıkçı ağına benzer&#8230; Ne Deniz ne de toprak öldürmez insanı, başka insanlar gelip öldürmedikçe&#8230; Fotoğraflarına baktıkça gençleşiyor Deniz’ler&#8230; Aslında yaşlanan benim&#8230; Onlar gülümseyerek bakıyorlar albümlerdeki vesikalık fotoğraflarında&#8230; gün geçtikçe gençleşiyorlar&#8230;</p>
<p>Tüm bunları düşünürken, kendime “ben kaç yaşındayım” sorusunu sorarken kendimi motordan ayaklarımı sallayıp eteğimin uçmasını kontrol etmek istemeyecek halde özgür ve yalnız buldum&#8230; Kendime “Eğer otuzlu yaşlardaysan, ömrün en güzel yerindesin, gençliğin tatlılığıyla ihtiyarlamanın bilgeliği arasındaki en tepedeki noktada durursun&#8230; İster yine uçuşur ister beğendiğin yerde durursun. Şimdi sen büyük yolculuklara hiç korkmadan çıkabilirsin. Şimdi sen tam kendine göresin”  derken üç çocuk ilişti yanımıza&#8230; Hepsi hayat romantiği&#8230; “Biz üçümüz de romanız abla” diyen çocuklardan bekleyebileceğim tarzda bir romantizm&#8230;</p>
<p>Biri Sezai. Sezai esmer, en ufağı, gözleri Ege’nin gözleri&#8230; Zeytin gözlü Sezai&#8230; Sezai okuyacak, büyüyecek, polis olacak&#8230;<br />
Biri Hakan&#8230; En yakışıklıları&#8230; İnce, uzun endamı ve aynalı güneş gözlükleri geleceğinin habercisi&#8230; Sert bakışlı Hakan&#8230; En çabuğundan büyümeye meyilli&#8230; Hakan okuyacak, büyüyecek, kaymakam olacak&#8230;</p>
<p>Ama bir tanesi var içlerinde&#8230; Muratcan&#8230; Muratcan onlardan farklı&#8230; En az konuşan, en köşede kalan, iddiası olmayan&#8230; Muratcan okuyacak, büyüyecek, öğretmen olacak&#8230;</p>
<p>Efkarı fazla bu topraklara dair. Onlar konuştukça gözlerim uzaklara dalıyor, gözümün tuzu Deniz’in tuzuna karışsın istemiyorum&#8230; Gözlerim Deniz’e veriyor kendini&#8230;</p>
<p>Bir Brecht oyununun içine giriyorsun&#8230; Sızmahan’da kahve içip günbatımına yetişmek üzere yola çıkmaya hazırlandığımız anda Brecht’in yabancılaştırma efekti üç çocuk giriyor dünyana&#8230; “Hop bir saniye, biz burada mendil satıyoruz bayanlar” deyince bombok oluyorsun, inandığın her şeyi bir saniye içinde çöpe atıp ayakta kalmaya çalışıyor aklın. Aklın almıyor, deli oluyorsun bir anda&#8230;  Eline ayağına bulaşmıyorlar, yetişkin bir tüccar ağırlığında hareketleri, lakin tüm çabalarına rağmen çocuklar işte&#8230;</p>
<p>Öyle olmamalıydı Sezai’nin dişleri&#8230; “Dişlerim” diyor “çok acıyor, her gün fırçalıyorum ama dişimin yanında damağım var, fırça oraya gelince çok acıyor”&#8230; Sezai’nin dişlerini gördükçe yüreğim parçalanıyor&#8230;</p>
<p>“Abla çantanın fermuarı açık” diyor Hakan, “ kapat istersen, içinden bir şeyler düşebilir”&#8230;</p>
<p>Muratcan büyük adam gibi bakıyor dünyaya&#8230; Diğer ikisinin iddialaşmalarına bulaşmıyor fazlaca, denizi seyrediyor, çokça da konuşulanları dinliyor&#8230;</p>
<p>“Baban ne iş yapıyor?” diyorum&#8230; “Hamalcılık” diyor&#8230; “Ben de ona yardım ediyorum bazen.. Mendil satmak istemiyorum, utanıyorum mendil satarken insanlara&#8230;” dediğinde kalbim paramparça olup dağılıyor Ege’nin sularına&#8230; Konuşmuyorum artık, çocuklarla da Denizle de…</p>
<p>Sezai’nin 13 TL’si var&#8230; Bayramda biriktirdi&#8230; Fırça almayacak&#8230; Anne ve babasını alıp Lunapark’a gidecek&#8230; 3 aydır hayali var, çarpışan otomobillere binecek&#8230;. Sezai zeytin gözlü&#8230; Ege’nin gözleri&#8230;  Ege’nin gözleri maviden siyaha dönüyor, zeytin karası oluyor…</p>
<p>Peki, bu çocuklar ne olacak? Bu çocukların yetişkin olduğu Türkiye’de hangimiz yaşayabilecek? Ben o çocuklara bakınca çocuk görüyorum. Korkuyorum, herkesin korkmasını istiyorum.</p>
<p>Deniz “bütün çocuklar şeker yiyebilsin” diyerek generalleri kızdırdı&#8230; O kadar kızdılar ki bir daha kızmalarına hiç gerek kalmadı&#8230; Tam orada, Deniz’in üstünde sormak istiyorsun darbeci dedelere… Allah aşkınıza söyleyin, bir kere yandınız mı ki böyle kolay yakıyorsunuz insanları, bir kere öldünüz mü, hanginiz söylediği söz yüzünden hakiki bir bedel ödedi? Ve ben bu ülkede niye bu kadar yalnız ve ıssız kaldım? Sen yaşlanarak ölürken, toprağının kan hikâyelerini dinleyerek büyümüş yorgun bir nesle nasıl emanet edeceksin bu ülkenin geleceğini? Ruhumun ıssızlığını hangi vicdanla neye tahvil edeceksin? Nasıl gireceksin o toprağın altına? Sen bir insana işkence etmek, öldürmek cesaretini nereden buluyorsun? Her madalyana kaç insan düşüyor biliyor musun?  diye sormak istiyorsun…</p>
<p>Sezai’nin dişleri kötü, şeker yiyemiyor&#8230;</p>
<p>Deniz bugün konuştuğumuz her şeyi duydu&#8230;</p>
<p>Deniz bugün sakin, her şeyi kabullenmiş gibi&#8230;</p>
<p>Deniz tüm kudretiyle ve bir o kadar suskun üç arkadaşı dinledi, geçmişten tanıdık gelen bir hikâyeyi hatırlayarak gülümsedi yol boyu&#8230;</p>
<p>Zamanın, tarihe ve toprağa gömülenlere aldırmadan yürümesi acımasızlık&#8230;</p>
<p>Düşününce; denizin denize dökülmesi belki de gidenlerin başka yollar bulup başka suyun adıyla geleceğinin habercisi&#8230;</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<p><strong>Seçil SÖKMEN<br />
Ayvalık, Sızmahan, 12 Eylül 2010<br />
@ : secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
<p><strong><div class="solahizala blog610 ustara20">
<object classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=7,0,19,0" width="600" height="90"> 
    <param name="movie" value="http://www.ajansreklam.net/media/banner/tr/flash/ispanyol-adalari-610x90.swf" /> 
    <param name="quality" value="high" /> 
    <embed src="http://www.ajansreklam.net/media/banner/tr/flash/ispanyol-adalari-610x90.swf" quality="high" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" type="application/x-shockwave-flash" width="600" height="90"></embed> 
  </object> 

</div></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/ege%e2%80%99nin-gozleri-secil-sokmen-5302992.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>28</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altı çeyrek sancısı&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/hikmet-esen-secil-sokmen-8841037.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/hikmet-esen-secil-sokmen-8841037.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Sep 2010 06:16:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Esen]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Esen Kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Esen Şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=20727</guid>
		<description><![CDATA[Dönüp arkama bir daha bakıyorum... Ardımda neyi bırakıp geldiğimi bilmek, doğru yerde olduğumu onaylamak istiyorum. Kimse uyanmadan yapıyorum bunu, Ege’nin taze nefesine insan sesi karışmadan... Saat serininden bir altı çeyrek...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Köpük köpük dalgalarla<br />
Sırıtırken Poseidon<br />
Belki de ortaktır hissettiğimiz.<br />
Aramız bir avuç deniz<br />
İçinde yüzen<br />
Ortak gölgelerimiz.</p>
<p>Biz fırtınaya<br />
Biz yağmura<br />
Komşuyuz ya, bakma.<br />
Zaman zaman anlaşamasak da<br />
Denizin tuzuna<br />
Kışın ayazına da<br />
Ortağız aslında.</p>
<p><strong>Hikmet Esen</strong></p>
<p>Dönüp arkama bir daha bakıyorum&#8230;  Ardımda neyi bırakıp geldiğimi bilmek, doğru yerde olduğumu onaylamak istiyorum. Kimse uyanmadan yapıyorum bunu, Ege’nin taze nefesine  insan sesi karışmadan&#8230; Saat serininden bir altı çeyrek&#8230;</p>
<p>Uzaktaki zeytinyağı fabrikalarından ve zeytin bahçelerinden gelen zeytin kokuları çalınıyor burnuma&#8230; Eğer zeytin kokusu buraya kadar gelebiliyorsa hala umut var diyorum&#8230;</p>
<p>Çok kalabalığız, çok ağırız, çok mükemmeliz, çok arkadaşımız var, çok biliyoruz&#8230; Herkesin, herşeyin üstündeyiz. O kadar ki, insan gerçekte nasıl bi şey olduğunu unutuyor.</p>
<p>Ağır ablalar, abiler&#8230; Sahi insan öğrendikçe, yaşadıkça ağırlaşır mı? Yaşadığı herşey katman katman bedenini ağırlaştırır mı? Eli kolu kalkmaz mı artık? İçten kahkahalar atmaz mı?</p>
<p>Oturup adaletiyle ağlamaz mı üzüldüğünde? Sadece bir suçlu mu arar? Durumun kendisine üzülmek yerine, suç ve suçlunun peşine düşüp acılardan zaferler mi yaratır?</p>
<p>Ya kavgalar? Bitmeyen kavgalarımız&#8230; Her gece kavgaları bitirmeden uykuya yatırdıkça sabah o kavgalara açmadık mı gözümüzü? Her yeni sabahta acemi birliği gibi savaşa girip, kumandan edasıyla gecenin en derin yerine püskürtmedik mi kavgaları, rahat uykulara dalabilmek için. Daldık mı?</p>
<p>Aşık olduğumuzu, aşk kadını, aşk erkeği olduğumuzu uzayın en uzak mesafesine haykırdık yazılarda, şarkılarda, şiirlerde&#8230; Olabildik mi? Olan sözlere, şarkılara oldu, yok yere kirlenmediler mi?</p>
<p>Ya yaralarımız? İnsan yaralarından korkar mı? Utanır mı yaralanmış olmaktan? Yaralandığını bilmenin acısı yaranın acısından daha derin belki. Halbuki insan yaraya baka baka alışır, tedavisi yoksa da alışır.. Kaçtıkça ya da sakladıkça yabancılaşır hem yarasına hem dünyasına&#8230;</p>
<p>Dizimde hala çocukluğumdan kalma yaranın izi var&#8230;. En kıymetlisinden küçücük bir yara izi&#8230; Yara deyip geçemedim&#8230; Çoğumuzun çocukluğu fotoğraflarda ya da anı defterlerinde saklıyken, ben dizimde sakladım. Belki kıymetinden, korkmadım yaralanmaktan.. Ne canımı acıtandan, ne kanımı akıtandan korkmadım. Yara dediğin yolu hayattan geçen herkesin buluştuğu bir kavşak&#8230; Yara izi acının hafızası, kendisinden sonraki yaranın haritası olmaya muktedir&#8230; Geçmişin hem izi hem gözü&#8230;</p>
<p>Yaraların hikayeleri vardır. Hepimizi insanlıkta buluşturan hikayeler&#8230; Acıdan da gözyaşından da uzun sürerler.<br />
İnsanlık bir hazzetme ve hazmetme meselesi&#8230; “Bunlar da mesele mi?” diye soracak olan hayatını sert rüzgarların iradesine bırakmışlar için, ne çocukken kaydığım buz kaplı yokuşların, ne de masal kahramanlarımın bir anlamı olacak&#8230;</p>
<p>“Oysa insanım işte&#8230; Herşey bu kadar&#8230; Kudretine inandığınız konulardan uzakta insanoğlunun özü&#8230; Doğaya karşı gelen sizsiniz&#8230; Etten ve kemiktenim&#8230;” demek istemez mi insanoğlu?</p>
<p>Dünyanın muhteşem ve mükemmele doğru gittiğini düşünürken; savaşlarla dolu tek kişilik geçmişimizde muzaffer bir komutan gibi başımız dik şekilde yürüyoruz sona doğru&#8230; Mağrur bir tavırla kendimizi diğerinden ayırdığımız her hikayede etimiz biraz daha kesiliyor, biraz daha yoksul ve bir başına kalıyoruz&#8230; Gerçekten ne göz yaşının rengi farklı ne de özlemin dili&#8230;</p>
<p>Bazen insan kendini harcamak ister&#8230; birinin bulması için kaybolmak ister&#8230; bir kavgada ölmek, yüreğini dağlara sürüp sarp bir kayadan bırakmak ister&#8230; içten bir nezakete ağlamak, “efkarım fazla” demek ister&#8230; sigara içmek, küfür etmek ister&#8230;  şu kocaman dünyada farkedilmeyecek kadar küçülmek, yok olmak ister&#8230; safrasını attıktan sonra dönüp bir insana sarılmak ister, efkarını insan sıcağında eritip aynı sıcakta yeniden doğmak ister&#8230;</p>
<p>Ne istiyorum biliyor musun insan kardeşim? Seninle şakalaşabilmek istiyorum. Birbirimizle dalga geçebilelim, birbirimize güvenebilelim istiyorum. Seninle bir olup tüm kimlikleri dipsiz bir kuyuya atalım, karşılıklı herhangi biri olalım, başka da bir şey olmayalım istiyorum. Birbirimizi merak edelim ve dinleyelim, hikayelerimize hayret edelim istiyorum. Sonra da insanlığın temiz hayretinde buluşalım, birlikte hikayeler yazalım istiyorum. Dünya çok hızlı dönüyor, biz üzerinden düşmemek için birbirimize ve bizi birbirimize bağlayan hikayelere tutunmak zorundayız. İnsanlığımız diyorum, ne birbirimize tuzak olsun ne de varılamayan bir menzil, girip çıkabileceğimiz bir yer olsun istiyorum&#8230; Hep dönüp gelebileceğimiz bir menzil,  en rahat uykuyu uyuduğumuz bir yatak&#8230;</p>
<p>Dünya ruhumuzun ağırlığından yoruldu, karşılıksız emeklerle büyüttüğü insanoğlunun nankörlüğünü seyrediyor, çaresiz ve kayıtsızca ölümü bekliyor.  Artık güneş ısıtmıyor, yakıyor; yağmurlar ıslatmıyor, dövüyor; denizler hiçbir bedeni temizlemeyecek kadar kirli&#8230; Dünya  ölüyor&#8230;</p>
<p>Yine de zeytin kokusu buraya kadar gelebiliyorsa hala umut var diyorum.</p>
<p>Hayat; her seferinde seveceğine söz vermeden bizi geri çağırıp duran sevgili&#8230;</p>
<p>Bu satırlar sana kalbimin tüm haritasını bir güvercin ayağına bağlayarak gönderdiğim zeytin dalı&#8230;</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong> Gömeç, 09 Eylül 2010<br />
@: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
<p><strong><script type='text/javascript'><!--//<![CDATA[
   var m3_u = (location.protocol=='https:'?'https://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php':'http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php');
   var m3_r = Math.floor(Math.random()*99999999999);
   if (!document.MAX_used) document.MAX_used = ',';
   document.write ("<scr"+"ipt type='text/javascript' src='"+m3_u);
   document.write ("?campaignid=3&amp;what=212");
   document.write ('&amp;cb=' + m3_r);
   if (document.MAX_used != ',') document.write ("&amp;exclude=" + document.MAX_used);
   document.write (document.charset ? '&amp;charset='+document.charset : (document.characterSet ? '&amp;charset='+document.characterSet : ''));
   document.write ("&amp;loc=" + escape(window.location));
   if (document.referrer) document.write ("&amp;referer=" + escape(document.referrer));
   if (document.context) document.write ("&context=" + escape(document.context));
   if (document.mmm_fo) document.write ("&amp;mmm_fo=1");
   document.write ("'></scr"+"ipt>");
//]]&gt;--></script><noscript><a href='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ck.php?n=aae6d7f5&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/avw.php?campaignid=3&amp;what=212&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&amp;n=aae6d7f5' border='0' alt='' /></a></noscript></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/hikmet-esen-secil-sokmen-8841037.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>33</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aklın ipleri çözülünce&#8230; Camille Claudel&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/camille-claudel-5862024.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/camille-claudel-5862024.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 07:31:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Camille Claudel]]></category>
		<category><![CDATA[Camille Claudel Kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[Camille Claudel Rodin]]></category>
		<category><![CDATA[Rodin]]></category>
		<category><![CDATA[Rodin'in hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=20670</guid>
		<description><![CDATA[“Ben hayatı seviyorum, aşkı, umudu. Ödülsüz olsalar da...”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>“Ben hayatı seviyorum, aşkı, umudu. Ödülsüz olsalar da&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Camille Claudel</strong></p>
<p>Kadınların kendilerine biçilen toplumsal rolü layıkıyla oynadıkları bir zamanda doğması şüphesiz bir şanssızlık. Yeteneklerini kadınsı bir aksesuar gibi taşıyan kadınlardan olmadı, olamadı&#8230; O ailesinin ve yaşadığı toplumun ayrık otuydu&#8230;</p>
<p>Camille Claudel; 8 Aralık 1864’te, Fransa’nın Aisne şehrinde doğdu. Henüz 13 yaşındayken geleceğini oynadığı oyunla belirlemeye başlamıştı. Taşa ruh vermek&#8230; Bu yaşlarda Bismarck, Napolyon 1 ve David ve Goliath heykellerini yapan Camille’in ailesi kızlarının kişiliği ve geleceği konusunda ikiye bölündü. Annesi Louise Athanaïse Cécile Cerveaux ve kız kardeşi Louise bu küçük hanımın heykeltıraş olması konusuna şiddetle karşı çıkarken, kardeşi Paul Claudel ve babası Louis Prospere Claudel ondaki yeteneği farketmişlerdi, geliştirmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Bu günlerden sonra bu ve daha bir çok konuda ailenin kadınlarıyla anlaşamayacaktı Camille.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-20671" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/09/cc1-250x300.jpg" alt="" width="250" height="300" />Hayat bugün olduğu gibi değildi&#8230; Kadınlar o yıllarda Fransa’da bile ikinci sınıftı&#8230; Rosalie Camille, Paris’te bulunan École des Beaux-Arts&#8217;a gitmek istedi ancak kadınlar kabul edilmediğinden babası tarafından Paris- Académie Colarossi&#8217;ye gönderildi, heykeltıraş Alfred Boucher ile çalışmaya başladı.<br />
Yıl 1883’e geldiğinde Rodin’in tanıştı ve öğrencisi oldu. Rodin ve Camille kısa sürede tutkulu bir ilişki yaşamaya başladılar. Rodin’in deyişiyle “lacivert gözlerinde sır saklar gibi bakan kadın”dır o. Uzun yıllar Rodin’in atölyesinde asistanı olarak çalıştı&#8230; Tutkuyla yaşıyorlar, tutkuyla üretiyorlardı&#8230; 19 yaşında güzel, iyi eğitimli, heykeltıraş olabilecek yetenekte, çekici ve cezbedici bir genç kadın ve 43 yaşında istediği üne ve alkışa hâlâ kavuşamamış içinde dev bir adamı barındıran bir sanatçı&#8230; Camille aradığı aşkı, Rodin ise ilham perisini bulmuştu&#8230; Dönemin en güzel eserlerini verdiler.</p>
<p>Heykel sanatın başka bir boyutu&#8230; Üç boyutlu.. Heykeltıraş taşın tanrısı&#8230;.</p>
<p>Rodin&#8217;in hayatına çok sayıda kadın girdi: Çalışmalarında ona yardımcı olan kadın modeller, sokak kadınları, dönemin ünlü kontesleri, güzel, çirkin, eğitimli, eğitimsiz, soylu ya da avam&#8230; Ama içlerinde iki kadının yeri başkaydı. Biri hayatını Rodin&#8217;e adayan, onunla birlikte açlığa ve soğuğa direnen, alçılarını ıslatan, hayatının sonuna kadar ona sahip çıkan ve en önemlisi kadınlara zaafına uzun yıllar tahammül eden Rose Beuret; diğeri ise <strong>&#8220;Ona nerede altın bulacağını gösterdim belki, ama bulduğu altın kendi içinde&#8230;. O, anlaşılmamış bir sanatçı!&#8221;</strong> dediği heykeltıraş Camille Claudel. &#8220;Bütün heykellerimde varsın&#8221; diyerek onurlandırdığı &#8220;bitimsiz ilahem&#8221; sözüyle sevdiği Camille&#8230;</p>
<p>Camille’yle ilişkisi başladığında Rodin, Rose Beuret’le yirmi yıldır beraberdi. 1864’te tanışmışlardı. Tanıştıklarında Rose Beuret 20, Rodin 24 yaşındaydı, atölyesini yeni tutmuştu. Rose, Rodin’e modellik, hizmetkarlık ve eşlik etti. İki yıl sonra oğulları oldu. Rose herhangi bir kadın gibi sıradan gözükse de herhangi bir kadın değildi&#8230; Sürekli başka başka kadınlarla beraber olan Rodin’i hep çevreleyerek bir türlü elinde tutan, “hep sadık, evdeki kadın, mazbut eş” olan ve Rodin’i kolay kolay kimselere yar etmemeye kararlı bir kadındı&#8230; Rodin ise dehasının ve dehasına hizmet edenin peşinden koştu.</p>
<p>Camille tahammülsüz, tutkusunun güdümünde yaşayan, ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir genç kız. Camille için<img class="alignright size-medium wp-image-20672" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/09/cc2-187x300.jpg" alt="" width="187" height="300" /> bu tutku dolu aşk çok yıpratıcı oldu&#8230; Ne eserleri ne de Rose Beuret ile meşrulaşmış bir bağı olan Rodin’le birlikte olması onaylanmıyordu. Bu duygular ileride Rodin’e ve heykele beslediği tüm güzel duyguları saplantı ve nefrete dönüştürecekti.</p>
<p>Kadın olmanın o günkü koşullarında, toplumun belirlediği rolleri özenle benimsemeyi gerektirdiği bir dönemde, Camille için durum kolay değildi&#8230; Kadındı, bir çocuk olarak annesiyle iyi ilişkileri yoktu, üstelik sanatla uğraşıyordu, sanat çevreleri için fazla sivriydi ve psikolojik rahatsızlıkları vardı&#8230;</p>
<p>Camille yalnızdı&#8230;</p>
<p>Diğer yandan bütün gece yaptığı eserleri kırbaçlayarak,&#8221;konuş benimle, konuş benimle&#8221; diyen sonra günlerce susan, flörtlerine bir türlü son vermeyen Rodin’e aşıktı&#8230; Rodin’in hayatı da kolay olmamıştı o güne dek.. Sık sık geçirdiği sinir krizleri, aklın üst boyutlarından eserler yaratan Rodin, aynı zamanda şiddet üreten, bunu hayatının her anında, etrafındaki tüm nesnelere, canlılara uygulayan çoğu zaman yarattığı şiddeti kendi bedenine de yönlendiren bir dahi&#8230; “Her şey acının içindedir. Acının belirli bir eşiğinden geçilirse, acı sadece zevktir” der. Camille ile kurduğu şiddet dolu temas da ruhunun dış dünyaya örtüsüz bir sirayeti oldu. Dışarıdan bakıldığında sapkınlıkla nitelenecek hareketler, aslında kendi doğalarının hayvani yanlarının baskılamadan yaşamalarıydı belki.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-20673" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/09/cc3.jpg" alt="" width="242" height="386" />Rodin’le yarattığı eserlerin sanat çevrelerinde konuşuluyordu artık, kendine güveniyordu&#8230;<br />
Sonunda Camille, &#8220;Senin tarzından fazla etkileniyorum, kendi tarzımı yaratmakta zorlanıyorum&#8221; diyerek İngiltere’ye gitti. Bir kadının yaşayabileceği en acıtıcı ikilemlerden birini yaşıyor, hayatı boyunca birlikte olmak istediği erkekten kaçmaya uğraşıyordu.</p>
<p>Rodin, Camille’in peşinden İngiltere’ye gitti. Hem bu yetenekli ve güzel kadından ayrılmak istemiyor hem de kendi hayatını yaşamak istiyordu. Camille yazılı bir anlaşma yapmaları gerektiğini söyledi. Oturup iki iş adamı gibi ciddi ciddi bir anlaşma yazdılar. Rodin, Camille’den başka hiç kimseye heykel dersi vermeyecek, başka kadınlarla görüşmeyecek, Rose’dan ayrılacak ve Şili’ye yapılacak uzun bir seyahatten sonra da evleneceklerdi. Buna karşılık, Camille evlenene kadar Rodin’in kendisini ayda dört kez görmesine izin verecekti.</p>
<p>Aslında ikisi de kıvranıyordu. Ayrılmak istemiyorlardı. Kendileri olmaktan vazgeçmek de istemiyorlardı.Hem karşılarındakini hem de kendilerini seviyorlar ve bu iki sevgi içlerinde vahşice çatışarak canlarını yakıyordu. Anlaşma yürümedi. Aklın uzlaşmacılığı duygularda yoktu. Birbirlerini seviyorlar, istiyorlar ama o güçlü heykeltıraş elleriyle birbirlerine yeni biçimler vermeye uğraşıyorlardı. İkisi de yeniden biçimlenmeyecek kadar katı bir malzemeden yapılmıştı, dağılmayı, parçalanmayı göze alıyorlar ama değişmeye yanaşmıyorlardı. İlişkileri sürdü. Acıları da&#8230;</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-20674" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/09/cc4.jpg" alt="" width="173" height="207" />Hem sanat hem de aşkta hak ettiğini alamadığını düşünen Camille giderek Rodin’i daha az görmeye başladı&#8230;</p>
<p>Rodin’in baskıcı ve ele geçmez tarzına karşılık Camille’in parçalayan tarzı.. Camille Claudel ve Auguste Rodin ilişkisi bir ipte iki cambaz oynamayacağının örneği oldu. Sonuçta Rodin Camille’i sanat piyasalarında, sergi bile açtırmayacak kadar baskı altına alıp, Camille ise “Rodin eserlerimi çaldı” diyerek gayet kadınsı bir tavırla intikam almaya çalışacaktı&#8230; Rodin ünlüydü, erkekti ve Camille’in hocasıydı. Camille kadındı, toplumun uygun gördüğü bir işle uğraşmıyordu ve metresti.</p>
<p>Camille, gayrimeşru birlikteliğinden hamile kaldı&#8230; Geçirdiği bir kaza sonucu bebeğini kaybetti ve bu büyük depresyonlarının da başlangıcı oldu. Böyle bir yaşam tarzının hoş karşılanmadığı o tarihlerde annesi Camille&#8217;yi reddetti ve Camille evden ayrılmak zorunda kaldı. Zaten annesiyle arasında küçüklüğünden beri, Camille&#8217;nin sanat aşkı yüzünden çatışmalar vardı. Böylece Rodin&#8217;le birlikte yaşamaya başlayan Camille, 1898 yılına kadar Rodin&#8217;le fırtınalı aşk ve sanat yaşamına devam etti.</p>
<p>Camille ve sanat çevresi en az ustası kadar iyi olduğunu düşünüyordu. Camille’in kendi sanatının önüne geçmesi<img class="alignright size-full wp-image-20675" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/09/cc5.jpg" alt="" width="239" height="287" />ihtimali Rodin’i tedirgin etmeye başladı. Hatta bazı eserlerini Camille Claudel’in yaptığı söyleniyordu. Yıllarını sanata veren, tutkusunun peşinden giden, Cehennem Kapıları üzerinde 10 yıl, Balzac heykeli için 6 yıl düşünen bu uğurda önüne çıkan herşeyi yıkıp geçen Rodin için bu kabul edilemez bir durumdu&#8230; Sanat Rodin’in yaşam amacıydı&#8230; Camille doğru atölyede yanlış adama aşıktı.. Yanlışlığı Rodin’in hayatında bir başka kadın bulunması değil, bizzat sanatçı olmasıdır&#8230; Camille, Rodin’in hayatında kendi yerini tam olarak bilemese de, Rodin için Camille sanatındaki bir ışıktır&#8230; Ama tek ışık değil&#8230; Camille olmadan da odası aydınlıktır. Rodin’in Camille’e aşık mıydı? Bilmiyoruz ama bir sanatçının bir kadına duyduğu tutkuyla bağlı olduğu kesindi. Camille için gerçek Rodin’in kendisine ait olmadığıydı.. Bunu bilmek ve ele geçirme arzusu Camille’de saplantı haline dönüştü. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir kadınla uğraşmak Rodin’i sanattan uzaklaştıracaktı, göze alamadı.</p>
<p>Rodin, gizliden gizliye onu korumaya çalışıyor, para gönderiyor ama genç kadının öfkesini dindiremiyordu. Rodin&#8217;in Rose&#8217;u terk etmeye ve Camille ile evlenmeye yanaşmaması üzerine 1893&#8242;te ayrıldılar. Sonra yeniden birlikte olurlarsa da 1898 yılında tüm bağları koptu &#8220;Vals&#8221;, &#8220;Olgunluk Çağı&#8221;, &#8220;Kayıp Tanrı&#8221;, &#8220;Geveze Kadınlar&#8221;, &#8220;Sakuntala&#8221; gibi önemli yapıtlara imza atan Claudel&#8217;in &#8220;Olgunluk Çağı (l’age mur)&#8221; adlı yapıtı, Rose-Rodin-Camille üçgenini en vurucu şekilde anlatan heykellerden biri.</p>
<p>Rodin&#8217;in heykele tepkisi ağır olur:</p>
<p><strong>&#8220;Beni iki kadın tarafından parçalanmış bir kukla gibi göstermişsin, bu iğrenç bir karikatür, sen de ikinci sınıf bir heykeltıraşsın!&#8221;.</strong></p>
<p><strong><img class="alignnone size-full wp-image-20676" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/09/cc6.jpg" alt="" width="571" height="457" /></strong></p>
<p>Ona sahip olamadıkça, ondan nefret etti&#8230; Ondan nefret ettikçe, hayatına paronayayı soktu&#8230; Rodin’le birlikte taşla seviştiği günler yerini yalnızlık ve taşla kavgaya bıraktı. Şüphesiz Camille’in yaşadıkları sadece kendisine ait bir kavga değildi, kısmen yaşadıkları çağın getirdiği, kadın olmanın, özellikle de sanatçı kadın olmanın -ki bu kişi heykelle uğraşıyor üstelik- sorunlarının yükünü de taşıdı.</p>
<p>Camille 1898’den sonraki döneminde, hem bir kadın sanatçı olarak yaşadığı yüzyılı, hem de özel hayatındaki sorunları göz önüne alındığında, pek çok bakımdan yalnız kaldı. Ayrılık sonrası hem kadın hem de sanatçı olmanın o yıllardaki ağır koşulları ve maddi sıkıntılar nedeniyle ruh hali bozulan Camille, 1906&#8242;da sinir krizi geçirerek eserlerinin büyük bölümünü parçalayarak bir bölümünü nehre attı. En büyük destekçisi olan babasını ve yakın dostu müzisyen Claude Debussy’yi aynı dönemde kaybetti, ona büyük bir hayranlık besleyen erkek kardeşi de diplomat olduğu için Çin&#8217;e yerleşti. Üstüne bir de karşılamakta zorlandığı maddi sorunlar eklendi.</p>
<p>Rodin’e hayatını veren, ama hiçbir zaman taviz vermeyen Camille Claudel ailesi, Rodin ve Paul Claudel’in kararıyla akıl hastanesine yatırıldı.</p>
<p>Hastanede yalnızdı, dönemin ünlü şair ve diplomatı Paul Claudel, Camille’i bir kaç yılda bir ziyaret edebiliyordu. Yalnızlığını Paul’e yazdığı şu satırlarla anlatıyordu:</p>
<p><strong>“Bilmiyorum kaç yıl oldu buraya kapatılalı ama, tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar&#8230;</strong></p>
<p><strong>Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor&#8230; Kafasında bir tek düşünce vardı zaten, kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam, bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım&#8230; Her bakımdan başarıya ulaştı işte! Bu esaretten çok sıkılıyorum&#8230; Eve hiç dönemeyecek miyim Paul?”</strong></p>
<p>Rodin, kendisini hep beklemiş olan Rose’la ölümünden kısa bir süre önce “mükâfat” kabilinden evlendi&#8230; Rose 70 yaşından sonra “evlilik” mükâfatına kavuştu&#8230; Rose, evliliklerinden bir ay sonra, “Rodin&#8217;in karısı” olarak öldü.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-20680" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/09/cc7.jpg" alt="" width="203" height="243" />Auguste Rodin, Rose’un ölümünden 10 ay, devlete bağışladığı heykellerinin sergilendiği müzenin bir odasında kalmak için yaptığı başvurunun reddedilmesinden ise 1 ay sonra, 1917 yılında donarak öldü.</p>
<p>Bir tarafta asi, erkekle rekabet içinde bir kadın olan Camille, diğer tarafta sadık, adı hiçbir zaman “Rodin&#8217;in karısı” sıfatının ötesine gitmeyecek olan Rose. Yaptığı işi <strong>&#8220;Ben sadece taştaki fazlalıkları atıyorum, geriye heykel kalıyor&#8221;</strong> sözleriyle anlatan Rodin, dünyanın bütün taşlarını yontarken, Camille&#8217;in ruhunu yontamadı&#8230; Camille ince fakat yontulmayacak kadar sertti.. Bu nedenle Rose’u tercih etti.</p>
<p>Camille ise onun ölümünden sonra yaklaşık otuz yıl daha akıl hastanesinde hayatını sürdürdü. Heykel yapmasına doktorlar izin vermedi. Ailesi hastaneden taburcu edilmesini istemedi.</p>
<p>Yaşadığı sürece “hiçkimse” olmanın şahane imkanlarından yararlanamayan Camille, bir ölüye duyduğu nefretle, heykellerinden uzakta yaşadığı Neuilly-sur-Marne&#8217;daki Ville-Évrard hastanesinde, 19 Ekim 1943 yılında öldü, Monfavet Mezarlığı’na gömüldü. Cenazesine kimse katılmadı. Paul Claudel‘in oğlu Pierre, 1944 yılında Montfavet valisinden halasının mezarının doğduğu yere getirilmesini istedi&#8230; Fakat artık mezar yoktu.</p>
<p>Rodin, Camille olmadan yaratmaya devam etti; Camille Rodin’siz, eserlerinin çoğunu sistemli bir şekilde parçaladı. Camille’in kadınlığı sanatının önüne geçmişti&#8230;</p>
<p>Hayat bir tesadüf durumu&#8230; Karşılaşırsınız, yakalarsınız, yaşarsınız ve zamanı geldiğinde biter&#8230; Ne zaman ne ile mücadele vermek gerektiğini bilmeli&#8230; Bitti mi bitmeli, gitti mi gitmeli&#8230; Hayatın satırbaşlarına takılan Camille, satır aralarındaki “bitir ve yürü” mesajlarını görmezden geldi. Kaybetmek ona göre değildi&#8230; Yas tutmayı seçmedi, hayatı istediği gibi eğip bükeceğini düşünürken kendini 37 yıllık bir yalnızlık içinde buldu. Hem de ne yalnızlık! Paris’siz, Rodin’siz, ailesiz ve heykelsiz&#8230;. Yazdığı mektuplarda Rodin’e olan özlemini nefretle, Paris’e duyduğu özlemi yalvararak anlattı&#8230;</p>
<p>Aklının iplerini hayata sıkıca bağlayamayan Claudel ölene dek şu sorunun cevabını aradı:</p>
<p><strong>“Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?”</strong></p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<p><strong>Seçil SÖKMEN<br />
</strong> İstanbul, 5 Eylül 2010<br />
@: secil.sokmen@gmail.com</p>
<p><strong>Heykeltıraş ve Haliç Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Sn. Özge Sinanoğlu’na teşekkürler&#8230;</strong></p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<script type='text/javascript'><!--//<![CDATA[
   var m3_u = (location.protocol=='https:'?'https://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php':'http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php');
   var m3_r = Math.floor(Math.random()*99999999999);
   if (!document.MAX_used) document.MAX_used = ',';
   document.write ("<scr"+"ipt type='text/javascript' src='"+m3_u);
   document.write ("?campaignid=3&amp;what=212");
   document.write ('&amp;cb=' + m3_r);
   if (document.MAX_used != ',') document.write ("&amp;exclude=" + document.MAX_used);
   document.write (document.charset ? '&amp;charset='+document.charset : (document.characterSet ? '&amp;charset='+document.characterSet : ''));
   document.write ("&amp;loc=" + escape(window.location));
   if (document.referrer) document.write ("&amp;referer=" + escape(document.referrer));
   if (document.context) document.write ("&context=" + escape(document.context));
   if (document.mmm_fo) document.write ("&amp;mmm_fo=1");
   document.write ("'></scr"+"ipt>");
//]]&gt;--></script><noscript><a href='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ck.php?n=aae6d7f5&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/avw.php?campaignid=3&amp;what=212&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&amp;n=aae6d7f5' border='0' alt='' /></a></noscript>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/camille-claudel-5862024.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>58</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir kuzgun adam: Kuzgun Acar&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/kuzgun-acar-8017493.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/kuzgun-acar-8017493.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Aug 2010 09:43:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzgun Acar]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzgun Acar kimdir?]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=20492</guid>
		<description><![CDATA[“Yadırgama, alışılmamışla karşılaşmadan doğar. Yadırgadıkları için yeniden şüphelenenler, alıştıklarını kendilerine verenleri suçlasın. Zira gümrüğü çoktan alınmış işçiliği sanat sanmak pek de övünülecek birşey olmasa gerek”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>“Yadırgama, alışılmamışla karşılaşmadan doğar. Yadırgadıkları için yeniden şüphelenenler, alıştıklarını kendilerine verenleri suçlasın. Zira gümrüğü çoktan alınmış işçiliği sanat sanmak pek de övünülecek bir şey olmasa gerek”</strong></p>
<p><strong>Kuzgun Acar</strong></p>
<p>Adını hiç duymamış olanlarımız vardır, yaşamını merak edeceklerimiz. Kuzgun Acar, Libya kökenli Ayşe Zehra Hanım ile Nazmi Acar Bey&#8217;in oğlu olarak 28 Şubat 1928 günü İstanbul’da dünyaya geldi. Yoksulluğu tüm zorluklarıyla yaşadı, bu durum dünya görüşünün şekillenmesinde elbette önemli bir rol oynadı.<img class="alignright size-full wp-image-20498" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/111111.jpg" alt="" width="140" height="210" /></p>
<p>Sultanhahmet Ticaret Lisesi’ni bitirdikten sonra 1948’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi heykel bölümüne girer</p>
<p>Bu dönemde akademide heykel çalışmaları yabancı sanatçıların gözetimini gerekli kılmış, heykel bölümü ilk yıllara oranla gelişme göstermişti. Alman asıllı olan ve genç yaşta Hitler rejiminin “tereddi etmiş (soysuzlaşmış) sanat” sloganına hedef olduğu için kara listeye alınan ve bu yüzden 1933’te vatanını bırakarak Türkiye’ye geldikten sonra, uzun yıllar önce akademide, sonra Teknik Üniversite’de heykel hocalığı yapan Rudolf Belling’den dersler aldı. Gerçi Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de heykel ve anıt yapmış olan başka yabancı sanatçılar da vardı. Aralarında Canonica, Thorak, Krippel ve Hanac gibi heykeltıraşların da yer aldığı bu yabancı sanatçıların heykel estetiği planında, Belling ölçüsünde bir etkinlikleri olmamıştı. Akademide atelyeler ayrıldığında Kuzgun Acar, öğrenimini bir süre de Ali Hadi Bara’nın yanında yürüttü. Çalışkanlığıyla girişkenliği yan yana olan biriydi Acar&#8230; Canlı, nükte dolu, Akdeniz sıcaklığında bir adam.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-20499" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ka2.jpg" alt="" width="281" height="394" />Akademiyi bitirdiğinde artık kendi deyimiyle “diplomalı bir heykeltıraş” olmuştu&#8230; Akademiye değilse de düzene karşıydı Kuzgun Acar&#8230; Devrimciydi, tavrı ölene dek değişmedi. Derdi sanatçı burjuvanın içinde yer almak değil, inşa etmekti&#8230; Devrimci ruhun ve sosyalizmin hiçbir gereğinden geri durmuyor, ülke tavrına karşı yaptıklarıyla sessiz çığlıklar atıyordu..</p>
<p>Tüm sanatların “yaşam” sanatına hizmet ettiğinin farkındadır Kuzgun Acar. Sanatçının alnında ışığı ilk hisseden olmasıyla ilgilenmez o. Bunu esere geçirmeyle ve bunun nasılıyla ilgilenir.</p>
<p>Devrimci tavrını şu cümlelerle anlatır: <strong>“Önce kendi işimde devrimci olmaya uğraşıyorum. Kaçınılmaz bir şey bu. Ben kendi heykelimde bir şey beceremiyorsam bir yeni tad, bir yeni koku, bir yeni inanç koyamıyorsam; kime ne söyleyeceğim ki?”</strong></p>
<p>Paris Dünya Gençler Bienali birincilik ödülünü aldığında (1961) elbette yaşamındaki dönümlerden birini yaşamıştır. 1961 yılında Paris Bienali’nde çivilerden yaptığı bir eseriyle 1. oldu. Buradan kazandığı bursla Fransa’ya giden Acar, 1962’de Paris Modern Sanatlar Müzesi’nde (Musee D’Arts) bir sergi açtı. 1964’te 23. Devlet Resim Heykel Sergisi&#8217;nde Heykel dalında 1. oldu. Eserleriyle Avrupa’daki sanat çevrelerince de tanınan Acar’ın eserleri 1966’da Rodin Müzesi’nde de sergilendi.</p>
<p>Her ne kadar ödüllü sanatçımız ekonomik olarak hayatının rahat dönemlerinden birini geçirse de, yıl 1965&#8242;e vardığında Türkiye İşçi Partisi’ne giren Kuzgun&#8217;a bakış değişir. Zamanla iş bulamaz hale gelir&#8230; Sermaye elini-eteğini çeker solcu yontucudan. Farklı işler yaparak hayatını kazanır. Balıkçılık, meyhane işletmeciliği vs.. Takip eden yıllarda da parasal açıdan zor günleri hiçbir zaman geride kalmadı, lakin hiçbir ortamda da isyan ve şikayet etmedi durumundan. Şikayetleri kişisel değil, toplum ve halk adınadır her zaman.</p>
<p>Gazetecilerin övgü dolu sözleri karşısında: <strong>“Ben mi heykel yonttum halk mı beni yonttu? ”</strong> sözleriyle toplum sanat ilişkisinin sanki desenini çizmiştir Kuzgun Acar.. “<strong>Siz bir yere varmışsınızdır. O halk sizi yontar zaten. Bize heykeltraş diyorlar. Tamam doğru biz yontuyoruz bazı şeyleri ama aslında bizi yontan sokaktan geçen adamdır. O hesabını sorar adamdan.Bu açık.. . Bunu o kadar uzun yıllardır, en azından bir 27 yıldır yaşadım. Ben bilmiyorum, ben mi heykel yonttum beni mi halk yonttu?.”</strong></p>
<p><strong>“Çok büyütülüyor aslında”</strong> diyordu&#8230; <strong>” Sanat sanat sanat&#8230; Ne oluyoruz ki yani? Hani bir adamın istanbul Ankara otobüsünü götürmesi herhalde benimkinden daha güç bir şey. Ben biraz dana kolay idare ediyorum.Ve ben onun heykelini yapmak istiyorum. Onun heykeli de,biraz sivri demir, biraz çelik sivriler, sivriler ve batıcılar ve bilmem ne, bilmem ne, bilmem ne&#8230; Onun heykelini yapmaya uğraşıyorum ve onun heykeli hareket. Onun heykeli azgınlık. Ben onu oturup da ayakta yapamam. Onun için figüratif çalışmıyorum. Onun için somut heykel yapmıyorum. Adamı zaptetmeye imkan yok. Adam fırtına&#8230; Adam kaçıyor&#8230; Saatte seksen kilometre yapıyor, yüz kilometre yapıyor&#8230; Onun heykeli aslında sabit yapılamaz ki&#8230; Ben onun sadece hareketini yakalarım. Becerebiliyor muyum, o iddiada değilim. Ama ne yaptığımı biliyorum. O adamın, o fırtına adamın, o böyle otuzbeş yaşındayken ellibeş yaşında gösteren adamın heykeli. O soyut oluyor zaten.”</strong></p>
<p>1975 yılında Mehmet Ulusoy’un Paris’te sahnelediği, Bertolt Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi oyununun masklarını yaptığını duyan Türkiye’deki bir grup gazeteci, hatta tiyatrocu tarafından alaycı bir üslupla eleştirilirken Fransız sanat çevrelerinde çalışmaları ilginç ve övgüye değer bulunmuştur.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-20501" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ka3.jpg" alt="" width="211" height="137" />Bu konuyla ilgili olarak sanatçı dostlarından birine yazdığı mektupta:</p>
<p><strong>“Mehmet ve Özgürlük Tiyatrosu’yla, Tunus ve Cezayir’de turnedeyiz. Ancak, ne Tunus’u, ne Cezayir’i görüyorum. Gördüğüm, yalnızca Brecht. Işte sultanım, durum böyleyken, günün birinde deniz, kaplumbağaları çıkıverdi karşıma, kumun üzerine. Öyle bir yakışıklı öyle yakışıklı çıktılar ki, derhal Brecht’le ilintiyi kuruverdim. Bu deniz kaplumbağalarının kabukları egemen güçlerin giysisi olabilirdi olsa olsa&#8230; </strong><strong>Sonra Paris Bitpazarı kazan, ben kepçe&#8230;. Ne kadar savaş artığı araç gereç varsa hep toparlayıp yoğurdum; oyundaki kiralık elemanların maskları oldu çıktı”</strong> demiştir. Türkiye’deki sanat çevreleri topluma yön vermekten ya da bir pencere açmaktan ziyade toplum saatiyle aynı paralelde yaşadı, sanatla uğraşanların kişisel kaygıları sanatsal kaygıların önüne geçti, Kuzgun Acar elitist bir çizgide yaşamadığından sözleri yadırgandı</p>
<p>Devamında ise: <strong>“Kafkas Tebeşir Dairesi için 140 mask yaptım; 14 oyuncu, değiştire değiştire 86’sını kullandı. Zor iştir</strong><img class="alignright size-full wp-image-20502" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ka4.jpg" alt="" width="135" height="203" /><strong>maskı oyuncuya sevdirmek&#8230; Kolay mı, adama “yok ol, silin” diyorsun malzemeyi ön plana çıkarıyorsun. Ancak, önce maskı istemeyen oyuncu, giderek, kollektif çalışma sonucu, bilinçlendikçe maskla korkunç bir şekilde bütünleşti. Öyle ki, açılış günü tiyatronun kapısına iki mask koymak istediği hiç bir oyuncunun elinden maskını alamadık”</strong> diyecekti.</p>
<p>Bir sanat eserini ‘yorumlamak’ ise bizatihi bir sanat değildir, yorumcu da bu anlamda ‘sanatçı’ sayılmaz. Sanat düpedüz yaratıdır. Bizdeki tartışmalar ‘yaratıcılık’ ve ‘yorumculuk’ ayrımının bile altını çizmedi. Belki rönesans kültüründen geçmediğimizden; “güzel sanatlar” toplumu sarmadı. Yaratıcılığın özgünlüğü herkesin kabulünü gören bir mertebeye yükselemedi. Edebiyat, görsel sanatlar, müzik, mimarlık toplum menzilinin dışında kaldı. Heykeltıraşlık gibi bir yaratıcılığın hiç ağza alınmadığı bir ortamda, sesi güzel olanlar “sanatçı” olarak adlandırıldı.</p>
<p>Halk, günlük karmaşada kulak verdiklerini, televizyonda izlediklerini, ‘hiçbir kavramsal teste’ tabi tutmadan, kendi beğeni ve sevgisini ölçü alarak “sanatçı” sıfatıyla onurlandırdı. Kendi yaşam menzilinin dışındakileri ise zaten umursamadı. Konuşulmayan konuların listesi her gün kabarıyor. Gelişen ise sığlık&#8230; Heykel konuşulmuyor&#8230; Mimari konuşulmuyor&#8230; Klasik müzik konuşulmuyor&#8230; Resim konuşulmuyor&#8230; Hatta artık şiir bile konuşulmuyor&#8230;</p>
<p>Güzel sanatların böylesine kazındığı bir bataklıkta, sanatın da sanatçının da tanımı yapılmıyor. Şarkılardan ve şarkıcılardan ibaret ‘sanat’ dünyamızla baş başa kalıyoruz. Sanat eserinin kalitesini ise ‘zaman’ belirler. Bu konudaki en önemli yargıç zamandır. Birilerinin kalkıp kendilerini zamanın yerine koymaları ise anlamsız değil midir? Zamana dayanan bir yapıt ister istemez evrenselleşir. Zamanı da aşar, mekânı da&#8230;</p>
<p>Yaratmak, bireyin kendi kişisel farklılığının bir sonucu&#8230; Eğitim yalnızca bu farklılığın en iyi biçimde ortaya çıkmasına yardımcı olacak teknik bilgileri verir. Sanat konusunda bir temel çerçevenin bile özümsenmemiş olması ne kadar hüzün verici&#8230;</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<p>Ülke düzeni ve bilgi düzeyinin sığlığında görsel çığlıklar atmış bir heykeltraş Kuzgun Acar, zaman zaman eserleriyle tartışıldı. 1975 Heykel Sempozyumu için yaptığı heykel de, kaldırılmasından uzun zaman sonra Antalya’da yeniden gün <img class="alignleft size-medium wp-image-20503" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ka5-269x300.jpg" alt="" width="269" height="300" />yüzüne çıktı. Dev boyuttaki el heykeli, şehrin girişine yerleştirildi. İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’ndaki Kuşlar ve Ankara Emekli Sandığı Gökdeleni’nin cephesindeki tunçtan kabartması da sanatçının en önemli çalışmalarındandır.</p>
<p>Acar, bir duvar rölyefi üzerinde çalışırken merdivenden düştü ve beyin kanamasını nedeniyle 4 Şubat 1976’da hayata veda etti.</p>
<p>Kuzgun Acar&#8217;ın adı, sanat tarihimizde dramatik bir olayla hatırlanıyor.</p>
<p>Sanatçının Ankara&#8217;da Kızılay Meydanı&#8217;nda bulunan, Türkiye&#8217;nin ilk &#8221;gökdelenleri&#8221; arasında yer alan ve bir dönem kentin simgesi gibi görülen Emek İş Hanı&#8217;nın ön girişinin üzerine 1966 yılında yaptığı, büyük boyutlu metal &#8221;Türkiye&#8221; heykeli, 1974 yılında sökülmüştü.Önce bir hurdalığa atılan heykel daha sonra kaybolmuştu.</p>
<p>Eşi Fersa Acar buna şaşırmadığını belirtiyordu. Kuzgun Acar’ın söylemiyle olayı anladığını şöyle getiriyordu:</p>
<p><strong> &#8221;Bekliyordum zaten. Benim hiçbir yapıtımı bırakmayacaklar. Ama ismimi de sökemeyecekler&#8221;&#8230;</strong></p>
<p><strong><!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! --></strong></p>
<p><strong><!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! --></strong></p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p>İstanbul, 30 Ağustos 2010</p>
<p>@ : secil.sokmen@gmail.com</p>
<p>Sevgili Derya Karaoğlan Kundukan’a teşekkürler&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/kuzgun-acar-8017493.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>35</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Garip Baloncu</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/bir-garip-baloncu-fikret-mualla-6201085.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/bir-garip-baloncu-fikret-mualla-6201085.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Aug 2010 09:33:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abidin Dino]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Mualla]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Mualla Paris]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Mualla resimleri]]></category>
		<category><![CDATA[France Bertin]]></category>
		<category><![CDATA[Paris]]></category>
		<category><![CDATA[Picasso]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Semiha Berksoy]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=19873</guid>
		<description><![CDATA[“Ben hürriyetimi çok severim. Bunu naçiz sükutunda bulurum. Resim yaparken, ibadet eder gibi sükuneti beynimin tepesinde, saçlarımın dibinde hissedemezsem, o zaman bilirim ki bir yanlış işle meşgulüm veya işgal edilmişimdir. Bu yanlış meşguliyetten kurtulmak için gider, evvela üç beş kadeh rakı içerim. Eğer bu yanlış meşguliyet daha sürerse, fitil gibi olur, çatacak, kavga edecek adam ararım”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>“Ben hürriyetimi çok severim. Bunu naçiz sükutunda bulurum. Resim yaparken, ibadet eder gibi sükuneti beynimin tepesinde, saçlarımın dibinde hissedemezsem, o zaman bilirim ki bir yanlış işle meşgulüm veya işgal edilmişimdir.</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Bu yanlış meşguliyetten kurtulmak için gider, evvela üç beş kadeh rakı içerim. Eğer bu yanlış meşguliyet daha sürerse, fitil gibi olur, çatacak, kavga edecek adam ararım”</strong></p>
<p><strong>Fikret Mualla</strong></p>
<p><strong><!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! --></strong></p>
<p>Yakın arkadaşları ve onu tanıyanların deyişiyle delinin biriydi, yaşamı boyunca aksi gibi davranmaya da çalışmadı. Başkalarını onu nasıl gördüğüyle ilgilenmediği gibi; kendisi de durup ara sıra da olsa aynaya bakmadı. Ona bir hayat sunulmuştu ve o hayatı olduğu gibi eğip bükmeden, değiştirmeye çalışmadan, sormadan, sorgulamadan yaşadı. Ya gerçekten bir deliydi ya da hayatı bizim gibi algılamıyordu.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-19875" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ss1.jpg" alt="" width="138" height="160" />En sevdiği arkadaşı içki şişesi ve fırçasıydı. Bazen biri bazen diğeri daha kıymetli oluyordu. Ama görünen o ki; fırçasını daha çok bir şişe daha şarap alabilmek için oynatıyordu. Yalnızlığının, kimsesizliğinin örtüsüydü içkisi ve fırçası, hayattaki tek tutanağıydı ama, onlara bile sımsıkı sarılmamıştı. Öylesine, her an bırakacakmış gibi parmaklarının ucunda&#8230; Hayatı da böyle bir çizgide yaşıyordu, her an düşecek gibi, istediği zaman çekip gidecek gibi&#8230; Hayatı boyunca iz bırakma kaygısı taşımadı, lakin hem hayatının büyük bölümünün geçtiği Paris’te hem de doğup büyüdüğü İstanbul’da pek çok iz bırakacaktı.</p>
<p>Yaşamı resimleri kadar renkli değildi&#8230; Yaşadıklarını mı çizdi, çizdiklerini mi yaşadı? Yoksa her an düşecek gibi çizgide mi yaşadı?</p>
<p>Fikret Mualla’nın yanlışlarla, çelişkilerle dolu hayatı 1903 yılında, Moda’da bir konakta başladı. Duyun-u Umumiye Memuru Mahmut Ekrem Bey ve annesi bir kız çocuk beklerken bir erkek evlat sahibi olunca, ismini hem kız hem de erkek çocuklarına verilen Fikret Mualla koydular&#8230;. Mualla’yı bir kız çocuğu gibi yetiştirdi annesi. Hem yetiştirilme tarzı hem de ismi Mualla’nın kadınlarla olan ilişkisini de etkiledi.</p>
<p>Futbol aşığıydı, futbolcu olmak istiyordu. Saint Joseph Lisesi’nde okurken biraz Fenerbahçe’de oynayan dayısının da<img class="alignright size-full wp-image-19876" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ss2.jpg" alt="" width="185" height="119" />etkisiyle futbolcu olmak istedi, ancak Fenerbahçe kayalıklarında geçirdiği kaza sonucu geçirdiği ayağı ismi gibi talihsiz bir yazgı olarak kaldı. İlerleyen yıllarda topallayan sadece ayağı değil, hayatı da oldu.</p>
<p>Kendini resme verdi, resim öğretmenliği yaptı&#8230; İlk akıl hastanesine düşüşü de resmi yüzünden oldu. Beyoğlu’nun arka sokaklarında kafayı çekerken gördüğü Atatürk resmine “bu ne biçim resim” diye söylenmeye başladı. Kısa süre sonra kendini önce Atatürk’e hakaretten karakolda sonra da akıl hastanesinde buldu. Akıl hastanesi deneyimini oda arkadaşı Neyzen Tevfik’in ve diğer arkadaşlarının resmini yaparak atlamaya çalıştı.. Yakın arkadaşlarından Fikret Adil’e yazdığı mektupta yalvarıyordu kabilinden adeta:</p>
<p><strong>“Tam 9 aydır bir sürü serseri ve hergele içinde bulunuyorum.<br />
Bir kere bile beni sorup aramaya gelmediniz.<br />
Boşuna yatıyorum. Sıhhatçe demir gibiyim.<br />
Beni kurtar kabilse&#8230;”</strong></p>
<p>Kısa süre sonra yerleştiği Paris’te de birçok kez akıl hastanesine yatacaktı, Fikret Mualla Paris’e giderken ardında hiçbir<img class="alignright size-full wp-image-19877" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ss3.jpg" alt="" width="116" height="249" /> şey bırakmamıştı. Okuldan kaptığı gribi annesine bulaştırdı ve annesini kaybetti. Annesinin ölümünün ardından bir başka kadınla evlenen babası da çoktan hayata gözlerini yumdu. Ardında bıraktığı tek kardeşinin uçak kazasında öldüğü haberini Paris’in 14. Bölgesinde bulunan yaşadığı evde L’impasse de Rouet’de aldı. Babasından kalan mirası kısa süre içinde bitirdikten sonra kendini tekrar resme verdi, zira resimden başka yapmayı bildiği bir iş yoktu. Resmi de artık çoğu zaman zevk için değil karnını doyurmak için daha doğrusu içki parası için yapıyordu. Daha iyi bir hayat umarken içki, akıl hastaneleri ve karakollar arasında geçecek bir hayatın temelleri çoktan atılmıştı.</p>
<p>Hıfzı Topuz o günlere gidip kendi gözünden Fikret Mualla’yla ilk karşılaşmasını şöyle anlatır:<strong> “Sene 1952 idi. Paris’e ilk geldiğimde ressam Avni Arbaş’ı buldum. Fikret Mualla ile tanışmak istediğimi söylediğimde “valla o pek kimseyle konuşmaz, hele gazetecilerden ürker, seni terslerse şaşırma, alınma”. Telefon olmadığı için verilen adrese direkt gittim. Yukarı çıktım, küçücük bir odada eski bir hırka, pejmürde kılıklı bir adam kapıyı açtı. Hırkanın önünü bir çengelli iğne ile kapatmış. Odaya ilk girdiğimde yatak gözüme çarptı, yatağın üzeri karmakarışık, başka bir köşede masa, masanın üzerinde bir iki elma, o elmaları çizdiği bir tuval, odanın bir ucundan diğer ucuna gerilmiş bir ip, ipin üzerinde yıkanmış çamaşırlar asılıydı”.</strong></p>
<p>Fikret Mualla’nın bir içki parasına resimlerini sattığını ise şöyle anlatır Topuz: <strong>“Odaya beni davet ettikten sonra “benden bir resim alın” dedi. Paris’te öğrenci olduğumu, resim alacak kadar param olmadığını söylediğimde “cebinizde kaç para var?” diye sordu. 10 Frank olduğunu söyleyince “ziyan yok, ne kadar varsa verin” dedi. Benim için bir resim seçti eskilerden. Bu kadar düşük bir ücrete bir eskiz beklediğimi, böyle bir resmin çok değerli olduğunu söylediğimde “bu uygun, gayet iyi” diye cevaplayarak resmi bana verdi. “Sohbete aşağıda devam edelim, burada size ikram edebilecek bir şey yok” diyerek aşağıdaki kafeye davet etti. Kafeye gittiğimizde iki şarap söyledi, bir de Gitane sigarası aldı, 10 frangın hepsini orada harcadı. O gün bir fotoğrafını çektim, Fikret Mualla’nın yaşadığı bina, oda ve sokak hiçbir değişikliğe uğramadan bugün de aynı şekliyle o ruhu taşır”.</strong></p>
<p><strong> </strong><img class="alignleft size-full wp-image-19878" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ss4.jpg" alt="" width="115" height="247" />Paris’te değil 50 yılın öncesini yüzlerce yıl öncesinin izini sürmek kolay.. Sokak ve apartman isimleri değişmeden korunur. Paris bütün Avrupa şehirlerinden farklıdır. En büyük farkı da güzellikleri içine sindirmiş olması. Bu yüzden de “ben buradayım” diye bağırmıyor, sesini yükseltmiyor şehir, ama her şeyiyle kendini hissettiriyor şehir, yaşamaya gelen herkesi sessizce kucaklıyor, bırakmıyor. Dünya sanatına damgasını vuran pek çok sanatçıya yaptığı gibi&#8230;</p>
<p>Paris’te, özellikle Saint Germain Des Pres’de Cafe de Flore gibi, paralı sanatçıların gittiği üç beş kafeyi bilenlerimiz Fikret Mualla’nın da buralara gittiğini ve Türk ve dünya sanatçılarının buluşup sanat konuştuğu ortamlara katıldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Fikret Mualla’nın ne buralara gidecek parası ne de nüfuzu vardı. O, kafelere ısınmak bir de parasız kaldığı zamanlarda resimlerini beş – on franga satmak için uğrardı, alan olmazsa bir şişe şarap karşılığı garsonlara verirdi.</p>
<p>Paris’te sanat çevrelerine kabul edilmek de hayata tutunmak da kolay değildi. Fırçasını koltuğunun altına alan Fikret Mualla da resimlerini Rue De Seine sokağında ya da Rue de Buci’de satıyordu. Paris’in sokakları Fikret Mualla’nın resimlerini sadece sattığı değil, yaptığı yerlerdi de..</p>
<p>Fikret Mualla o günlerde yazdığı mektuplardan birinde şöyle anlattı o günleri:<strong> “Ne isterlerse onu yapıyorum. Geçen gün, bir tanıdık iki natürmort ile bir peyzaj sipariş etti, şimdi onları hazırlıyorum. Mutlaka figüratif veya mutlaka somut yapacağım diye bir endişem yok. Ne isterlerse onu yapıyorum, bütün akımların dışındayım. Boynunu eğ diyorlar. Eğmiyorum, yağma yok. Ne ileri gidiyorum ne geri, orta yerde kalıverdim&#8230;”</strong></p>
<p>Fikret Mualla’nın resimlerinde pazarlar çok yer alır, özellikle Paris’in en büyük ve en ucuz pazarı olan Bastille pazarında yapılmış çok sayıda eseri vardır. Resimlerinde en çok yer verdiği unsurlardan biri de insanlardı, uğradığı yerlerden biri de Les Jardens de Luxembourg idi, özellikle insanların çok olduğu Pazar günleri giderdi bu parka. Burada yaptığı resimleri hemen aynı gün insanlara 5 franga, bugünkü değeriyle 1 Avro’nun altında bir fiyata satardı. Renkleri coşkuyla kullanırdı, canlıydı resimleri, aslında pek renkli bir hayatı yoktu.</p>
<p>İstanbul’da yanlış anlaşılma sonucu ilk akıl hastanesine yatırılması esnasında edindiği polis fobisi Paris’te de devam etti. Kafasının iyi olduğu bir zamanda bir Fransız polisine saldırınca soluğu yine akıl hastanesinde aldı. Yatırıldığı Saint Anne Hastanesi ileriki yıllarda ikinci evi gibi olacak ve her seferinde onu buradan Abidin Dino kurtaracaktı. Akıl hastanesinde günleri acı içinde geçti. Fırçaları yanında yoktu, yapabildiği tek şey bulduğu her kağıda karakalem resimler çizmek oldu.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-19880" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ss51.jpg" alt="" width="207" height="148" />1939 yılında geldiği Paris’te yıl 1959 olmuştu. Fikret Mualla’nın yaşam biçimi sanat çevrelerinde pek de iyi karşılanmıyordu, yirmi yıldır tek bir sergi dahi açamamıştı. Birkaç kez açacak olmuş lakin tablo simsarları tarafından açılan sergilerinde, simsarlar, satılan tablo paralarını alıp sırra kadem basmışlardı. Eli fırçaya gitmiyordu, küsmüştü tuvale ve palete, dostu içkiye sığındı yine. Akıl hastanesinden çıktığı günlerden birinde, çalışmalarına gizli bir hayranlık duyan Profesör France Bertin, Fikret Mualla’nın sergisini açmaya karar verdi. Madame Bertin’in bir isteği vardı: Serginin açılışında Fikret Mualla orada olmayacaktı. France Bertin’in dışında kendisini keşfedenlere bozuktu.</p>
<p>Uzaktan akrabası, eski aşkı Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta durumu şöyle anlatıyordu: <strong>“Tablo tüccarlarının hepsi yahudi, bunlar kasıp kavuruyor. Bir hesap bir kitap üstüne bir de beni borçlu çıkartıyorlar. Heriflerde sıkılma falan gibi bir şey nanay, haysiyetime dokunuyor. Kuvvetim de yok bunlara karşı herhangi bir şey yapmaya, astıkları astık, kestikleri kestik. Yumurtlayıp duruyorum”.</strong></p>
<p>O artık Fikret Mualla Saygı değil, Paris’teki sanat çevrelerinde az da olsa tanınan Fikret Moualla idi. Fikret Mualla mektup almayı çok severdi. Paris’te çok arkadaşı yoktu Tanıdıkları mektup yazarsa çok sevinirdi. Hatta Paris dışına çıktığında gittiği yerden kendisine mektuplar yazardı. Paris’teki La Monceau oteline geldiğinde, kendisine yazdığı kartları, mektupları bulduğunda dünyanın en mutlu insanı olurdu. Sevdiklerine de sıkı sıkı mektup ve kart yazmalarını tembih ederdi.</p>
<p>Onun Paris günlerinin tanıklarından birisi olan meslektaşı Bedri Rahmi Eyüboğlu Fikret Mualla’nın yaşam yaklaşımını şöyle özetliyor:</p>
<p><strong>“Bir ressam tasarlayın ki, aklına estiği zaman resim yapmaktan başka hiç bir şeyden sorumlu değil. Haftada üç gün aç susuz dolaşmayı göze almış: Kırlarda böğürtlen toplarcasına sokaktan izmarit toplayıp içiyor. Eşin dostun yardımıyla birkaç resim satabilirse, ilk işi en sert içkilerle kafayı çekmek, en pahalı yiyeceklerle karnını doyurmak ve en sunturlu küfürlerle etrafındakileri kasıp kavurmak oluyor.”</strong></p>
<p>Paris sokaklarındaki o oradan oraya koşuştururken şık burjuvaları, balon satın alan veya top oynayan çocukları, köpeklerini gezdiren şık kadınları resmeden kişi, aynı sokaklarda aç dolaşarak sigara izmariti kovalayan kişidir aynı zamanda&#8230; Mualla’nın eline her fırsat geçtiğinde – en azından yemek ve içmek açısından – resmettiği tüm o kişilerden daha hızlı ve fazla kendisine ikramda bulunduğunu bildiğimizden, bu Paris sokaklarında resmettiği burjuvaların yaşamına yabancı ve uzak olmadığı söylenebilir, ancak yaşamının şanssızlıklarının getirdiği mutsuzlukları alkol ile aşma niyeti onun düzenli bir yaşam sürmesini olanaksız kılmıştır.</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-19881" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ss6.jpg" alt="" width="483" height="393" /></p>
<p>Yine Bedri Rahmi, Fikret Mualla’nın resimlerinde ve resim yapma disiplinindeki, yaşamının diğer alanlarında olmayan bir düzeni onun Paris yıllarında gözlemlemiştir:</p>
<p><strong>“Onun sinirlerinin ne halde olduğunu bilenler, iyi bir ressam olduğuna inananlar, her babayiğidin sineye çekemeyeceği birçok sözlerini hallerini duymazdan, görmezden gelirler. Bir parça resim sevgisi olup da Paris’e kadar uzanan bütün hemşeriler ondan birkaç desen suluboya almışlardır. Fikret Mualla’nın odasında, bir çekirge sürüsü gibi her yanı kaplayan sefalet bulutundan tek bir şey kurtulmuş. Boya kutusu ve fırçaları. Paleti çiçek gibi tertemiz. Yenilikten gelen bir temizlik değil, işleyen demirin pas tutmamasından gelen bir temizlik. Tüpler sevgi ve saygı ile sıkılmış. Fırçaları yokladım, bir kısmının uçları ıslak. Bu korkunç odasının içinde boya kutusu ve fırçalar bitmiş, tükenmiş bir yüzün ortasında bir sıra inci diş gibi duruyor. Sefaletini ve kendisini unutup bu temizliğe dalıyorum”.</strong></p>
<p><strong><img class="alignnone size-full wp-image-19882" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/08/ss7.jpg" alt="" width="466" height="399" /></strong></p>
<p>Bir süre sonra Raguel Angles&#8217;in eşi Madam Fernande Angles ile tanıştı. Hayatının sonuna kadar Madame Angles’in himayesinde kaldı. Madame Angles’in himayesinde Paris’te yıllarda Hotel Monceau’da kaldı, otel ve yemek paralarını ödedi Madame Angles ödedi, bunun karşılığında Fikret Mualla Madame Angles’e resimler yaptı. Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Tevfik Kent ile de Paris’teki buluşma noktaları da burası oldu.</p>
<p>İçki yüzünden rahatsızlığı artınca Madame Angles kendisini Reillane köyünde bulunan evine götürdü. El altından arkadaşlarına verdiği resimleri saymazsak Madame Angles resim satmasını yasaklamıştı. Mutluydu ama yalnızdı, kaderi yalnızlıktı, hayatının sonlarına doğru fiziksel sağlığı da bozulunca bunu iyice anlamıştı. Bir süre sonra içki yüzünden fiziksel ve ruhsal rahatsızlıkları artınca Morasque’da bir hastaneye yatırıldı, yüzü şişmişti, karnı şişmişti, zor yürüyordu. Bir süre sonra felç oldu&#8230; Zorlukla yürüyordu, yürüyebildiği zamanlarda hastane yakınındaki bir dostunun evine gidip gizlice içki içiyor ve resim yapıyordu.</p>
<p>Hıfzı Topuz, Abidin Dino, Müslüm Üstündağ, Safter Tarib ve bir kaç doktor arkadaşı ile Fikret Mualla’yı ziyaret etmek üzere Reillane’a gittiklerinde, kendisinin hastanede olduğunu öğrenirler. Arkadaşlarını gördüğünde duyduğu mutluluğu daha sonra göndereceği mektuplarda anlatacaktı. Arkadaşlarının gelişi onu mutlu etmişti, İstanbul’a dönmek istiyordu ama bir yandan da kararsızdı, gücü yoktu. Arkadaşları ayrılırken Fikret Mualla ağlıyordu&#8230;</p>
<p>Bir süre sonra, 19 Temmuz 1967 yılında Morasque’daki hastanede öldü. Ölürken kimsesi yoktu yanında. Arkadaşları ölüm haberini çok sonra aldılar. Morasque’da kimsesizler mezarlığına gömüldü. Kendisini tanıyan Japon bir kadının hayrına yazdığı bir mezar taşı dikildi mezar başına.</p>
<p>1940’lı yıllarda Paris Viskonsülü olarak görev yapmış olan ve Fikret Mualla’yı da tanıyan, dönemin Dışişleri Bakanı Hasan Esat Işık teşebbüsüyle kemikleri önce Paris’e, oradan uçakla Türkiye’ye, Karacaahmet Mezarlığı’na getirilerek defnedildi.</p>
<p>Moda’da bir konakta doğdu, Fransa’da tek başına öldü, kimsesizler mezarlığına gömüldü&#8230; Fikret Mualla’nın izinde onun dolaştığı sokaklarda, ısınmak için girdiği kafelerde, hastanelerde, kirasını başkasının ödediği evlerde, pazarlarda dolaştığınızda, çok de keyifli bir hayatı olmadığını anlıyorsunuz.</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<p>Siyah – beyaz bir hayat yaşadı, rengarenk resimler yaptı&#8230;<br />
Hayal ettiği dünya yaşadığı değil, boyadığı tuvaller oldu&#8230;</p>
<p><!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! --><br />
Resimleriyle yaşadığı hayat arasındaki tek ortak nokta:<br />
İkisinin de özgür olmasıydı&#8230;</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p>İstanbul, 7 Ağustos 2010<br />
@: secil.sokmen@gmail.com</p>
<script type='text/javascript'><!--//<![CDATA[
   var m3_u = (location.protocol=='https:'?'https://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php':'http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php');
   var m3_r = Math.floor(Math.random()*99999999999);
   if (!document.MAX_used) document.MAX_used = ',';
   document.write ("<scr"+"ipt type='text/javascript' src='"+m3_u);
   document.write ("?campaignid=3&amp;what=212");
   document.write ('&amp;cb=' + m3_r);
   if (document.MAX_used != ',') document.write ("&amp;exclude=" + document.MAX_used);
   document.write (document.charset ? '&amp;charset='+document.charset : (document.characterSet ? '&amp;charset='+document.characterSet : ''));
   document.write ("&amp;loc=" + escape(window.location));
   if (document.referrer) document.write ("&amp;referer=" + escape(document.referrer));
   if (document.context) document.write ("&context=" + escape(document.context));
   if (document.mmm_fo) document.write ("&amp;mmm_fo=1");
   document.write ("'></scr"+"ipt>");
//]]&gt;--></script><noscript><a href='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ck.php?n=aae6d7f5&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/avw.php?campaignid=3&amp;what=212&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&amp;n=aae6d7f5' border='0' alt='' /></a></noscript>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/bir-garip-baloncu-fikret-mualla-6201085.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>54</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ecnebi Meyhanesi</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/secil-sokmen-ecnebi-meyhanesi-2510038.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/secil-sokmen-ecnebi-meyhanesi-2510038.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Jul 2010 06:54:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ata Özkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Ata Özkaya şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Karaköy]]></category>
		<category><![CDATA[Karaköy Limanı]]></category>
		<category><![CDATA[Karaköy Rıhtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Meyhane]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=19538</guid>
		<description><![CDATA["İçmişim armut rakısını

Geçmişim Turnel köprüsünü

Varmışım Hıfzı’nın evine

Satmışım şeyin anasını

Dol kara bakır dol..."]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>&#8220;İçmişim armut rakısını</strong></p>
<p><strong> Geçmişim Turnel köprüsünü</strong></p>
<p><strong>Varmışım Hıfzı’nın evine</strong></p>
<p><strong>Satmışım şeyin anasını</strong></p>
<p><strong>Dol kara bakır dol&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Paris’te rakı bulamadığı zamanlarda armut romu içtiği akşamlarını böyle anlatmış Bedri Rahmi. Ne Bedri Rahmi&#8217;yi düşündü o akşam ne de Yahya Kemal&#8217;i.</p>
<p>Selim’le buluştular, ecnebi meyhanesinde beraber içecekler, beraber susacaklardı.<br />
Konuşmamışlardı ama söze dökülmeyen bir anlaşma yapılmıştı, böyle olacaktı. Adam hayatı bir limanın gözlerinden seyredecekti. Seyirci olacaktı, zaten ne bir repliği vardı ne de bir senaryosu vardı akşama dair. Susmak istediğinde bir dost alırdı yanına, öyle yaptı. Beraber susma konusunda kıdemli arkadaşıyla yanyana oturdu bu kez. Gözlerini denize çevirdi, Selim de aynıydı. Konuşmak isteseler çok şey bulunurdu, lakin dostların sarfettikleri cümleler çoğu zaman tekrardan ibaretti, bunu bilip sustular.</p>
<p>Bana kalırsa ya içkiden ya bayağılıktan ölecekti. Önce semtine, sonra evine, gitgide içine kapansa da, sürgüne gönderse<img class="alignright size-full wp-image-19540" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/07/ss__1.jpg" alt="" width="370" height="222" /> de yüreğini, yakasını bırakmayan toplumsal bayağılık öldürecekti onu. İçki, sigara, kalp yetmezliği… Zaten bacağındaki ağrı gerçeğin kendisiydi işte.</p>
<p>Gidişi de duruşuna uygun olurdu&#8230; Çengelköy’deki tarihi bir konağın ikinci katındaki çalışma odasında bulurlardı. Yanında inceden bir Müzeyyen ya da Münir Nurettin çalıyor olurdu, masasının üzerinde dünyayı kurtarma notları. Ani olurdu ölümü, sessiz sedasız, sonradan haber alırdı tanıyanlar, oysa yeni bir yolculuğa çıkmış gibi planlar yapardı o haliyle. Gördüğünüz gibi normal bir durum olurdu. Bence ölüm de ölenin kim olduğuna bağlı olarak tanım değiştiriyor. “İstanbul’dan sıkıldım, hadi bi koşu Paris’e gidip uzaya gitme formülünü alıp geleyim” dediği gibi, dış hatlarda pasaport kuyruğuna girer gibi giderdi. Adamın gidişini böyle hayal ederim. Bize öğretmediler lakin ölümün yakıştığı insanlar vardır, ölür ve kalır. Öldüğüyle kalmaz, yaptıklarıyla kalır, yazdıklarıyla, düşündükleriyle, yaşadıklarıyla&#8230;</p>
<p>Hayatı ihtimaller üzerine kurgulanmış adam tabakasından bir sigara çıkardı.<br />
Bir şeyler konuşmak gerekli mi diye düşündü, konuşulmazsa boşa mı geçerdi gece? &#8220;Bir toplumda şarap kültüründen yoksunluğun o topluma nelere mal olduğunu saptamak kolay mıdır?” mesela&#8230;<br />
Tabakasından bir sigara çıkarır devam ederdi:<br />
“Türkiye 794 bin hektarlık bağlarıyla dünyada beşincidir. Şarapçılıkta ise otuzuncu&#8230; Şarapçılıkta da beşinci olsaydık, gerek ekonomi gerek yaşam düzeyi açısından tam bir keyif ülkesi olacaktık” diyebilirdi lakin bu akşam değil.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-19541" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/07/ss__2.jpg" alt="" width="271" height="168" />Kadın yoktu masada. Kadın kokusu, gülüşü, duruşu, cilvesi, kadın ruju eksikti. Bir kadın kondurdu boğazın tam ortasına, dalgalarla raks eden. İyi gelmedi bu akşam, yokluğu besbelli içine oturdu adamın. Kadın koklamayı isterdi masada, kadını gülümsetmeyi, sonra elinden tutmayı, onaylamayı, havadan sudan konuşmayı, şımartmayı, şefkat göstermeyi, kıvrımlarına dokunmayı, beline dolanıp meyhaneden çıkmayı. Lakin gençlikten midir bilinmez sevemezdi, bilemezdi, bir kadında barınamaz, barındıramazdı. Elbette öğrenirdi zamanı gelince suskunluğunda bile konuşmaktan vazgeçmeyi. Kendini olgun sanırken zaafları gençliğini ele veriyordu. Tam o anda itiraz ediyordu, “hayır, o ben değilim”. Ah şu gençlik! Tazeliğiyle birlikte gelen hayatın çiğ hali&#8230;</p>
<p>Karaköy limanının gözlerinden karşı kıyıya bakarken, hüzzam şarkılar fısıldadı muteber hatıralarına.</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-19542" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/07/ss__3.jpg" alt="" width="469" height="319" /></p>
<p>Limanın gözleri açık, limanın gözleri buğulu&#8230; Adamın kafası karışık, yaraları yanıyor İstanbul&#8217;un koynunda. Limanın gözleri düşünceli, dolu… Bi başlasa sağnak olacak ama başlamaz. Boğazın akıntısında kaybolup gitmesine izin vermez adam ne yaralarının ne sancılarının… Öyle ya bunca yıl sarıldığı, saklandığı koca bir geçmişe içinde ne olursa olsun yol vermez… Şu oturduğu yerdeki şeklini almak için ne çok kan kaybettiğini, nelerden vazgeçtini, dizlerindeki yaraları unutmaz.</p>
<p>Umduğundan meraksızdı Selim bu akşam, kalkıp gitse Selim&#8217;in umurunda olmayacaktı. Kendine tutundu adam. Limanın gözlerinden baktı adam tüm şehre, &#8220;anlat İstanbul, herkesin insan olduğu bir saatin var mıdır? kaç insan senin sessizliğinde kendi olur?&#8221;</p>
<p>Köşede duran koltuk değneklerine ilişti gözü. Sordu sordu sordu yine&#8230; Adamın hikayelerinde can acıtırdı kadınlar. Kadın giderdi, kadın kalırdı, kadın üzülürdü, kadın ağlardı, kadına anlatmak zordu durumları. Düşününce gençliğinin farkına varırdı, tüm bunlar gençliktendi, bitince geçecekti. O güne dek her limanın gözleri mahşer yerine bakar gibi bakacaktı denize.</p>
<p>Limanın gözlerinden uzaklara dalıp efkarını bağırdı sessizce &#8220;Ey İstanbul hangi odalarında olmayan bir yarin hayali konuktur, varolan hangi yarin koynu masumdur?”</p>
<p>Karaköy rıhtımı hareketliydi, meyhane kalabalıktı. Bir Selim suskundu, adam bağıra çağıra konuşuyordu şehirle, kendine kondurmadan, yaralarını kanatmadan, hedef göstermeden, hedef olmadan. Her insan gibi kalabalığı vardı lakin bu akşam yüreği ana baba günü. Söylese dili lal&#8230; sustu, içti&#8230; sordu, içti&#8230; seyreyledi denizi, kayıkları&#8230; Selim’in ellerini gördü masada, yalnız değildi&#8230;</p>
<p>Kalbi acıdı bazı anlar, bilemedi neye acıdığını. Vapurlar vardı lacivert sularda raks eden, yanyana sıralanmış kayıklar vardı, koltuk değnekleri vardı yan masada, hüznün habercisi. Bir tek o olsa&#8230; Masa sessiz, masa kasvetli, masa kavgalı&#8230; suratlar asık&#8230; neş’esiz&#8230; Başka bir kalp ağrısı vardı masada belli&#8230;</p>
<p>Gözlerini çevirdi karşı kıyıya:<br />
&#8220;Ey istanbul, ne çok hayatı yırtmak lazım tırmanırken zirvene? Seni hayal ederken, lodoslarında savrulmayı dilerken hesap etmek gerekir: kaç hayat bir hiç gibi savrulur ellerinde?&#8221;</p>
<p>&#8220;Gidelim Selim, gidelim&#8230; Bugün hava çok ağır&#8221;…</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<p>Ecnebi Meyhanesi</p>
<p>Yaslanmışız iskemleye<br />
Yanyana,<br />
Belli ki raki içmeyeceğiz,<br />
Öyle olmasa,<br />
Mutlaka karşılıklı otururduk,<br />
Sırtı dönük bir genç kız,<br />
Ecnebi meyhanesinde,<br />
Koltuk değnekleri trabzana yaşlı,<br />
Limanı seyretmekte,<br />
Bir yaşlarda bir genç adam,<br />
Susacak ne çok şeyleri varmış,<br />
Sevda mı, sıhhat mı, para mı?<br />
Rakı şişesi kucağımda, duramadım,<br />
Kapak var ya kapak, kafi geldi bir an,<br />
Oralı değil Selim,<br />
Biliyorum, yanyana iki masada,<br />
Lisanlar farklı konu aynı,<br />
Gönül yaraları deşiliyor inceden,<br />
Kendi elinle kendi yaranı kanatıyorsun,<br />
Bir genç kız, kanatıyor yarasını bir genç adamın,<br />
O yüzden ses vermiyor ne gece ne liman,<br />
Kadehler dahi ses vermiyor,<br />
Değnekleri, genç kızın gibi geliyor bana,<br />
Belli belirsiz üzüyor beni,<br />
Sevilmek mi derdi? Sevilmemek mi?<br />
Ayırt etmek ne zor.<br />
Kafamız dumanlı, gönlümüz sarhoş,<br />
Bıraktık biliyorum kendimizi,<br />
Yan masadayız,<br />
Kapak diyorum, yeri geldi mi<br />
Kadeh de değişir masa da,<br />
Bir derdi var oğlanın gibi,<br />
Yüzü az buçuk ağlamaklı,<br />
Genç kiz bize daha uzak,<br />
Dönük sırtı,<br />
Belli ki oğlan Türk olsaydı<br />
Mutlaka geçirirdi içinden<br />
&#8220;Ne bulduysa kaybetti gonül aşktan yana.&#8221;<br />
Ben bunu genç adama yoruyorum,<br />
Biliyorum ki Selim de genç kiza,<br />
Vakitli vakitsiz, gelen giden oluyor,<br />
Liman içiyor, şahdeniz içiyor,<br />
İçenler neşeli içenler ağlamaklı,<br />
İçmeyenler maalesef herşeyden habersiz olmalı,<br />
Kalktılar usulca,<br />
Genç kız koluna girdi,<br />
Genç adam değneklerini aldi,<br />
Şöyle bir omuz silkti<br />
Genç kız birakti adamı<br />
Genç adam kendisi attı adımını,<br />
Limana doğru gitmediler,<br />
Mahalleye doğru girdiler,<br />
Ayrı yürüdü genç adam,<br />
Yükünü taşıyor gibiydi sevdasının,<br />
Ama yalnız yürüyordu,<br />
Ne garip,<br />
Genç kız da yalnız yürüyordu,<br />
Ama o yükünü attığından sevdasının<br />
Yalnız yürüyordu&#8230;</p>
<p>Kalan bizdik yine,<br />
Ecnebi meyhanesi de olsa,<br />
Yokuş inmek çabuk bitmişti,<br />
Kendi yükümüzle, yanyana,<br />
Oturakaldik,<br />
Tam bu veçhile, biliyordum,<br />
Biz limana karışmalıydık,<br />
Karışmasak çıldırırdık,<br />
Selim de anliyordu bunu,<br />
Karşımda otursa daha çok anlardı ama,<br />
Olsun varsın,<br />
Biz limana, ışığa karışmalıydık,<br />
Kalktık usulca,<br />
Istıraptan sırasını savmışlar olarak,<br />
Ters istikamete yürüdük,<br />
Biliyorum, genç adam da,<br />
Bizim yolun bir sonraki yolcusu olacak mutlaka,<br />
Sonraki akşam veya daha sonraki&#8230;</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN<br />
Ata ÖZKAYA (şiir)</strong><br />
İstanbul, 21 Temmuz 2010<br />
@: secil.sokmen@gmail.com</p>
<p>Değerlerini bu topraklara vakfeden sevgili Ata Özkaya’ya teşekkür ederim.</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/secil-sokmen-ecnebi-meyhanesi-2510038.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>57</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Viva Beato</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/secil-sokmen-viva-beato-2386592.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/secil-sokmen-viva-beato-2386592.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Jul 2010 13:04:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Montecatini]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Tuscany]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=19445</guid>
		<description><![CDATA[Sınırdışı ettim kendimi... Hem de nasıl bi telaşla!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Sınırdışı ettim kendimi&#8230; Hem de nasıl bi telaşla!</strong></p>
<p>Başlangıcı, bitişi, akrep-yelkovanı, geceyi gündüzü geride bıraktım. Ne hafiflik! Düşüncelerimin sınırlarını aştım, pasaportumla topraklarımın sınırının dışına da çıktım. Nereye gidersen git kendini de götürme durumu var ya, evet kendimi aldım geldim sadece. Beni mutlu eden en yakın arkadaşımı, ikizi olmayan ruhumu, anavatanına, ruhlar alemine getirdim.</p>
<p>Çözdüm kendimi, aidiyet duygum kayboldu.. Birine, bir aileye, bir dile, bir toprağa ait olma<img class="alignright size-medium wp-image-19447" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/07/ss_1-300x228.jpg" alt="" width="300" height="228" />duygumu kaybettim galiba.. . Kaybetmek sözcüğü insanda olumsuz algı yaratır ya, öyle değil; dünyanın en güzel boşluğu bu. Neyi severseniz, hangi zamana gitmek isterseniz o resmin içinize kendini koyma konforu. Bir hayat istemiyorum şu hayatta, birden fazla hayat kulağa hoş geliyor. Sözün özü doğduğum gibi yaşayıp, başladığım gibi bitirmek istemiyorum şu hayatı&#8230; Rengarenk uçuşan tüller gibi olsa hayat. Tüller kadar hafif, renkli olsun, havalansın, konsun istiyorum canının istediği her yere. Kurallar toplumlar içinmiş, yoksa herşey birbirine girermiş, düzen olmazmış. Kimin umurunda? Karakolda polis olmayı isteyen kim? Berkemal asayişleri başkasına bıraktım, uçuşan tüller istiyorum. İnsanın kendinde canı sıkılıyor sadece kendiyle! Keşke birileri daha olsa insanın içinde.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-19448" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/07/ss_2.jpg" alt="" width="412" height="313" />Hayatım üzerime yapışmasa, ismim Seçil olmasa, ara sıra değiştirsem ismimi de, şehrimi de, sevdiklerimi, ailemi, işimi, evimi. Yine sevsem ama, terkediş olarak algılanmasa. Küskünlük bırakmasa. Devretsek hayatımızı birbirimize, ne çok şey öğreniriz hayattan. Herşeyin gerçek anlamını buluruz&#8230; Öğretilen basmakalıp her şeyi bir kenara bırakıp karıştırarak bulduğumuz doğru anlamlara inanır, severiz. Biri alsa, bir süreliğine hayatıma baksa&#8230; Değiş tokuş etsek arada bir&#8230;</p>
<p>Farkettim ki bir yerde yaşamayı değil de o yeri özlemeyi seçmişim belirsiz bir tarihte.. Birinin düzenine ait olmayı değil de, zihinde varolmayı seçmişim&#8230; Sahi, hangi ara oldu bu? Kim ya da ne yaptı bunu bana? Bir şehirde mi oldu, bir adamın kollarında mı, yoksa İstanbul’u seyreylerken mi ya da yastığa başımı gömüp yastık ıslattığım zamanlarda mı? İnsanoğlu salıverse kendini her yeri aldatabilir bir başka yerle, bir başkasıyla. Ömür dediğin 30 yıl&#8230; Yirminden sonra, ellinden önce. Öncesi sonrası mahkumiyet. Ya bir düzene, ya bir hastalığa. “Bedenim yaşlandı ama ruhum genç” durumlarında kullanılacak hayatlar olsa… Ruhunuzu alıp gidebilseniz bedeni kendi hızında bırakarak.</p>
<p>Hayatı hep aynı bedenle, aynı kafayla sürdürmek mecburiyetinin sıkıcılığı çekilmiyor şu günlerde&#8230; Halbuki bazen can sıkıntımı, kaygılarımı, kalp ağrılarımı başka birinin üzerine yıkasım var. Bendeniz başka bi yerde tatilde, neşe-i muhabbette.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-19449" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/07/ss_3.jpg" alt="" width="263" height="337" />Adamlar oldu yanıbaşımda, bakışımda, gülüşümde. Farklı farklı halleriyle, başka başka isimleriyle adamlar.. Onlar nereye gittiler, evlenip çoluk çocuğa mı karıştılar yoksa? Bir sevgiden diğerine yol alırken hepsini saklarım ama&#8230; Hepsini beklerim oysa, hafızamdaki duruşlarıyla, tıpkı kusursuz bir Bernini heykeli gibi seyrederim, saklarım eski zamanlarımı..</p>
<p>Bu vadide ışık fazla yok, sessizlik fazla, şarap fazla, &#8230;. Şu bağlar, bahçeler, sükunet, insanların sükuneti, gamsızlığı, deli eder insanı deli. Hayretle bakarsın uzaktaki yatağına, yorganına, günaydın dediğin insanlara, kargaşaya, ülkendeki kavgaya, sürüklenen insanlara, dilsiz kadınlara, okumuş dilsiz kadınlara.</p>
<p>Hayat etten ve kandan. Yüzüme kan geldi, etimi farkettim, menisküs ağrımı. Ağrıdı dizim, kendimi sevdim, ağrıma kaygılandım, önceliğim başkaymış, ben değilmişim o koca şehirde. Fatura ödeme, iş sıkıcılığı, akrabaya eşe dosta gösterilen zorunlu nezaket yok. Acaba hanginiz bırakıp gitti bu zamanları bana? Gönül gözüyle görmek var ya, hanginizin gözleri bunlar?</p>
<p>Sevdiğiniz ne ise bu hayatta o da sizi sevmeli&#8230; Sevdiğiniz şehir size hayat vermeli, işiniz emeğinizin karşılığını vermeli, arkadaşlarınız sizi sevmeli, beslemeli iyi duygularla. Sözcüğün anlamı gibi, arkanızda durmalı, kollamalı sizi, oltanın ucundaki solucan gibi hissettirmemeli.. Sevildikçe şımartmalı seçtiğiniz hayatlar. Mükemmel bir ilişkide aradıklarınızın hepsi bir erkek ve bir kadında olmadığı gibi bir hayat da veremiyor bunların hepsini, bir kaç hayata akabilmeli insan.</p>
<p>Aşk bunların hepsine karışmalı, mayasında olmalı hayatın, tek hatta gidip gelen İstanbul metrosu gibi yalnızca bir erkeğe ya da kadına duyulandan farklı olmalı. Panoraması olmalı aşkın&#8230; Şiirlerden aldığınız ilhamla kaktırılan bir aşk anlayışı da bir kaç ayda ömrünü tamamlar. Hem aşkın, hem aşık olunanın ruhuna el fatiha&#8230; sonra diller değişir; “aşk diye birşey yok”&#8230;”aşk hormonların yarattığı bir durum”&#8230; “Aşk bir sudur vs .vs. “ uzar gider basitlikler.</p>
<p>Bir şehri kadınlaştıran, bir kadını tanrılaştıran, övmekten kaygılanmayan, sevmekten korkmayan, şarap bilen hayatlara aşık olmak. Sevdiğinin gözlerini, sözlerini yakmadan seven, sevmenin namusuna zeval getirmeyen hayatlar. Yalvarmayacağınız, teşekkür edeceğiniz hayatlar&#8230; Bir hayatın içinde, bir zihinde uçuşan tüller gibi varolmak&#8230;</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-19450" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/07/ss_4.jpg" alt="" width="343" height="254" />Dün geceden bu yana 37’yim&#8230;</p>
<p>Montecatini’den, Tuscany’nin harika tren istasyonlu kasabasından yazıyorum. Aynı tanrılar iki gecedir bu vadide ruhunuza iyi gelecek şarkılar söylüyorlar. Öylece, olduğun yerde durma hakkını veriyorlar, hiçbir şey yapmadan ve her şey yanı başından sana ihtiyaç duymadan akıp giderken&#8230; Hayatın gerçeğinde herkes illa kendinde kalacak, kendine sahip olacak, kendine yapışacak, &#8220;kendi olacak&#8221;. Ne demekse? İnsan, kalabalık bir şeydir oysa. Bendeki mahşer kalabalığı&#8230;</p>
<p>Şuncacık günde hayatı ev gibi yaşamak var ya&#8230;<br />
İstanbul çıkışlı hayatımın kapısına kilit vurma durumu&#8230;<br />
“Ben ben değilim bir süreliğine evde yokum” der gibi&#8230;<br />
“Dönüşümde görüşürüz”&#8230;</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN<br />
Zamansız, mekansız&#8230;<br />
@: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
<p><strong><script type='text/javascript'><!--//<![CDATA[
   var m3_u = (location.protocol=='https:'?'https://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php':'http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ajs.php');
   var m3_r = Math.floor(Math.random()*99999999999);
   if (!document.MAX_used) document.MAX_used = ',';
   document.write ("<scr"+"ipt type='text/javascript' src='"+m3_u);
   document.write ("?campaignid=3&amp;what=212");
   document.write ('&amp;cb=' + m3_r);
   if (document.MAX_used != ',') document.write ("&amp;exclude=" + document.MAX_used);
   document.write (document.charset ? '&amp;charset='+document.charset : (document.characterSet ? '&amp;charset='+document.characterSet : ''));
   document.write ("&amp;loc=" + escape(window.location));
   if (document.referrer) document.write ("&amp;referer=" + escape(document.referrer));
   if (document.context) document.write ("&context=" + escape(document.context));
   if (document.mmm_fo) document.write ("&amp;mmm_fo=1");
   document.write ("'></scr"+"ipt>");
//]]&gt;--></script><noscript><a href='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/ck.php?n=aae6d7f5&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://www.ajansreklam.net/ad/www/delivery/avw.php?campaignid=3&amp;what=212&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&amp;n=aae6d7f5' border='0' alt='' /></a></noscript></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/secil-sokmen-viva-beato-2386592.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>46</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>C’est Pas Moi, Je Le Jure (Vallahi Ben Değilim)…</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/c%e2%80%99est-pas-moi-je-le-jure-vallahi-ben-degilim%e2%80%a6.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/c%e2%80%99est-pas-moi-je-le-jure-vallahi-ben-degilim%e2%80%a6.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 18 May 2010 15:43:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[C’est Pas Moi Je Le Jure]]></category>
		<category><![CDATA[C’est Pas Moi Je Le Jure filmi]]></category>
		<category><![CDATA[If Bağımsız Filmler]]></category>
		<category><![CDATA[Léon Doré]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=18248</guid>
		<description><![CDATA[Léon Doré’nin hikayesi... If Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gösterilen, bir çocuğun dünyayı normallikler ve anormallikler üzerinden algılayışı üzerine harika bir film.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Léon Doré’nin hikayesi&#8230; If Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gösterilen, bir çocuğun dünyayı normallikler ve anormallikler üzerinden algılayışı üzerine harika bir film.</strong></p>
<p>Léon’la ilk karşılaşmamızda bir ağaçtan sarkan ayaklarını görüyoruz önce. Kendisini asmış&#8230;</p>
<p>Ona sorarsanız, “ölümcül kaza”larından yalnızca biri bu. Onu kurtarmak için evden koşarak gelen ise, tek isteği</p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-18250" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/05/sss11.jpg" alt="" width="166" height="232" /></p>
<p>normal bir aileye sahip olmak olan ağabeyi Jerome. Léon henüz 10 yaşında, bir sürü problemi ve gereğinden fazla üretken bir hayal gücü var.</p>
<p>Ona, “Yalan söylemek kötüdür, ama beceriksizce yalan söylemek daha kötüdür.” diyen annesi 68 yazında yeni bir hayata başlamak için Yunanistan’a gittiğinde, Léon’un babası ve ağabeyi bu ihanete çok sinirlenirler. Oysa Léon annesinin, onu anlayan tek insanın, geri dönmeyeceğine bir türlü inanamaz. Léon&#8217;dan değil ama yaşadığı hayattan çok bunalmıştır annesi, yeni bir hayata başlama arzusuyla iki oğlunu geride bırakıp gittiğinde Léon&#8217;un içinden de bir şeyler kopar. Artık onu durdurabilecek tek kişi de gidince herkesin ve her şeyin ağzına sıçmasında bir sakınca yok ona göre. Léon&#8217;un tüm o vandalizminde, bir şeyler kırıp döktüğü her sahnede hayatındaki en önemli kadını kaybetmenin nasıl bir duygu olduğu seyirciye hissettirilince karakter Dennis gibi bir &#8220;fırlama&#8221;lıktan çıkıp şiddetinin, hırsının, nefretinin, öfkesinin nedenleri olan çok boyutlu bir velete dönüşüyor. Hayatındaki kadın imgesi boşluğunu mahalleden (banliyö-mahalle?) arkadaşı Lea&#8217;yla doldurmaya çalışıyor o da.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-18252" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/05/sss2.jpg" alt="" width="239" height="143" />Lea da tıpkı Léon gibi. Babası terk edip gitmiş, kimsesi yok arkadaş namına. O, annesi gittiği sırada Léon için bir dayanak olurken Léon da onun için tutunabileceği bir dal oluyor belki de. Birlikte karar verip plan yapıyorlar: komşularının evlerine girip para çalacaklar ve Lea&#8217;nın seyahat acentasında çalışan abisi sayesinde kaçıp Léon&#8217;un annesini bulmaya Yunanistan&#8217;a gideceklerdir. Ancak ne yazık ki 68 yazı bitip yapraklar solmaya başladığında onların da ilişkisi sarı yapraklar gibi yerlere saçılıyor. Annesinin gidişine bir de kalp ağrısı eklenince insan ister istemez onca esprili dakikanın ardından sanki kendi çocukluğuna ait bir naiflik, farklı bir hüzün yakalıyor Léon&#8217;da. Bir çocukta bu denli karakter gelişimi ve derinliği yakalamayı başarabilmek.</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-18253" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/05/sss3.jpg" alt="" width="506" height="273" /></p>
<p>Annesi gittiğine göre, artık Léon’u durdurabilecek hiçbir şey yoktur; yalancılık, hırsızlık, her şey meşrudur. İlk iş olarak, sinir bozucu derecede ideal bir aile olan komşularının evini yerle bir eder… Bütün yaptıklarına rağmen Léon, büyümenin acısını dindirmeye çalışan bir çocuktur aslında. Ruhani çöküşünü kendi ağzından dinleyince, bu aşırı hassas çocuğu anlamak çok da zor değil aslında. Harika oyunculuklarıyla, absürdlük ve kaosla dolu sahneleriyle Vallahi Ben Yapmadım, yüksek dozda komedi barındırıyor; tabii yürek burkan anları hariç.</p>
<p>Bruno Hébert&#8217;in C&#8217;est Pas Moi, Je Le Jure! ve Alice Court avec René adlı kitaplarından uyarlama 2008 yapımı Kanada menşeli film. 68 yazında ebeveynlerinin yıkılmakta olan evliliklerine paralel yıkıcılığı artan dolaplar çeviren Léon&#8217;un hikayesi. Filmde renkler, müzikler, Léon karakterini canlandıran küçüğün oyunculuğu çok başarılı. Berlin’den iki de Altın Ayı kapmış. Çocukluk hezeyanları, yalanları, haylazlıkları, yaz aşklarına dair esprili, eğlenceli olduğu kadar bence her bir karesine derin bir hüzün işlenmiş çok başarılı bir iş &#8220;Vallahi Ben Yapmadım&#8221;. Filmin yönetmeni Philippe Falardeau ve filmin uyarlandığı aynı isimli kitabın yazarı Bruno Hébert, Léon&#8217;dan film boyunca bolca gördüğümüz orta parmağı, sanki çocukça heyecanlarını epey gerilerde bırakmış ve umut etmekten vazgeçeli çok olmuş bizler için çıkarıyor bir kez de. “Şu çocuk kadar cesaretiniz yok” der gibi…</p>
<p>Seyirciye dokunan bölümlerden biri de annesi Yunanistan&#8217;a gidip Léon&#8217;u terkettikten sonra, Léon&#8217;un o ana kadar sürekli terslediği kıza karşı ilgi duymaya başlamasıydı. Bir şekilde hayatında bir &#8216;dişi&#8217;nin olmasını isteyen Léon&#8217;un, tutunduğu bu yaprak parçası da kopmasın diye çırpınışlarını izlemek acıtıcıydı. Bir çocuğun başından sonuna kadar neredeyse tek başına ustaca götürdüğü, son zamanlarda seyrettiğim en iyi film.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-18254" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/05/sss4.jpg" alt="" width="267" height="203" />Eğer bir yalan söylüyorsanız yalanınız tutarlı olmalı. Yalan söylemek kötüdür, kötü yalan söylemek ise berbattır. Annesinden hayata dair öğrendiği önemli bir bilgidir ve işine epey yarayacaktır.</p>
<p>Filmin başından beri Lea’nın baş belası olduğunu düşünen Léon’un geldiği nokta Lea’ya bir düzine Barbie bebek almaktır. Böylece Lea artık Barbie’ler için ağlamayacaktır..</p>
<p>Léon’un hikayesine inanmayan bowling salonu sahibi “hikayelerin çok saçma” dediğinde ise Léon’un “Annem yalanların tutarlı olması gerektiğini söylerdi. Bir kereye mahsus yalan söylemiyorum. Lea mutsuz, amcası dövüyor ve Barbie’leri düşlüyor. Eğer saçmaysa bu benim suçum değil” dediğinde kocaman bir yüreğe dokunduğunuzu hissedeceksiniz.<br />
Bazen her yanına yapaylık sinen Hollywood filmlerine tüm samimiyetiyle Kanada&#8217;dan cevap niteliğinde bir film olmuş &#8220;Vallahi Ben Yapmadım&#8221;.</p>
<p>Annesinin bir gün döneceğine inanan ve sonuna kadar da bu inancından vazgeçmeyen Léon rolünde Antoine L&#8217;Ecuyer, bir çocuk oyuncunun yapabileceğinden çok daha fazlasını veriyor. Hani farkında olduğunu bilsem sadece kendi için<img class="alignright size-full wp-image-18255" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/05/sss5.jpg" alt="" width="247" height="168" />oynamıyor tüm filmi kurtarmak için oynuyor diyeceğim. Yaptığı tüm deliliklere rağmen seyirciye kendini çok sevdiren bir karakter çıkarıyor. Bu senaryonun sağlamlığından, repliklerin çok iyi olmasından da öte, sunumla alakalı bir durum. Rahat koltuğunuzdan alıp götürüyor sizi ve çok acayip bir yerde bırakıveriyor.</p>
<p>Elindeki barbielerin bulunduğu çantayla okul bahçesinde beklerken Lea’yı gördü&#8230; Barbieleri asfalta döktüğünde Lea’ya dönüp “normal çocuklar gibi oynamasını öğrenebiliriz” dedi&#8230; Lea’nın cevabı iç açıcı değildi ama Léon’u Léon olmaktan vazgeçirmedi. Son bir barbieyi alabildi hücum eden çocuklardan. Ve otobüsteki Lea’ya son selamını verircesine havaya kaldırdı elindeki Barbie’yi..</p>
<p>Şık kahverengi gömleği ve hardal sarısı pantolonuyla, duruşu çocuktan çok asi bir yetişkine benzeyen Léon’un Lea’yı son görüşüydü. Unutması gerekiyordu, öyle yaptı..</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-18256" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/05/sss6-300x197.jpg" alt="" width="300" height="197" />Piyanoda Schubert çalarak başladı unutmaya. Hepimiz içimizdeki çocuğu yaşatmaya çalışırken, o bütün bu kaygılardan arınmış, canının olmak istediği adam gibi davrandı, öyle düşündü..</p>
<p><em>“Biraz beklemeye karar verdim&#8230; Hayatım boyunca biraz&#8230; Lea ve ben bir hataydık&#8230; Doğru yer, yanlış zaman&#8230; O benim binlerce yıllık aşk stoğumu tüketti&#8230; Bütün o aşk, Bikini Adası üstündeki o atom bombası bulutu beni buraya getirdi&#8230; Yeniden beni buraya getirdi.. Bowling Pistlerine&#8230;”</em></p>
<p>Küçük Léon tüm bu nedenlerden dolayı Yunan filozofunun söylediklerini hatırlar: “Sıradışı durumlar için sıradışı çözümler”. Leon tarafında proje, çözüm ve cevap üretmek zor değildi.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-18257" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/05/sss7.jpg" alt="" width="258" height="170" />Filmin başından bu yana bowling pistinde gördüğümüz Elvis görünümlü bowling tutkunu abinin son günlerde epey gelişen atışlarından birine hedef olmayı seçer Küçük Léon ve tünelin sonundaki ışığı görür.</p>
<p>Elvis’in ilk atışından kalan tek labutun arkasına yerleştirir filmin başından beri kurtulmak istediği başını.</p>
<p>Kuru yapraklar arasında annesini “biraz” bekleyeceğini söylerken bütün başarısız intihar girişimlerinden sonra anladığı şey: “Life wasn&#8217;t made for me but I guess I was made for life” ya da “Yaşamak bana uygun değil galiba ama ben yaşamaya uygunum.”</p>
<p>Sonuçta, her zaman olduğu gibi sonbahar geldi, yapraklar döküldü. Léon, dökülüp kurumuş yapraklar arasında kaybolurken hayalinde annesine fısıldadı:</p>
<p>“I Love You Mum…”</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p>İstanbul, 18 Mayıs 2010<br />
@: secil .sokmen@gmail.com</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/c%e2%80%99est-pas-moi-je-le-jure-vallahi-ben-degilim%e2%80%a6.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>67</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cap ou Pas Cap?</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/cap-ou-pas-cap.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/cap-ou-pas-cap.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 10:44:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür ve Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Münir Nurettin Selçuk]]></category>
		<category><![CDATA[Newton]]></category>
		<category><![CDATA[Sadettin Kaynak]]></category>
		<category><![CDATA[Sadri Alışık]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Selahattin Pınar]]></category>
		<category><![CDATA[Yahya Kemal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=16269</guid>
		<description><![CDATA[“Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar” demiş Newton. Onların hikayesi örülmüş bütün duvarları yıkmaları ve bir türlü köprü kuramamaları üzerineydi...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>“Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar” demiş Newton. Onların hikayesi örülmüş bütün duvarları yıkmaları ve bir türlü köprü kuramamaları üzerineydi&#8230;</strong></p>
<p>Tam sözleştikleri saatte buluşmadılar; ama çok da bekletmediler birbirlerini.<img class="alignright size-medium wp-image-16270" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/03/ss1-300x202.jpg" alt="" width="300" height="202" /><br />
Adam meyhanenin en buselik köşesine oturmuş, yüzünü duvara çevirmişti. Halbuki ne de neşeliydi meyhane o akşam. Saadettin Kaynak ve Selahattin Pınar gecesi vardı.<br />
Ne uzun olmuştu birbirlerini görmeyeli&#8230; Neredeyse bir asır!<br />
O geceden sonra, adam çıkmamıştı kadının hiçbir telefonuna&#8230; Cevap da vermemişti yazılı çağrılara. Kadın durumu kabul etmişti, kalbi kırılmıştı “o gece” diye bahsedilen gecenin biraz öncesinde yaşananlardan, tamir beklemiyordu. Zaten tamir etme ve edilme durumu rahatsız ederdi kadını&#8230; Çok zaman geçmişti, kadın adamın varlığını unutup başka yörüngelere girmişti, tam olarak hiçbiri eksenine oturmamıştı, devamlı deniyordu. Denerken eğlenmeyi de öğrenmişti. Bir Kurban Bayramı öncesi kadının telefonu çaldı.<br />
Adam “Akşam napıyosun” dediğinde, kadın çoktan ne yapacağına karar vermişti. Telefonda konuşurken biraz kokusunu, biraz yüzünü hatırladı adamın. Görüşmediler&#8230;<br />
Bir yılbaşı öncesi adam kadını aradı“yılbaşında n’apıyosun?” diyerek&#8230; Kadın çoktan biletini almıştı uzun yollara&#8230;Kadın telefonu kapatırken içi acıdı&#8230; Görüşmediler&#8230; Onunla sevdiği, onun sevdirdiği, uğruna kendisini bırakıp gittiği bir şehre, o olmadan onu yaşamak, hatırlamak üzere valizini kapatmışken tam da&#8230; Neydi şimdi bu? Çok özlemişti oysa&#8230; Adam bunu bilmezdi, kadın da söylemezdi.. Öyle ağdalı cümleler kurulmazdı aralarında&#8230; Adam musiki dinlerken, aradan seçtiği bir kaç zarif güfteyle severdi kadını&#8230;</p>
<p>Sonra yemek yemek üzere sözleştiler, bir akşam. Kadının işi çıktı, görüşmediler.<br />
O akşam artık ikisi de hazırdı&#8230; Aksilik çıkmasına gerek yoktu artık&#8230;<br />
Kadın ne yorgundu aslında&#8230; Taksiye binerken, yorgunlukla içki içip içemeyeceğini düşündü. Meyhaneden içeri girdi&#8230; Masaya doğru yürüdü&#8230; Hiçbir şey olmamış gibi, sanki hiç sarılmamışlar, hiç birlikte uyumamışlar gibi, sanki aylar önce bir gece adam, kapıdan dönmemek üzere çıkmamış gibi, eski dosta yaklaşır gibi yaklaştı masaya&#8230;</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-16271" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/03/ss2-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" />Adam kadını görünce hafifçe kalktı masadan&#8230; Selamlaştılar.<br />
Yenildi, içildi ama her zamanki kadar içmedi adam. Gece boyunca gözleri buluşmadı adam ve kadının&#8230; Kadın adamın yüzüne bakamadı nedense ama gece boyu adamın yakıcı bakışlarını yüzünün her yerinde hissetti. İyiden iyiye özlemişti&#8230; Yüzüne baksa ağlardı belki, belki özlediği belli olurdu. Adam görmek istediği kadını bir türlü göremiyordu. Masada her şeyi zorlamasına rağmen kadını memnun etmek, mutlu etmek, mesafeleri aşmak pek zordu o akşam. Durumu anlayıp, kabullenir bir tavırla sohbeti genele yaydı adam.</p>
<p>Musiki dinledi masadakiler, en değerlisinden musiki söylendi meyhanede. Kadın vahşice eğlenen, parası verdikleri mekanda tek notalık alacak bırakmak istemeyen yamyam kadınları, erkekleri gece boyunca izledi, rahatsız oldu.</p>
<p>Adam bolca musiki dinledi her makamdan&#8230; Kadının pek de eğlenmediğini görünce eğildi&#8230; “Daha iyisini bulana kadar şikayet etmeyeceksin” dedi&#8230; Eğer burada olmazsak, beğenmeyip gidersek, eve kapanırız, gidecek yerimiz kalmaz. Gelmeliyiz, gitmeliyiz, ne istediğimizi söylemeliyiz” dedi&#8230; “İçimizde kalmadan, saklamadan”&#8230; “öyle ya dedi en ışıltılı bakışıyla.<img class="alignright size-medium wp-image-16272" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/03/ss3-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" /> Masadaki diğer adama güldü kadın, iki adamın eski arkadaşlıklarını düşündü, kadına iyi geldi, gülümsedi.</p>
<p>Gece sonunda diğer adam kendi yoluna gitti&#8230; Yalnız kaldıklarında ne yapacaklarını bilemediler. Gece yarısını çoktan geçe kalakaldılar Harbiye’nin ortasında. Bu caddede kesişti hayatları genellikle, bir paralel sokakta adamın evine gitmişlerdi bir zamanlar. Harbiyede kesişti, bir vadide şekillendi ve koptu&#8230;</p>
<p>Bir otelin barında küba müziği dinlemeyi hayal edip, o yana doğru yola koyuldular.. Yine aynı şey olmuştu işte: Herşeye bir anda karar verir, dönmemek üzere yola koyulurlardı. Kadın bunu yapmayı özlemişti. Adam iyiden iyiye konuşmaya ve gülmeye başlamıştı&#8230; bu herkes için işlerin yoluna girdiği anlamına geliyordu&#8230; Tam da kadının sevdiği gibi&#8230;. sessizce ve hissettirmeden&#8230;<br />
Aradıkları müziği bulamadıkları otelden çıkarken adam kadına sordu. “Ne hissettin?” dedi&#8230; Kadın “ne zaman?” dedi. “Kadının sigarasını yaktığımda” dedi.. Kadın anlam veremedi, tam olarak neyi sorduğunu anlamaya çalıştı, olmadı. “Hiçbir şey” dedi.. Hiçbir şey anlamadı kadın&#8230; “Rahatsız olmadın mı ben o kadınla yalnız kalırken?”&#8230; “Olmadım” dedi&#8230; Daha önce rahatsız olur muydu, hatırlamadı. Adamın sorusu hastalıklı geldi&#8230; Evet, gecenin başından bu yana adamın şiddetle konuşma isteğini farketmişti ama sözleri böyle bir konu üzerine hercai bir biçimde harcamasını anlayamadı.. Kadın uzak kaldığı zamanlarda büyüdüğünü o anda farketti, canı yanmadan özlemeyi öğrenmişti adamı. O anda ya da bir başka zamanda ne yaptığını merak etmeden sevebilmeyi, saygı duyabilmeyi. Adamın bir türlü vazgeçmediği ölümlüye meşru zevklerden etkilenmeden içinde yaşatmayı. Bu kazanılmış yeni bir masumiyet anlamına geldi. Daha önce olsa canı acırdı&#8230; Adam giderken kadın ona kalmasını hiç söylememişti ya, aslında çok canı acımıştı.. Gidişine alışmıştı, bir daha dönmeyeceğini kendine anlatmıştı. Nasıl yaptığını hatırlamıyordu ama alışmıştı&#8230; Onunla gittiği yerlere o olmadan gidemediği yalan değildi, onunla yapabildiği şeyleri başkalarıyla yapamadığı.</p>
<p>Zaten adamın aklına gelen hiçbir şey başka bir erkeğin aklına gelmiyordu ki. Kendi hikayelerinin içine başka bir hikayenin fotoğrafını koyuverdi kadın, İtalo Calvino’nun bir hikayesini. Âşık olduğu sevgilisinin her anını fotoğraflamaya karar verir adam. Giderek bir saplantıya dönüşür bu. O kadar çok fotoğraf çekmeye başlar ki, sonunda kadın bıkar ve gider. Bu kez adam, kadının yokluğunun fotoğrafını çekmeye başlar. Kadın &#8220;her yerde olmadığı&#8221; için her şeyin ve her yerin fotoğrafını çekmeye başlar adam, her anın fotoğrafını. Giderek kadının yokluğu, var olan her şeye yayılmaya başlar böylece. Sanırım kadın bunu yapmıştı adam gittiğinde. Belki de o akşam meyhaneye giderken heyecanı bundandı, normal saymadığı adamın varlığıydı.</p>
<p>“Ne yani” dedi kadın içinden, “biz birbirimizi sigara içen kadınlar ve erkeklerle hiç sınamadık ki, biz birbirimizi hiçbir şeyle sınamadık, kırdık, kırıldık, kalbimiz delindi, o deliklerden geçen rüzgarlar üşüttü belki ama hiç soru sormadık birbirimize&#8230; Ne zamandan beri aramızdaki sessiz zerafet sözlere, ünlemlere, soru işaretlerine döndü? Bu zerafeti bozmaya tek taraflı mı karar verdin? Sessiz konuşmak ne zamandır sana yetmemeye başladı? Ne kimin yanından geldiğimiz, ne kimin yanına gidiyor olduğumuzu sormaya başlaman ne zamana denk gelir? Yolumuzun uzunluğunu, kalacağımız günleri, ayrı düşeceğimiz zamanları, soruları, cevapları merak etmedik ki. Tek yaptığımız özlemek, sonrasında birbirimizin kokusun takip etmekti, sonra zaten su yolunu bulurdu.</p>
<p>Sorduğun sigarasını yaktığın, bahçede şarkı söyleyen kadın bu virgüllerin hangi yanına düşer,<img class="alignright size-medium wp-image-16273" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/03/ss4-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" />girebilir mi bu satır aralarına? Sen de ben de aynı caddede yürüyorsak senin gidişin girebilmiş mi araya, ya da benim kırgınlığım? Soru sorduklarımızın hepsi çıkıp gitmedi mi hayatımızdan? Senin sözündeki değil, sessizliğindeki kararlara sustum, susmaktan mutlu olduğum için. Sen konuşurken tek harfini dahi kaçırmadım, ki hayatımın bütün deseninde bulursun biraz düşünürsün.<br />
“Hayır” dedi, “ama sen bu soruyu neden soruyorsun, tarzın değildir”. “Bilmem” dedi adam, beni nasıl gördüğünü merak ettim”. Kadın sustu, suskunluğunu kızgınlığına saydı adam. Kadın kızgındı, olanlara değil, bu kadar uzak kalmalarına kızgındı. Yoksa olanları önemsemedi kadın. Uzun zamandır hayatın görünen değil görünmeyen yanıyla ilgileniyordu kadın, bu arızayı kazanması da o geceye denk gelirdi aşağı yukarı. Diğer türlü öldürmek gerekirdi adamı, hakettiği buydu. Adam konuşmak istedi, kadın istemedi, eve gitmek istedi.</p>
<p>“Yanılıyorsun” dedi adam, “ben o kadına bakmadım, isteseydim bulurdum onu ama bulmadım, çok hararetliydi. O geceki harareti onu zavallı yapıyordu. İlgimi çeken hepsi hepsi o kadardı, onunla ilgilendiğimi düşünmen, bunca zamana saygısızlık ve zekama hakaret değil miydi? Beni evden kovmakla eşdeğer değil miydi”. Kadın gülümsedi, adamın anlattıkları basit geldi, açıklama yapma çabası gereksizdi. Adamın bilmediği, kadındaki adamın adama rağmen değerli kalmasıydı. Ses gereksizdi, her türlüsüyle söz de. Kadın adamı dinlemeyi, adam kadının sessizliğini sevdi, bu böyleydi.. Şımartmaya saçlarından başladığı kadının şımarık sessizliğini. O gece şımarmadı kadın, belirgin olarak sustu.</p>
<p>“Bu kez olmadı, yapamadık, düşünemedik. Biz senle dışarıda buluşmalıydık. Sarılmalı, birbirimizi yanaklarımızdan öpmeliydik, ellerini elime almalıydım, gözlerine bakıp “nasılsın? demeliydim, hasret gidermeliydik. Ben seni gözlerimle değil, ellerimle kollarımla, saçlarına dokunarak selamlamalıydım”&#8230;</p>
<p>Kadın susmak istedi, adam izin vermedi.. İlle de konuşmak isterken, taksiye bindiler. Eve doğru giderken, adam her zamanki edasıyla kadının ayakkabılarına baktı&#8230; “tam istediğim gibi ” dedi&#8230; “ojelerin de”.</p>
<p>Yine eski günlerdeki gibi yaptılar, adam salona girer girmez koltuğa uzandı. Kadın aylar önce sahaftan bulduğu dolu bir Yahya Kemal kitabı getirdi. Sahafta hiç göze batmayacak, hatta satılmayacak kitaplar arasında bekleyen kitabı eline aldığında: “Kime aldığını sormuştu sahaf, çok mu belli oluyordu kime aldığı. Eğlenceli pazarlıktan sonra kadın plastik bir poşet içinde eve getirmişti ağır kitabı. Bir daha göreceğini bilmediği bir adam için alınmış bir kitap. Neydi şimdi bu? Arızanın şahikası! Eeee adam sayesinde, adamın yalnızlığına dahil olduğu zamanlarda öğrenmişti o da azıcık arızalı olmayı.</p>
<p>Yahya Kemal’i raftan indirip, incelemeye başladığında olacakları biliyordu. Dili sahafla pazarlık ederken, zihni adamın kitabı eline ilk aldığında edeceği cümleleri sayıyordu içeriden. “Hay allah ya, bu şiirini hiç duymamıştım Yahya Kemal’in. Ya bu fotoğraf? Endamına ve kıyafetine bakılırsa <img class="alignleft size-medium wp-image-16274" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2010/03/ss5-300x202.jpg" alt="" width="300" height="202" />İspanya Büyükelçisi olduğu zamandan kalma. Sana Lozan’ın özelliğini söylemiş miydim?” . Kadın cevap verecekti, “evet, söylemiştin”. “Sana herşeyi anlattım, bildiklerimden aklıma gelenleri”. “Evet” diyecekti kadın&#8230; “Bilip anlattıkların, bazen masanın öte yanından gönderdiğin günlük bir bakışın hayatımı değiştirdi, sen bunu hiç bilmedin, bilmek hakkındı belki, bilmedin. Sen her zaman cömert olandın, bildiklerini benimle paylaştın, senin bende bilmediklerin yolumu bu sahafa düşürdü, senin için gözlerim raflarda kitap aradı sana en iyi gelecek şey ya Yahya Kemal ya Münir Nurettin ya da en bilinmeyeniyle Sadri Alışık olurdu, kendini benden okuyana dek. Yahya Kemal bulmayı umuyordum, öyle oldu. Bir de masal kitabı koymak istedim yanına ama alamadım, hangi masalın kahramanı olduğunu bilemedim”&#8230; “Sahi, hangi masalın kahramanısın sen?”</p>
<p>Seninle ilgili hatırladığım tek masalda senin gümüş tabakan ve kol düğmelerin, tüneldeki durakta bekleyen bir adam var&#8230; ve sonrası&#8230;</p>
<p>İnsanoğlu en çok teşekkür etmek için bir şey arar, çünkü teşekkür varsa güzel bir şey olmuş demektir, hayatın iyilikli bir tarafı söz konusudur. Bir gün tünelde bir adamla buluşursun. O güne kadar buluştuğun, yaşadığın, emek verdiğin her şey sıfırlanmış olur, bir film karesinin içine girersin, Tanrı’ya inanmaya başlarsın, sonsuz hayret ve sevinç karşısında büyük eziklikle eteklerini öpeceği bir güce teşekküre edersin; &#8220;bütün bunları ben yaşıyor, yapıyor olamam&#8221; dersin. Bu bakışı, bu saçı, bu duruşu ben yaratamayacağıma göre büyük bir güç olmalı, bütün bu tersyüz olma, bunca hayat.&#8221;</p>
<p>Hak etmediğini düşünürsün, bu kadar güzelini hak edecek bir şey yapmış olamayacağını. Deli olursun, deli&#8230; Teşekkür edip bir şeye işte o zaman, bu hayret ağırlığından kurtulmak istersin. Senden bunu almasın diye yeterince teşekkür etmek istersin. İşte tüm gidişine ve yaptığın her şeye rağmen senden bana kalan budur. Kendi karşısında hiç bu kadar ezilmez insanoğlu. Ölüm bile bu kadar ufalayıp ufalayıp kenara koymaz insanı, canını alır alsa alsa. Kafka&#8217;nın Milena&#8217;ya dediği gibi &#8220;diz çöktüğünü&#8221; anlarsın: &#8220;Gözlerimin önünde ayaklarınız var, okşuyorum onları.&#8221;<br />
Düşünmekten sıyrıldı kadın, kendini hatırladı.. “O gece gittiğinde çok canım yandı” diyecekti kadın. “Kalmam için uğraşma, beyhude tüm çabaların” dediğinde şehrin bütün duvarlarını “sakın bir daha dönme!” diye boyamak istedim” diyecekti kadın. Sakın bir daha dönme.”<br />
Kadın biliyordu bu ağulu durumu başından atmak için çok uğraşacağını&#8230; Kendini oradan oraya savuracağını, adını bile hatırlamayacağı adamları dinliyormuş, sevişiyormuş gibi yapıp unutmaya çalışacağını&#8230; Tam bu noktada dönerse her şey boka sarardı&#8230; İşte tam o zaman kadın boyamak istediği duvarlara yazdığı yazıyı örtmeye çalışacaktı ve tüm şehrin, kendisini tanıyan tüm İstanbul’un maskarası olacaktı.</p>
<p>Bana “ben de acıdım, kanadım o gece” diyorsun ya, bunu söyleme. Kimin daha çok acı çektiğine gelince: Eli kalem tutan hangisiyse odur en çok acı çeken. Çünkü tarihi kazananların yazması gibi aşkın acısı da mektupları yazanda kalır, şimdi olduğu gibi.</p>
<p>Evden içeri girdiğinde adam her detayı hatırladı, bol Yahya Kemal’li musikiler dinlediler. Birini uzunlamasına ve derinlemesine sevmenin en iyi örneği olan adam kitaptaki Yahya Kemal’i, zamanlarını kadına tek tek anlattı. Devamında tarih anlattı, müzik anlattı, insan anlattı, aralara kendini kattı.</p>
<p>Unutmadığı kadın kokusuna yakın olmak isteyen adamla sabaha dek ellerini tutarak kendisini uyutan adamın kolunda uyumayı seven kadın birlikte uyuyup birlikte uyanmak istediler. Aralarındaki şifre çözüldü, kadının ayaklarına uzattı ayaklarını, bacaklarının arasına alıp ısıttı, kadın adama sokularak doğru adreste olduğunu teyid etti; öncesini düşünmeden, sonrasını bilmek istemeden.<br />
Adam kadını kokladı&#8230; kokladı&#8230;bir sonraki sefere kadar&#8230;<br />
Cap ou pas cap?<br />
Cap!</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN<br />
İstanbul, 28 Şubat 2010<br />
E-mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
<p><strong><!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! --></strong></p>
<p><strong><!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! --></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/cap-ou-pas-cap.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>62</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karın karnı&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/karin-karni.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/karin-karni.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 07:01:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cumartesi sabahı]]></category>
		<category><![CDATA[hakkına tecavüz]]></category>
		<category><![CDATA[hayat cümlesi]]></category>
		<category><![CDATA[Karın Canı]]></category>
		<category><![CDATA[karın karnı]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaköy Vadisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaköy yokuşu]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=14953</guid>
		<description><![CDATA[Tüm hafta sonunu şehrin öte yakasında geçirmek üzere planlamışken, evden gelen kötü haber üzerine apar topar usta organize edince... Cumartesi sabahı gelecek ustaları beklemek üzere taksiye atlayıp vadiye geçince...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Tüm hafta sonunu şehrin öte yakasında geçirmek üzere planlamışken, evden gelen kötü haber üzerine apar topar usta organize edince&#8230;<br />
Cumartesi sabahı gelecek ustaları beklemek üzere taksiye atlayıp vadiye geçince&#8230; </strong></p>
<p>Saat cumayı cumartesiye bağlarken, gece yarısı ev dolusu insan gelince&#8230;<br />
Kar baba bulutlara yağ deyince.. olan oldu&#8230;<br />
Evet&#8230; Yemek üstü tatlı ikramı gibi kar tüm güzelliğiyle yağdı vadiye&#8230;</p>
<p>İki gece iki gündüz oldu, vadiyi ve bembeyaz sokağı izliyoruz, ayaklarımız kaloriferde, koltuğun üstüne tünemiş vaziyette&#8230;</p>
<p>Elimizdeki içecekler konuya ve saate göre değişiyor lakin hep bir hareket var evin içinde&#8230; Olmasa özlerim bu durumu&#8230;<br />
Kimi vadide esir kalmaya yorumlasa da durumu, iyi yanından bakınca karın yada beyazın birleştiriciliği var işin içinde&#8230;</p>
<p>Balkon kapısını açınca havanın bu kadar soğuk olduğuna inanamadık, içerisi sıcakmış, ısıtan da insanoğluymuş&#8230;<br />
Hem komik hem bağımsız insanlar olmalı çevrenizde&#8230;</p>
<p>Bağı olmayan değil, bağımsız düşünebilen, yaşayabilen&#8230;<br />
Bağlarını ayağına dolamayan ya da başarısızlıklarını bağlarına tahvil etmeyen.</p>
<p>Eğlencesini vahşi bir arzu gibi yaşamayan, eğlencenin içindeki neşeyi kaçırmayan insanlar&#8230;<br />
Eğlencenin ve hayatın naifliğini bozmayan, masumiyetini kaybetmiş ya da kaybetmeye hazır değil de, aksine yaşadıkça masumiyet kazanmış insanlar&#8230;<br />
Ne de güzel çıkar hayatın tadı&#8230;.</p>
<p>Komik insanlar olmalı çevrenizde, her daim eğleneceğiniz komik insanlar&#8230;<br />
Duruşu komik, hayata bakışı komik, anlattıkça komik, aşkı komik, meşki komik insanlar, dramı dahi komik..</p>
<p>Gidilir mi kalınır mı diye düşünürken şehirde, birden herkesin bir yere dağılacağını öğrenmek acıtsa da, “hayat böyle” klişesi sizi olgun davranmaya itiyor&#8230;</p>
<p>Elbette bu hafta sonu bir daha yaşanmayacak&#8230;<br />
Aynı tarih, aynı beyaz, aynı mekan ve aynı konular aynen tekrar etmeyecek ama ikincisini isteyen kim?</p>
<p>Dedim ya komik olmalı insanlar&#8230;.<br />
Ve bilinenin bu topraklarda inanılanın aksine eğlendiği için, parası olduğu için, kazanabildiği ve harcayabildiği için, gülebildiği için utanmamalı insanoğlu&#8230;<br />
Bir başkasının hakkına tecavüz etmediği sürece&#8230;</p>
<p>Televizyon yerine sarı ışıklı sokak lambasının aydınlattığı, ucu görünmeyen kıvrımlı sokağı seyrederken niye beni bu kadar güldüren dostlarla birlikte olmak şahaneydi&#8230;</p>
<p>Gece yarısı paltolarla bahçede bulunca kendimizi ve karın altında taş olup olmadığını aklımıza getirmeden düşünce Ortaköy yokuşuna doğru yeniden çocuk olduk&#8230;.</p>
<p>Anneannemin evine giderken büyük yokuştan gee yarılarına kadar naylon torbaların üzerinde kaydığımız zamanları düşündüm&#8230;<br />
Yokuşun ana caddeye bağlandığını hiç hesap etmeden kayardık.</p>
<p>Galiba o zamanlardan kalma ki, hala karın altına bakıp yürüyenlerden değilim, garantili hayatlar ve yollar uzak oldu bana, bu şekilde yapamadım seçimlerimi&#8230;</p>
<p>Hani karı kontrol edip yürüyenler vardır yolda, taş var mı diye karı yokladıkları için delik deşik edenlerdir karın karnını.</p>
<p>Taş olmadığından emin olduklarında ne kar mucizevi sonsuz bir yataktır ne de kendini bırakıverme isteği kalmıştır elde. Hiç düşmezler böylece, hiç taş girmez sırtlarına.<br />
Hiç bir yerleri acımasın diye, etlerinde başka bir etin izi kalmadan devam ederler yollarına.</p>
<p>Bu yapılamayanlardan değildir, elbette yapılabilir ama buna bir hayat denir mi, ya da hayat diye tarif ettiğimiz hayat o mudur, emin değilim&#8230;</p>
<p>O kadar da kıymetli değiliz, ne zaman bu kadar kıymetli olduk biz ?<br />
Kimselere, hiç kimselere teslim edilemeyecek kadar stratejik bir önem kazanmamız ne zaman denk gelir?<br />
Bu hayatlar ne zamandan beri “çuvallamaması”, “tökezlememesi” gereken büyük birer proje ?</p>
<p>Ne zamandan beri bir daha asla yaralanmaması gerekecek kadar cılızlaştı içimiz?<br />
Oysa geçer hepsi.<br />
Bugüne kadar geçmiştir.</p>
<p>Ve kurduğumuz cümlelerin hepsi yaralarmızdandır.<br />
Yara yoksa bir hayat cümlesi yoktur aslında.</p>
<p>Ancak ve sadece “Bir daha mı birine teslim olmak mı ?<br />
Asla!” cümleleriyle yakınlaşabilenler değil mi aslında kendini en çok karın serin koynuna bırakmak isteyenler?</p>
<p>“Hiçbir şey istemiyorum” diyenler değil midir aslında bu hayatın bu hayattan en temiz, en sonsuz ve en yumuşak kar yatağını bekleyenler?<br />
Umduğundan utananlar…<br />
Karı yoklaya yoklaya delik deşik edenler.</p>
<p>Yaralarını organları zannedenlerdir onlar. En kıymetli cümleleri yaralarına dair olanlar. Bütün iyilikli şeyleri muhtemel bir taş bulmak için delik deşik edenler.</p>
<p>Bu hafta sonu vadiye gelenler muhtemel bütün planlarını iptal etme ihtimaliyle geldiler, dönememe ihtimali olduklarını bilerek&#8230;</p>
<p>Evde kendilerine uygun bir pijama bulamama ihtimallerini ya da bulduklarını yiyebileceklerini tahmin ederek&#8230;</p>
<p>Belki de tümü yanlış&#8230;<br />
Hiç hesaplamadan yola düştüler&#8230;<br />
Gece yarısına kadar telefonlar çaldı, sevgililer bir yerlerde beklediler, aileler merakla başka yerlerde&#8230;</p>
<p>Yarın Pazartesi&#8230; hepimizin suratı büyük bir adam olmaya karar verdi&#8230;<br />
Madem öyle&#8230;<br />
Son söz:<br />
Kara, buza dikkat edin&#8230; Dikkatli yürüyün yolda&#8230; usul usul, sağdan sağdan, ağır ağır sıvışarak&#8230;</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>İstanbul,  24 Ocak 2010</strong></p>
<p><strong>E-mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/karin-karni.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>42</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tutsana Ellerimi&#8230;.</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/tutsana-ellerimi.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/tutsana-ellerimi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Jan 2010 09:33:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Paris]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[St. Denis]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=14601</guid>
		<description><![CDATA[Elinde bir paket bisküvi ve bankın üzerinde beklettiği bir paket sütü içiyordu. Üzerinde ince bir manto vardı, üşüdüğü o kadar belliydi ki, üşümeye alıştığı da... Saçları gençliğin verdiği tazelikle canlıydı. Elleri manikürlü değildi, sevdiğim kadın elleri, manikürsüz ve bakımlı.. Oldum olası sevemedim manikürlü elleri. Yaşanmışlıkları örttüğünü düşünürüm... Öne doğru kaykılmış vaziyette oturuyordu bankta, birşeyler düşünüyordu. Bez bir çantası vardı yanında, o da eskiydi...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Elinde bir paket bisküvi ve bankın üzerinde beklettiği bir paket sütü içiyordu. Üzerinde ince bir manto vardı, üşüdüğü o kadar belliydi ki, üşümeye alıştığı da&#8230; Saçları gençliğin verdiği tazelikle canlıydı. Elleri manikürlü değildi, sevdiğim kadın elleri, manikürsüz ve bakımlı.. Oldum olası sevemedim manikürlü elleri. Yaşanmışlıkları örttüğünü düşünürüm&#8230; Öne doğru kaykılmış vaziyette oturuyordu bankta, birşeyler düşünüyordu. Bez bir çantası vardı yanında, o da eskiydi&#8230; </strong></p>
<p>Üşüme konusunda hayatla onun kadar tanışıklığı olmayan ben, usuldan yanına oturdum. Çocukluğumun Ankara’sını, Ankara’nın kuru ve baş edilemez soğuğundaki sıcağı düşündüm, değerli geldi birden. Hiçbir zaman o kadar eski paltom olmadığını da düşündüm. Yünlü külotlu çoraplarımı&#8230; Burnu eskiyen çoraplarımı diktiğim günler&#8230;</p>
<p>Nerede okuduğunu sordum&#8230; Okulunu gösterdi&#8230; Paris’in Sorbonne’unda, sanat tarihi okuyordu&#8230; Türk mahallesi olarak da bilinen St. Denis’de bir kaç arkadaş kalıyorlardı. “Üşüyor musun?” soruma,durumdan memnun şekilde “evet” dedi&#8230;</p>
<p>Yolculuğunu anlattı&#8230; Son yıllarından, hayallerinden bahsetti. Daha geriye gitmek istemedi. Benim daha çok merak ettiğim rahatının yerinde olup olmadığıydı, mutlu muydu? Mutlu olup olmadığını tek kelimeyle anlatmadı, muhtemelen bu soru sorulmamıştı daha önce&#8230; Gavuristanda bizdeki kadar soru sorulmuyordu belki de insanlara.. Türkiye’den geldiğimi öğrendiğinde birden Türkçe konuşmaya başladı. Gülümsedim, Türkçe devam ettik sohbete&#8230; Hikayesini daha da derinleştirdi&#8230; Notre Dame Kilisesi’nin arka çaprazında, Seine Nehri’ne bakan Cafe de Flore Barthelleon’da devam ettik sohbete. Kimsesi yoktu dünyada ona göre&#8230; Kimse dediysem kan bağı durumu&#8230; Onun gibi düşünmek bazen iyi bile olabilirdi&#8230;</p>
<p>Evet&#8230; Adı Firdevs’ti, ya da Fransızca haliyle Ferdez. Çoğumuz gibi seyirci değildi bu hayata&#8230; Ne istediğini bilmeden, kendisine ait olmayan kararların uygulayıcısı olarak yaşamayı tercih etmemişti. Hepimizde bu güç vardı, Firdevs’in farkı bu gücün kendisinde olduğunu keşfetmiş olmasıydı. Hikayesini dinlerken değil ama, bunu düşündükçe burnumun direği sızladı. Bir yanı genel insan ilişkilerine ters açı yapmış olsa da, seçilen değil seçen olması iyiydi, meziyetti.</p>
<p>Son zamanlarda gördüğüm en duru güzelliğe sahipti&#8230; Esmer, uzun boylu ve kocaman zeytin gözleri vardı Firdevs’in. Güldüğünde bembeyaz ve düzgün dişleri “hayat ne güzel” dedirtecek cinstendi.</p>
<p>Genelin aksine hayattan kaçmamıştı Firdevs, . Sadece köyünden kaçmıştı 18’ine gelmeden.. Anne ve babasını özlemiyordu, samimiyeti sükunetinden belliydi. En önce yapması gereken şeyi, kendini tercih etmeyi seçmişti ki kendi yapamasaydı kimse yapamazdı bunu onun için&#8230; Karar vermenin zor olduğu anlar vardır ya, bir adım atsan hayatın değişir&#8230; Düşündüm&#8230; Firdevs kaç adım atmıştı acaba köyün dışına, hayatın içine?</p>
<p>Göremediğimiz gerçekler, uyuşturulmuş insanlar&#8230; Anne babalar kızlarını başlık parası denen üç kuruşa satıyorlar&#8230; Bunu da toplum vicdanında yer bulacak şekle getiriyorlar, yani meşrulaştırıyorlar.. Adı gelenek&#8230; Yedirme, içirme, giydirme parası karşılığı&#8230; Yoksulluk var ama yok. Eşitsizlik var ama yok, savaş var ama yok, baskı var ama yok. Ve bütün bunların var olduğunu söyleyecek insanlar var ama hepsi hapishanede! Firdevs Paris’te!</p>
<p>Elleri üşüyordu, paltosu eskiydi ama çoğumuzdan iyi durumdaydı&#8230; Dik duruyordu hayata karşı, ödemesi gereken bedelleri yalnızlığıyla ödüyordu bir yandan&#8230; Bir yandan çoğalıyordu&#8230;</p>
<p>Bir kahve içti benimle&#8230; Bir çikolatalı kruvasanı paylaştık&#8230; “Bilir misin” dedim, “bu kafeyi çok severim, neden bilmiyorum ama severim” dedim.. Yüzüne Tanrı’nın yüzüne bakar gibi hayranlıkla baktığımı farkettim. Lekesiz ve kusursuz geldi, kıyamadım birden.</p>
<p>“Burası güzel yapar” dedi.. “Truffe’ları da meşhurdur, hepsi burada üretiliyor, burada arkadaşım çalışmıştı” dedi&#8230;</p>
<p>Dinlere kızdım, geleneklere, kitaplara kızdım, kılıçlara kızdım Firdevs’le konuşurken. Çok gürültü yaptığımızı farkettim bu dünyada, bazılarımızın hacminin gereksiz olduğunu. Firdevs’in ailesini düşündüm. Kimbilir kimdi, evlendirecekleri amcasının oğlu kimbilir kiminle evlenip kaç çocuk yapmıştı ışığa uzak töreye yakın yolunda. Tanrı&#8217;nın hepimize, hepimiz aracılığıyla kendisi olduğumuzu, kendisinin küçük parçacıkları olduğumuzu söylediğini duyamayacak kadar gürültü yapıyorlar. Gürültüde olmayan sesleri duyuyorlar göklerden. Göklerden gelen sesleri, kendi seslerini yanlış duyuyorlar. Tanrıdan geldiğini sandıkları seslerle birbirlerini uyuşturuyorlar..</p>
<p>Düşünüyorum, iki hayat verseler bize işler ne kolay olacaktı. Ben Firdevs’le kalsam, bir yanım çalışma üzere, vadideki evde yaşlanmak üzere İstanbul’a dönse&#8230; Var olmak bu kadar dayanılmaz ağır olmayacaktı, onu bırakıp dönmek de&#8230; Birini emniyet içinde, işimizle gücümüzle geçirecektik belki. Diğerini bir cafede, bir nehir kıyısında ya da karşıdan karşıya geçerken görüp de vurulduğun bir yabancının gözlerinde, bazen bir üniversite bahçesinde hayata bırakacaktık. Yıldızlara bakarak bulsaydık yolumuzu.. Gökyüzü söyleseydi hep ne yapacağımızı hiç geri dönmeyebilirdik. O zaman ne yapacağımıza karar vermek zorunda kalmayabilirdik. Diğer hayatımız ise töreye kurban gitseydi, memur olsaydı, yap denileni yapsaydı. Vayyy beee derdik&#8230;</p>
<p>Sonuna kadar savrulmak üzere, yaprak yaprak rüzgâra verirdik ikincisini. Şimdi, elimizdeki tek bir hayatla olmuyor bu iş. Çünkü &#8220;kalbinin götürdüğü yere gitmelerin&#8221; bir de dönmeleri oluyor&#8230; Hikaye yazmadan, hikaye dinleyerek kös kös geri dönmek..</p>
<p>Sadece seçtiklerimizin toplamı değiliz biz. Sadece seçmediklerimizin toplamı da değiliz. Bana sorarsanız, yıldızların bizim için ayarladığı şeyler de oluyor ara sıra. Tesadüflerin toplanıp bizim için kararlaştırdığı şeyler. Yoksa tanrılar bütün bu bin yıllar boyunca neyle eğleniyor olabilirler ki? Firdevs’le benim o anda aynı yerde bulunmamız ve aynı banka oturuyor olmamız yıldızların fısıldadığı birşey bence&#8230;</p>
<p>Ne geceleri rakı masalarında anlatılacak kadar komik gündüzleri anlattığımız gibi sadece korkunç cümlelerle anlatılabilirdi Firdevs.. Zaten kendi olduğu gibi anlattı o yılları.. Hikayesine yakışır bir konseptte&#8230; Bir bankta, bir paket süt ve bisküvi eşliğinde&#8230; Kopuk kopuk karelerle anlattığı hayatını, bir başkasına ait bir hikaye gibi anlattı, sahiplenmedi bir kısmına&#8230; Sahiplendiğinde canı acıyordu besbelli&#8230; Belki de kendi zamanını doldurdu yas Firdevs’in içinde, artık yaşamaya başladi, kimbilir?</p>
<p>Bunun adı aşk değil, bunun adı hayat&#8230;</p>
<p>Bu gece vadiden değil, Seine Nehri’ne bakan küçük çatı katı otel odamdan yazıyorum.. Hiç gitmek istemiyorum bu kez Paris’ten&#8230; Size yazarken bir yandan Hümeyra’dan “Tutsana Ellerimi” yi dinliyorum&#8230; Sözlerinin belki hikayeyle doğrudan bir bağlantısı yok ama, bu şehir, bu hikaye, bu sıcacık oda ve dışarıdaki soğuk bileşkesinde saatlerdir bu şarkıyı dinliyorum&#8230; Nedeni yok gibi.. Belki de var&#8230;</p>
<p>Ellerimi uzatıyorum<br />
Sen bu karanlık bu gürültü içinde<br />
Görmüyorsun<br />
Bütün köşeleri tutmuşlar<br />
Ortada meydanlar, gözler içinde<br />
Sana anlatamıyorum<br />
Bütün bu köşeler, bu karanlık, bu ıslak, bu gürültü</p>
<p>Tutsana ellerimi<br />
Ellerimi görmüyor musun?<br />
Tutsana ellerimi<br />
Ellerimi görmüyor musun?</p>
<p>Evet, yeni yıldaki ilk hikayem, ilk gerçeğim Firdevs&#8230;.</p>
<p>Hepinize mutlu ve sağlıklı bir yıl diliyorum&#8230;.</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>Paris, 02 Ocak 2009</strong></p>
<p><strong>E-Mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
<p><strong><!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! --></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/tutsana-ellerimi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>68</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul Ağrısı</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/istanbul-agrisi.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/istanbul-agrisi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2009 09:40:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beyoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Cihangir]]></category>
		<category><![CDATA[Galatasaray]]></category>
		<category><![CDATA[Kabataş]]></category>
		<category><![CDATA[Karaköy]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Taksim]]></category>
		<category><![CDATA[Tünel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=13304</guid>
		<description><![CDATA[Yazdan kalma bir günde Beyoğlu’nda yürümek keyifliydi, güzeldi... Kalabalık kahvaltı sofrasında insanlıktan çıkana dek yedikten sonra Cihangir’den Taksim’e, oradan Galatasaray, Tünel, Karaköy, Kabataş hattında yürümek, üstelik yanımda iki yakışıklı adamla, sallana sallana, söylene söylene, birbirimize şımararak yürümek de günün bahşişiydi..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Yazdan kalma bir günde kalabalık kahvaltı sofrasında insanlıktan çıkana dek yedikten sonra dostlarla yürüyerek kısa bir Istanbul turu yapmak güzeldi&#8230; Özlemişiz birbirimizi&#8230; Mesafenin nasıl birşey olduğunu biraraya gelince anlıyor insan&#8230;. Kalabalık grup, birbirine karışan sesler, sözler, sallana sallana, söylene söylene, birbirimize şımararak yürümek de günün bahşişiydi..</strong></p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-13306" title="ss1" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ss1.JPG" alt="ss1" width="233" height="175" />Bir zaman Anadolu Yakasında oturan bir arkadaşımın evinden çıkıp bir kaç kişi “hadi yürüyelim biraz” diyecek olduk&#8230; Ne mümkün? Yürüyüşün yarısı insanlarla çarpışarak, yarısı da egzos dumanlarını soluyarak  geçti, ta ki kendimizi bir parka atana kadar kadar. Yani yürüyüş yapılacaksa bir parkta yapılmak zorunda bu şehirde, diğer türlü ayağınızın değdiği  her yerin bir sahibi var. Parklar da cam kırıklarıyla dolu.</p>
<p>Şehir demek  cadde demek, sokak demektir. Başını kaldırdığında güzel binalar görmeli insan, sokaklarında özgürce, amaçsızca, nereye gittiğini bilmeden yürüyebilmeli Şehirde gezmeye çıktığınızda yol sizi götürmeli.</p>
<p>Sıraselviler’den Taksim Meydanı’na, devam edip Galata’ya doğru yürümeye koyulmuşken, Galatasaray’da biteceğini düşündüğüm gecekondu kalabalığı Tünel’e kadar devam edince  sıkıldım, boğuldum. Zaten sevmem kalabalığı, bunaldım büsbütün. Bunu Istanbul’da yapabileniniz var mı? Ben yapamıyorum. Ne Anadolu yakasında yapabiliyorum, ne Avrupa yakasında.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-13307" title="ss2" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ss2.JPG" alt="ss2" width="283" height="212" /> Tabii cehennemin dibi sayılabilecek semtlerdeki fiyatı ederinin on katı site bahçelerinden bahsetmiyorum, bana göre İstanbul oralar değildir. Şehirde yaşamak, caddede sokakta yürümek demektir. Hatta, &#8220;amaçsız gezinmek&#8221; demektir. Biz de bunu yapmak mümkün değil. Bizde burjuvazi, sokakları alt sınıfa bırakıyor, Kadıköy vapurunu bıraktığı gibi&#8230; Kendi arabasının içinde gide gele, kendi özel bölgelerine sığınıyor&#8230; Dağ başlarında kurulu &#8220;siteler&#8221;, ücra bayırlarda alışveriş ve eğlence merkezleri&#8230; Bir de sonradan üretilmiş, Bağdat Caddesi&#8230; O da, kafanı kaldırıp binaların çirkinliğini görmemek kaydıyla&#8230; &#8220;Göz hizasında&#8221; kalacaksın! Ne yalan söyleyeyim oldum olası Bağdat Caddesini de sevemedim. Bağdat Caddesi ile Samsun’daki 19 Mayıs caddesi arasındaki farkı anlayamadım. İstanbul’dan Bağdat Caddesi’ni çıkarsanız ne eksilir ki? En fazla piyasa yapan körpe tazelerle, gölden balık tutmaya çalışan niteliksiz insan kalabalığı. İstanbul’u İstanbul yapan yer değildir Bağdat Caddesi, olmazsa ölmeyiz nitekim.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-13308" title="ss3" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ss3.JPG" alt="ss3" width="357" height="205" /></p>
<p>En son geçen yaz, avukat arkadaşımızı ofisinden alıp yemeğe gitmek için uğrayacak olduk, bana afakanlar bastı o caddede&#8230; Ama “caddedeydim” deme durumu var insanlarda, böyle bir sosyolojik arızamız da var. Yani zenginlik çok, ne ararsan&#8230;</p>
<p>Beyoğlu, diyeceksiniz&#8230; Çok sevdiğim ve vazgeçemediğim bir  hayal.. Kötü taraflarını görmezden gelip yaşadığım bir hayal. Düşünürüm, neden Beyoğlu’nu eskisi gibi kendi haline, kendi huzuruyla bırakmadığımızı&#8230;</p>
<p>Geçen gece uzun zamandır görmediğim bir dostumu yemeğe götürecek oldum. Beyoğlu’na&#8230;  Yemeğin ardından bir kaç mekana uğrayıp, sabaha karşı eve dönerken Beyoğlu’nda hala insan güruhunun üstümüze geldiğini farkettiğinde, içtiği onca içkiden eser kalmamış vaziyette ayıldı, hayret dolu bakışlarını anlatamam. Evet şehir yaşıyor, bir yandan bu iyi&#8230; Avrupa’nın belirli şehirleri dışında bu yaşamı görmeniz zor&#8230; Ama bir yandan da daha önceleri Galatasaray’da, şimdilerde ise Tünel’e doğru sona eren gecekondu gençliği rahatsız edici, sarsak bir kalabalık&#8230; Son zamanlarda türeyen kimliksiz gençlerin grup şeklinde “en büyük feeeener başka büyük yok” nida atmaları, nida atarken de acaba yeterince ilgi çekebildim mi, herkes beni izliyor mu bakışlarını gecenin iki buçuğunda duymak da rahatsız edici, görmek de, yazmak da&#8230; Nitelikli nüfusumuz çok az, kalanı da sokaklarda en büyük feeener, dünyayı yener bağırtılarıyla kimliğini arayan, bağırınca önemli olan bir grup kaybolmuş insan.</p>
<p>Onun dışında sosyetik Bebek Parkı var. Eve iki adım mesafede yere son iki yıldır gidemiyoruz, sıtkım sıyrıldı derler ya, işte o. Bir dönem Yeşilköy’den de aynı nedenle kaçmıştık. Karpuzcu, piknikçi evsafının waffle’cı ve sosyetik kafeci versiyonları Bebek Parkı’nda.. Çocuklu olanları oradan çıkıp markalı balıkçılarda yemek yemeye geliyorlar, çocukları da sosyetik çimlere basmış oluyor. Yani yeşilimiz çok az, olanlar da yavaş yavaş markalı hale geldi.</p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-13309" title="ss4" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ss4.JPG" alt="ss4" width="256" height="192" /></p>
<p>Kendinizi atacağınız diğer bir yer alışveriş merkezleri&#8230;  Trafikle boğuşarak alışveriş merkezine gelip doğruca yedi kat dibindeki otoparka dalmak, oradan &#8220;dikine&#8221; çıkıp hem yemeğini yemek, alacağını almak, göreceğini görmek, sonra gene &#8220;açık havayla temas etmeden&#8221; arabana binip gitmek&#8230; Avcılar ve Bağcılar gibi kent varoşlarından İstinye Park’a gitmek var yeni trendde.</p>
<p>Bu akıllı tabakanın bulundukları semtteki alışveriş merkezleri ile  kendilerine onlarca kilometre uzaklıkta bulunan markalı alışveriş merkezlerinde bulunan dükkanların ismi aynı da,  sattıkları ürünler farklı mı merak ederim? Yeşilköy’deki Fuckko ile Akmerkez’de bulunanın arasındaki fark nedir? Buralara girince çıkmak da zordur. Merdivenler bile hemen öyle aradığınız zaman gelmez karşınıza. Daha çok alışveriş edebilmeniz için aşağı inen ya da yukarı çıkan merdivenler üçyüz altmış derece gezdirir sizi katta.</p>
<p>Alışveriş edenler iyice yorulduktan sonra, yorgun argın gövdeler olarak dışarı fırlatıyor ve kendilerini bitkin bir şekilde kafe&#8221;lere</p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-13310" title="ss5" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ss5.JPG" alt="ss5" width="188" height="258" />atıyorlar. Kafe&#8221;lerde kahvenin yanına mutlaka tatlı bir şey yeniyor çünkü beyin yorulmuş oluyor seçimler yaparken. Bluzun yeşili mi kırmızısı mı? Pantolonun fermuarlısı mı düğmelisi mi? Falan filan derken bir milyon olmuş kafa şekere ve karbonhidrata ihtiyaç duyuyor fena şekilde. Sonra o şekerli, karbonhidratlı besinler lüp lüp yendikten sonra bastırıyor mu suçluluk duygusu. Haydi bakalım Nişantaşı&#8221;nda ve benzer semtlerde bolca bulunan güzellik salonlarına, spor salonlarına, saunalara. Neden? Çemberi tamamlayacak mağaza seferberliğinde alınacak giysilere sığabilmek için. Sonra tekrar mağazalar, tekrar kafeler ve tekrar güzellik salonları ve böyle devam edip gider. İnsan yabancı birini gezdirirken yaşadığı yere de onun gözleriyle bakmaya başlar. Bir tür aniden turist olursunuz kendi hayatınızın içinde. Şöyle bir baktım Nişantaşı&#8221;na. Tam bir tüketim semti, üretilen bir şey yok.</p>
<p>Bu gibi merkezlerin avlusuna sokak benzeri birtakım yollar da açıyorlar ama cansız. Hatta, ürkütücü. &#8220;Oturma bölgelerinde&#8221; de bu böyle. Hele gece basınca, bu sitelerin blok aralarına yapılmış zorlama sokakları, aşırı sessiz ve &#8220;insansız&#8221; görünümleriyle birer korku filmi dekorunu andırıyorlar&#8230;</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-13311" title="ss6" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ss6.JPG" alt="ss6" width="275" height="206" /></p>
<p>Yakın geçmişte yurtdışında yaşayan bir dostumuzu İstanbul’da gezdirecek olduk, merak etmiş Nişantaşı’nı, Taksim’i&#8230; Gezdirirken “işte şu gördüğün şu, bu gördüğün cafe, restaurant, bar”, “buralar buralar da dükkan, mağaza, alışveriş merkezi” diyerek anlattık. Eh sizde kalan bende eksik bir bilgi var mı?</p>
<p>Dostlarımla Türkiye’ye gelen bir amerikalının cümlesi içimi sızlattı, sızlatan farkında olmadan yaşadığımızı farketmek belki de&#8230;  “Hergün müthiş birşey yapıyorsunuz, Asya’dan Avrupa’ya geçiyorsunuz” dedi.</p>
<p>Yirmi birinci yüzyılda böyle yaşanacak. Halk sokakta, burjuvazi, kurtarılmış olduğunu sandığı &#8220;lüks gettolarda&#8221;. Elbette herkes deniz kıyısında oturmuyor, fakat sokak araları da çekilmez oldu. Araba koyacak yer bulmak büyük sorun, arabanı ertesi gün bıraktığın yerde bulup bulamayacağın ayrı bir soru işareti&#8230; “Cadde üstü” oturmak apayrı bir eziyet. Tozu pisi bir yana otopark problemi var. Çünkü o apartmanlar yapıldığında ve o daireler alındığında, ne müteahhit ne de müşteri düşündüler arabaları nerelerine sokacaklarını! Bu gibi merkezlerin avlusuna sokak benzeri birtakım yollar da açıyorlar ama cansız. Hatta, ürkütücü. &#8220;Oturma bölgelerinde&#8221; de bu böyle. Hele gece basınca, bilmem kaçyüz bin dolara satılan lüks sitelerin blok aralarına yapılmış zorlama sokakları, aşırı sessiz ve &#8220;insansız&#8221; görünümleriyle birer korku filmi dekorunu andırıyorlar&#8230;</p>
<p>Diyeceğim, çarşı çarşı gibi değil, pazar pazar gibi, sokak sokak gibi&#8230; Zaten sokaklarda kaldırım denen, ayaklarınızı koyacağınız yerler de bitti, gecekondu otoparkçıları sayesinde&#8230; Yakında kaldırımlarda yürümek için de birilerine para ödememiz gerekecek mi, merak ediyor insan..</p>
<p>Her şeye rağmen yaşıyoruz&#8230; Lakin, gün gelip de kendini İstanbul’dan daha fazla sevmeye başladı mı insan, çekip gidiyor ardına bakmadan&#8230; Ardına bir kez döndüğü zaman gidememe ihtimali var.</p>
<p>Özlediğim İstanbul’u Attila İlhan’ın dizelerinde bulurum&#8230; Dizelere verdiği isim bile kabartır yüreğimi.<br />
<strong> Kanatları parça parça bu ağustos geceleri<br />
Yıldızlar kaynarken<br />
Şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen<br />
Sen<br />
Eğer yine İstanbul&#8217;san<br />
Yine kan kopuklu cehennem sarmaşıkları büyüteceğim<br />
Pançak pançak şiirler tüküreceğim<br />
Demek yine ben<br />
Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor<br />
Kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler<br />
Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları<br />
Mavi asfaltlara çökmüş<br />
Diz bağlıyor<br />
Eğer sen yine İstanbul&#8217;san<br />
Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan<br />
Sirkeci Garı&#8217;nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp<br />
İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa&#8217;dan<br />
Anadolu üstlerine bakıp bakıp<br />
Ağlayan<br />
Sen eğer yine İstanbul&#8217;san<br />
Aldanmıyorsam<br />
Yakaları karanfilli &#8230;&#8230;. eğer beni aldatmıyorsa<br />
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar<br />
Yine senin emrindeyim<br />
Utanmasam<br />
Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak<br />
Kendimi yani şu bildiğim Atilla İlhan&#8217;i<br />
Zehirleyebilirim<br />
Sonbahar karanlıkları tuttu tutacak<br />
Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor<br />
İmtihan çığlıkları yükseliyor üniversite&#8217;den<br />
Tophane İskelesi&#8217;nde diesel kamyonları sarhoş<br />
Direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler<br />
Uykusuz dalgalanıyor<br />
Ulan İstanbul sen misin<br />
Senin ellerin mi bu eller<br />
Ulan bu gemiler senin gemilerin mi<br />
Minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında<br />
Liman liman götüren<br />
Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi<br />
Akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar<br />
Neden durmaksızın imdat kıvılcımlari fışkırıyor<br />
Antenlerinden<br />
Neden<br />
Peki İstanbul ya ben<br />
Ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy<br />
Gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas<br />
Ya benim kahrım<br />
Ya senin ağrın<br />
Ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın<br />
Çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi<br />
Burgu burgu içime boşalttığın<br />
O senin ağrın<br />
O senin<br />
Eğer sen yine İstanbul&#8217;san<br />
Yanılmıyorsam<br />
Koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim<br />
Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine<br />
Satır satır okumak istediğim<br />
Sen<br />
Eğer yine İstanbul&#8217;san<br />
Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim<br />
Ulan yine sen kazandın İstanbul<br />
Sen kazandın ben yenildim<br />
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar<br />
Yine emrindeyim<br />
Ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa<br />
Parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam<br />
Hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa<br />
Yanılmıyorsam<br />
Sen eğer yine İstanbul&#8217;san<br />
Senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar<br />
Gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan<br />
Bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir<br />
Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul<br />
Kaç kere yazdım kimbilir<br />
Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken<br />
1949 Eylül&#8217;ünde birader mirc ve ben<br />
Sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık<br />
Sana taptık ulan<br />
Unuttun mu<br />
Sana taptık&#8230;.</strong></p>
<p>İstanbul’um&#8230;.<br />
Bahtsız peygamberim&#8230;</p>
<p><strong><img class="alignnone size-thumbnail wp-image-13312" title="beyaz" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/12/beyaz-55x55.jpg" alt="beyaz" width="55" height="55" /></strong></p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN<br />
30 Kasım 2009, İstanbul<br />
E – mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/istanbul-agrisi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>46</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Quel Qu’on Vous Aime (Biri Sizi Seviyor) &#8230;.</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/quel-quon-vous-aime.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/quel-quon-vous-aime.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 09:23:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Leos Carax]]></category>
		<category><![CDATA[Les Amants du Pont-Neuf]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=13126</guid>
		<description><![CDATA[Yine aynı şey oldu, sıcacık yatakta uyurken birşey dürttü beni&#8230; Perdeyi kaldırıp dışarıya baktığımda aylardır beklediğim mevsimin geldiğini farkettim.. 
Sis, pus, nem, henüz egzos bulaşmamış bir hava ve kızıl mavi karışığı gökyüzü.. Gecenin sabaha çaldığı o anlar &#8230; yakıcı bir sessizlik&#8230;
Ölmek değil de, bir gün bunları yaşayamama, hissedememe korkusu oturuveriyor bazen içime. Yoksa hiçlik duygusu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Yine aynı şey oldu, sıcacık yatakta uyurken birşey dürttü beni&#8230; Perdeyi kaldırıp dışarıya baktığımda aylardır beklediğim mevsimin geldiğini farkettim.. </strong></p>
<p>Sis, pus, nem, henüz egzos bulaşmamış bir hava ve kızıl mavi karışığı gökyüzü.. Gecenin sabaha çaldığı o anlar &#8230; yakıcı bir sessizlik&#8230;</p>
<p>Ölmek değil de, bir gün bunları yaşayamama, hissedememe korkusu oturuveriyor bazen içime. Yoksa hiçlik duygusu çoğu kez rahat olmak&#8230;</p>
<p><img class="alignright size-medium wp-image-13127" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/11/qqqq_1-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" />Apar topar uyanıp balkona çıktım. Kahveyi yudumlarken biraz Verdi dinlemeye karar verdim. Yanlışlıkla televizyon kumandasının tuşuna bastığımda, ekranda puslu, sisli bir Paris sabahında Juliet Binoche’u gördüm, saatin 05.40 olduğunu da o anda farkettim.<br />
Bahsedeceğim film Leos Carax’ın filmi, Les Amants du Pont-Neuf&#8230; Türkçeye Köprü Üstü Aşıkları olarak çevrilen filmin doğru çevirisi Neuf (Nöf) Köprüsü Aşıkları&#8230;<br />
Fransız Devrimi&#8217;nin 200. yıl kutlamaları için restore edilmeye başlanan Paris&#8217;in en eski köprüsü olan Pont-Neuf, sokağa düşmüş alkolik bir sirk cambazı olan genç Alex&#8217;e ev sahipliği yapmaktadır. Başarısız bir ilişkinin ardından çektiği üzüntünün giderek körleştirdiği güzel ressam Michèle sokaklarda Alex&#8217;le karşılaşır.<br />
Michèle ve Alex, diğer bir evsiz olan Hans ile birlikte Pont-Neuf&#8217;te umarsız bir hayata başlar. Michèle&#8217;in görme duyusu giderek azalırken Alex&#8217;e olan bağı da artar. Alex de genç kıza fena halde tutulmuştur ve hastalığının tedavisi mümkün olduğu halde, bencilce de olsa kızın sokaktaki yaşamdan kopmasını istemez. Alex üçlemesi denilebilecek filmlerin son ayağı olan film aşkı en doğru haliyle, “şeylerin uygunluğu” olmadığını anlatıyor.. Juliet Binoche’un, Denis Lavant’la, Paris’in puslu havası ve manzarasıyla bütünleşen oyunculuğunu çok seveceğinizi düşünüyorum. Film yeni değil, 1991 yapımı. Leox Carax, “Les Amants du Pont-Neuf” ile farklı bir aşk hikayesini anlatırken, aşkın bencil taraflarını gözler önüne sermiştir. “Boy Meets Girl” ve “Mauvais Sang” olan Alex serisinin son kısmıdır.</p>
<p>Aşkın gözünün kör, ayağının topal olduğunu imgeleyen, arka sokaklarda, köprülerde, kumsallarda uyuyan; gün gelip &#8221; gel bir şişeyi<a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/11/qqqq_2.JPG"><img class="alignright size-full wp-image-13128" title="qqqq_2" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/11/qqqq_2.JPG" alt="qqqq_2" width="177" height="115" /></a> bölüşelim&#8221; diyen; anavatanı olmayan göçebe hali bir film bu&#8230; şiir gibi film&#8230; tutunamayanların Paris sokaklarındaki serseri, fütursuz, ağzı bozuk, sado-mazoist ve tutkulu yalın hali&#8230;yalın halden yalana, sadakatsizliğe, şehvete ve şiddete dönüşen -i hali, -e hali, -de hali, -den hali&#8230; Bu tutku aşkın göçebe, argo, etik sınırları zorlayan, teni sıyırıp geçen en çıplak hali&#8230; kirli, arızaya meyyâl, her an patlamaya hazır, kıskanç ve ihtiras dolu bir tutku&#8230;</p>
<p>Alex, &#8220;beklemekle aşk acısı arasındaki ince çizgi&#8221; yi,<img class="alignright size-medium wp-image-13129" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/11/qqqq_3-300x180.jpg" alt="" width="300" height="180" /> Michèle&#8217;i köprü üstünde beklerken geçmiş; Michèle&#8217;in gözlerinin açılmasıyla kendisine olan aşkının da biteceği korkusuyla etrafı ateşe verirken, kaybetme korkusunun nelere yol açabileceğini gözler önüne sermiş; sado-mazoist, hırçın, tehlikeli ve bir o kadar naif bir adam olabilmenin etkisini izleyicinin üstünde bırakan bir karakter. Michèle ise uyuşturucu olmadan uyuyamayan sevgilisiyle beraber uyurken ona uyutmayı öğrettiğini zanneden, duygusal fakat Alex&#8217;in aksine kendinden vazgeçemeyen, mantık ve aşk savaşında aşkı tercih edip nihayetinde karlı bir gece yarısı bir şişe şarap, Alex ve elinde bir karakalemle en çok istediği şeyi, onun portresini çizmeyi başaran bohem bir kadın&#8230;<br />
<img class="alignleft size-medium wp-image-13130" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/11/qqqq_4-300x179.jpg" alt="" width="300" height="179" />Leos Carax’ın, serseriliği, sokakları, tutunabilmek ya da tutunamamak gibi kavramları nesneleştirerek anlatan ve içinde öylesine bir sahne barındırmayan filmin sizi de benim gibi ekran karşısında çakılı bırakacağını düşünüyorum. Fransız devrimi’nin 200. yıl dönümü kutlamaları sırasında havai fişek gösterilerinin altında, Michelle’in Seine Nehri’nde su kayağı yapışı, Alex’in metro afişlerini ateşe verirken, afişleri asan adamın yanışını seyredişi filmin unutulmazlarından.<br />
Michèle’in gözlerini kaybetmeden önce görmeyi istediği son tablo Rembrandt’ın 1660 tarihli otoportresidir. Işığını kaybetmek üzere olan bir ressamın, ışığın üstadı ressama son bir bakışı olacaktır.</p>
<p>Köprü üstü..<img class="alignright size-full wp-image-13131" title="qqqq_5" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/11/qqqq_5.JPG" alt="qqqq_5" width="216" height="216" /><br />
bıçak sırtı..<br />
ipin üstü..<br />
hayatın dibi..</p>
<p>Köprüler geçip gitmek içindi hani? Bir aşk bir köprünün üstünü yurt edindiğinde ne yapar insan? geçip gidilemiyendir aşk&#8230; Sevmek, birinin kıymetini bilmek, onların ardından gitmekle (veya gitmemekle) öğrenilir. Aşkın vahşi hali en hafif haliyle sıyrıklar oluşturur, inceden çizer&#8230; Aşk ki hayret halidir, gelince anlarsın, “asla yapmam” dediğin herşeyi bir bir yapmaya başlarsın&#8230; iyi ya da kötü herşeyi yapmaya hazır olursun.</p>
<p>Sevmeye dair verilen sözler hayatla sınandıkça kıymetlenir. Hatta sözler bozulsa bile sevmek devam edebilir&#8230; Gerçi bu filmde <img class="alignleft size-full wp-image-13132" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/11/qqqq_6.JPG" alt="" width="208" height="139" />verilen ve vazgeçilen sözler yok ama, cesur aşkın filmine tanık olmak biraz sinirlendirebilir insanı&#8230; Köprü üstü/ köprü altı çocuğu da olsa, pis, pasaklı, serseri de olsa seyredenler Alex gibi bir aşık isteyebilir&#8230;. Dediğim gibi; bu kadar “vayyyy beee” dedirtecek ve gitmediyseniz dahi hemen biletinizi alıp Paris’e yola koyulmak isteyeceğiniz film sinirinizi bozabilir, en çok da o sefilliği yaşama ihtimalini kendi adınıza düşünemiyorsanız yoksa uzaktan seyirci kalma durumu&#8230;</p>
<p>Eğer süregelen aşk tanımınızın içinde bunlar yoksa içinize kurt düşürür.. “Bu hayat mı ve benim mi gerçekten?” sorusu sırada bekler&#8230; sonra aptal aptal Galata köprüsünde gözlerimiz Denis Lavant &#8216;ı arar&#8230; Hatta arsızca, o kadın, Michèle de olmak da isteyebilirsiniz. Hayatınızı ters tarafa akıtacak kadar kuvvetli bir aşkı deli gibi özleyebilir, dünyevi kederlerle tesis ettiğiniz düzeninizi bozup, bir başka kaba akacak kadar teslim olmak isteyebilirsiniz&#8230;<br />
Bir kalbin içine en çok ne kadarı sığdırılabilir cesaretin? Aşk mı cesareti doğurur, cesur olan mı aşık olur? Bir film ve bir hayat&#8230; B film olmak isteyebilirsiniz<br />
Filmin içine girdikçe bu köprüde öpüşesi gelir insanın.. sonra da ağlayası&#8230; Seine nehri üzerinde başka köprüler de vardır ama Pont &#8211; Neuf başkadır. Her bir gerçek sevgiliyle gidesi gelir insanın.<br />
Bir köprünün üstünden kaç hayat geçtiğini merak etmez o saatten sonra&#8230; bazen bir kavramı çözmek, koskoca okullar okumaya bedel olabilir&#8230;<img class="alignright size-full wp-image-13133" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/11/qqqq_7.JPG" alt="" width="239" height="186" /></p>
<p>Karlı bir gece yarısı yine başladıkları yere Neuf Köprüsü&#8217;ne dönen aşıklar, karın altında donmaya müsait bedenlerini şarapla ısıtırlar. sarhoş olurlar ve veda anında Michèle&#8217;in gideceğini öğrenen alex tutar kolundan atar köprüden aşağı kendisiyle beraber Michèle&#8217;i. Suyun altında çözülen bedenler&#8230; Donmuş duyuları da harekete geçiren nehir, son sahnede oldukça etkileyicidir. Alex Michèle&#8217;in gitmesini önlemek için onu tutup kolundan, köprüden atlayışıyla bir çözülme yaşarlar. Onları kurtaran küçük bir tekneyle herşeyi geride bırakıp amaçsızca Atlas Okyanusu’na gitmeye karar verirler.</p>
<p>Tıpkı “My Blueberry Nights” filminde olduğu gibi aşk sanılan duyguları sorgulamaya iten bir film. Terkedildiginde “unut” talimatını alan kişi öfkesinden ve kontrolsüz acısından dolayı uzlaşmaya değil inatlaşmayı tercih eder, salt o nedenle unutamadığını ispatlamak için herşeyi yapabilir. Haklı olduğunu kanıtlama çabası zavallı olduğu inancıyla birleşir. haklı oldugunu kanıtlama kaygısı duyan ve zavallı olduğuna inanan Alex gibi&#8230;</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-13134" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/11/qqqq_8.JPG" alt="" width="259" height="130" />&#8220;Kimse bana unutmayı öğretemez&#8221; diyen Alex&#8217;in cümlesini bitirip silahı eline sıkması&#8230;. o elin aynı zamanda Michèle&#8217;in bir zamanlar tenine dokunan, onun ellerine değen el olması&#8230; tüyleri diken diken edecek tesiri olan sahnenin alt metninde asla unutmayacağı bir izi hiç kimsenin ona unutturmaya kalkmamasını kendi halinde silahı patlatarak söyler.<br />
Aşk acısı yaşamış herkesi derinden etkileyecek film, konu aşk olduğunda, Paris&#8217;te bir köprüde yaşayan 2 evsizle bu kadar çok ortak nokta yakalamak da insan olmanın zenginliği.<br />
En çok iz bırakan sahnelerine Denis Lavant ve Juliette Binoche’un köprüde havai fişekler arasında dans ettikleri ve takıntılı aşık Alex’in metrodaki ilan panolarını yakıp, afişi asan adam yanarken bile, aşkla iyilik arasında hiç bir ikilem yaşamamasını ekleyebiliriz.<br />
Film bittikten sonra “belki de aşk değil, bencillik filmi” diyebilirsiniz. Çok incelikle anlatılmış, aşkla karıştırılmaması gereken bir bencillik&#8230; Evet, filmde aşıkları dünya gerçekleriyle buluşturan mesajlar vermeye çalışan, Micheal Gruber’in oynadığı Hans karakterinin söylediği “aşk yatak odasında yaşanır, rüzgarlı kaldırımlarda değil” cümlesi fazlasıyla acımasız.<br />
Filmi süsleyen Guiseppe Verdi’nin eserlerinden de büyük keyif alacaksınız&#8230; Son sahne özellikle bir Sheakspeare uyarlaması gibi&#8230;. Karlı bir gece yarısı vuslat&#8230; ve bütün duyularınızı harekete geçiren bir final&#8230;<br />
Saat 08:30 olmuş, evden çıkma vakti&#8230;.<br />
İyi seyirler&#8230;</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN<br />
17 Kasım 2009, İstanbul<br />
E – mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/quel-quon-vous-aime.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>59</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Asmalımescit Rakı Zirvesi</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/asmalimescit-raki-zirvesi.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/asmalimescit-raki-zirvesi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2009 08:23:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Asmalı Mescit  Rakı]]></category>
		<category><![CDATA[Asmalı Mescit  Rakıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Asmalımescit]]></category>
		<category><![CDATA[Asmalımescit  rakı]]></category>
		<category><![CDATA[Asmalımescit  Rakıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Can Yücel]]></category>
		<category><![CDATA[Caruso]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Süreyya]]></category>
		<category><![CDATA[Kulüp Rakıs]]></category>
		<category><![CDATA[Malaguena]]></category>
		<category><![CDATA[Münir Nurettin]]></category>
		<category><![CDATA[Rakı]]></category>
		<category><![CDATA[Rakıs]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=12391</guid>
		<description><![CDATA[Yine kış gelse... Sıcacık birbirimize sokulsak... Dostlar birbirini ısıtsa... Isınan yüreklerimiz üşüyenleri ısıtsa..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Yine kış gelse&#8230; Sıcacık birbirimize sokulsak&#8230; Dostlar birbirini ısıtsa&#8230; Isınan yüreklerimiz üşüyenleri ısıtsa.. </strong></p>
<p>Yine kış gelse…<br />
Refik bunu bilse, bizi çağırsa…<br />
İsmet Baba da olurdu ama Can Yücel’siz tadı yokmuş, öyle dedi genç adam.</p>
<p>Masaya peynir, kavun ve biraz İstanbul konsa…<br />
En sevmeyen bile hükmen mağlup olsa….<br />
Mevsimine göre uğurlu yemekler sıralansa…<br />
dalından yeni kopmuş lüfer – çipura, tarama….<br />
herkes uğurlu bir sayı söylese…<br />
tek, duble, otuzbeş, yetmiş…<br />
uğurlu şarkılar çalsa… nihavent, hicaz, rast…<br />
planlı iş konuşmasak, herşeyi bilmesek, bildiğimizi unutsak, efkar dağıtsak, iddialı siyaset yapmasak, geyik muhabbeti olsa, memleket kurtarma, yarısına kadar okunmuş kitapları açsak gönül rahatlığıyla…<br />
Bilinen hikayeleri başka başka halleriyle anlatsak…</p>
<p>Eski bir sevgilinin eskimemiş hayali gelip otursa karşı sandalyeye, bir kadeh de ona doldursak… Bütün kızgınlıklarımız acı ya da tatlı bir gülümsemeye dönse…<br />
Dost meclisinde efkar dağıtsak…</p>
<p>Biri zevzeklik etse… “Biliyor musun, senin gibi orayı sık sık ziyaret eden bir arkadaşım sirozdan öldü” dese… Ah be kuzum, o şekilde ya da bu şekilde herkes ölür ama gerçekten herkes yaşamaz. Elbette rakı içmenin de bir bedeli var, yaşamak kolay iş değil ki. İçmenin de bedeli var, beraber içeceğin insanı seçmenin de…</p>
<p>Sözler başka şeyler söyler, insanlar başka başka yaşar, sözler farklıdır insan farklı…</p>
<p>Meyhanenin rakı gibi rakısı gelse masaya.. Kulüp Rakısı gelse… Genç adamın anlattığı hikayeyi hatırlasam…<br />
“Rakının en rakısı Kulüp markalı olandır. Rakılar üçe ayrılır. Kulüp rakısı, ispirto türevi olanlar ve tatlı içimli olup, genleriyle oynanmış rakılar. Kulüp rakısı az bilinir, bilenler de genelde çok ince özel rakı bardakları ile içer. alkol oranı yüksek olduğu için derdi ve efkarı çabuk unutturur” dese…</p>
<p>Bir yumuşak tat, böyle sert çarpabilir mi insani? Bir rakı, yalnızken kalabalıklaştırır mı insanı? Bir adam dönüp her seferinde aynı kadını özler mi? ” diye hayretle ama bir o kadar cevabı içinde sorular sorsa….</p>
<p>“Kulüp rakısının etiketindeki içki masasında oturan iki arkadaşın Atatürk ve İnönü olduğu bilinir. Oysa gerçek şudur: İnönü’ye benzetilen Cumhuriyet döneminin ilk grafikerlerinden İhap Hulusi, Atatürk sanılan ise şair Fazıl Ahmet Aykaç’tır. İhap Hulusi hazırladığı etikete arkadaşıyla birlikte kendisini de çizmiştir” diye devam etse… Hatırlasam cümlelerini bir bir…</p>
<p>Rakıya dayanıksız, her yudumda ağzını gözünü buruşturup yamultan, rakının hem içinde hem yanında su bulunduran, her yudumun ardından süreklı yemek yiyen, 1 -2 kadehte kafayı bulan ve sık sık “vodka redbull veya şarap severim beeeen” diyenler olmasa… İçtiğimize ve geldiğimize, yanımızda getirdiğimize pişman olmasak…</p>
<p>Gözümüz dalsa boşluğa. O göz baktığı yerden sıkılmadıkça dalgın kalsa… Bunu özlerim. Ellerin durduğu yerde sıkılana kadar durmasını, aklın düşündüğü şeyi sonuna kadar, ferah ferah düşünmesini… Yetişecek hiçbir şeyimizin, hiçbir yerimizin olmamasını. Kimse bizden bir şey beklemesin, kimse bizden bir şey istemesin. Hiç performans göstermesek, karnımızı içimize bile çekmesek. Sonra günün en güzel saatleri gelse. Eflatun saatler… . Rakı eflatun olsun suya karışırken, biz tiril tiril olalım. Beyaz masa örtüleri eflatun olsa, yüzümüze vursa ışığı. En güzel, en insan halimizde olsak. Masadaki tüm kadınlar cilveli elbiseler giymiş olsunlar, alıcı bir göz farı, kırmızı rujlar sürmüş olsalar. Öyle ya, kadın dediğin bir tek sevgilsiine giyinmez ki…. Ümit Yaşar’ın, Nazım’ın, Orhan Veli’nin dizelerindeki kadınlar otursa masaya. Gözlerinin içi ışıl ışıl olsa kadınların, dudak ve gözlerinin hareleri rakı kokusuyla birleşip meyhanenin her köşesine yayılsa. Bunu özlerim ben. Düşünürken özlerim, masadayken özlerim…</p>
<p>İnceden bir Müzeyyen çalsa, inceden bir Zeki, inceden bir Münir Nurettin… İçimizden geçen şarkı çalsın ki, iyi geçecek saatlerin işaret olsun. Sonra binlerce kez tekrar ettiğimiz cümleler gelse sıradan… “Biz bu dünyaya çalışmak için mi geldik?”…</p>
<p>Sonra eflatun masaya bakıp “hayat ne güzelmiş, dostlar yanımda, arayanım da var soranım da çok şükür” desek… Kimse bombalardan, savaşlardan, açlıktan, borçlardan bahsetmese.. Gözlerimiz ışıl ışıl parlasa birbirinin ışığında… Efkarımız sıkılana kadar asılı kalsa havada.. Hava soğuk olsa, temiz koksa, bütün insanlar iyi olsa, birbirini üzmüş, unutmuş olmasalar, içimizdeki bütün mikropları kırsa içtiğimiz rakı… En eski dostlar, sevgililer hatırlansın, canlansın, silinmiş numaralar hafızanda belirmeye başlasa… Bende yanan ışıklar değişse, müzik Frangoulis’e dönse… Malaguena ya da Caruso dinlesem… Bakışlar değişse, göz bebeklerimize merhamet, özlem, yarım hevesler yerleşse, yumuşasa, masanın eflatununda, bütün rüyalarımızı yeniden görmeye başlasak… Ameliyatla aldıramadığımız en sevimsiz yanlarımızı boşalmış kadehlere doldursak… Sonra… ” Garson, boşları topla”…</p>
<p>Karşı masada oturan amcaya bakarken, birkaçımız babasıyla içtiği ilk rakıyı hatırlasa… Cemal Süreyya şiiri gelse aklıma.</p>
<p>Sizin hiç babanız öldü mü?</p>
<p>Benim bir kere öldü kör oldum</p>
<p>Yıkadılar aldılar götürdüler</p>
<p>Babamdan ummazdım bunu kör oldum</p>
<p>….</p>
<p>Kadınlar… Meyhanelerin en güzel mezesi gülen kadın sesleri… Sonra Ümit Yaşar yaklaşsa masaya.. “Ben güzel gözlü kadınları severim, bir de küçük ayaklıları, uzun boyluları… hem nasıl severim, öyle severim işte”… dese. Masadaki beyler kadehlerini en nazik halleriyle kaldırsalar, masanın güzelliği kadınları selamlarcasına…</p>
<p>“Rakı içmek günah mı?”yı düşünsem… değil… Rakı içmek günah değil ki… Asıl günah içtiğin dostları unutmak… Ve hatta bazen daha çok rakı içmek gerekir kendimizi bulmak için… Şu dünyada efkârdan kurtulmak kadar efkâra kavuşmak da kolay olmuyor. Rakı masası bazen ayrı yerlere düşmüş sizi size getirir. İnsanın kendinden ayrı düşmesi zor… Öyle durumlarda onu kendine geri çağıracak dostları olmalı insanın. Rakı içerken beraber ağladığı dostlara… Vicdanımızı ve kendimizi sevmeye çağıran dostlara… Tam bu sırada masadan biri kadehini kaldırsa, “dünyaya çalışmak için mi geldik arkadaşlar, yine derin mevzulara daldınız” diyerek uyandırsa.</p>
<p>O masada hiçbir ölünün arkasından konuşulmaz.. Gerçi ben merak ederim, ölülerin arkasından konuşulmayacağına dair konmuş genel kuralın gerekçesini… Ölümün bütün günahları yıkayabilen mertebesini… Öte yanında oturan aşk yorgunu abla dürter… “niye böyle oldu, aslında ben çok sevmiştim” dese… bir yudum daha içsek…</p>
<p>Sonra… Öyle ya da böyle birbirimize sinse kokularımız… En içmeyenimiz bile rakının insafında çözülse, güvense insanlar birbirine… Buram buram İstanbul’a karışsa gece vakti hem kokumuz, sesimiz, ismimiz… En acımasızın vicdanını bile önüne koyuverir herkes o masada… Sesler birbirine karışsa, sözler anlaşılmaz olsa… Kıymetli sayılan saatlere sığdırılmaya çalışılan cümlelerin telaşıyla devam etse masada sohbet.. Ta ki Refik’in yıllardır bizi doyurmaktan yorulmayan, tombalak garsonu gelinceye dek… Elinde muska börekleriyle göründüğü anda herkes sussa… İyi yürekleri doyurmak lazım. İyi yüreklilerin daha çok yaşaması lazım, lakin öyle değil hayat… Rakı sofrasına da herkes oturmuyor… Zalimler oturmuyor, bunu anladım… Çünkü zalimler hayattan alacakları intikamı, en yakın yerden, insandan ve dost sofrasından alıyorlar, bununla tahvil ediyorlar. Sen hayatını masadakilerin yaralarına adarsın, zalim ise yara almamaya yemin eder…</p>
<p>Bir yudum daha rakı içsek… İsmet İnönü ve Atatürk’ün fotoğrafının tam karşısındaki masada otursak, otururken geçmiş zaman Cumhuriyet hikâyeleri anlatan gencecik bir adam gelse aklıma, uzaklara gittiğini farketsem, içim burkulsa… İsmet Paşa’nın fotoğrafına bakarken dalsam.. Bugünü düşünsem, sonra aklıma başka bir fotoğraf karesi gelse.. Üzeri gazetelerle örtülü sevgili Hrant Dink’in, öldürüldüğü gün giydiği ayakkabının altının delik olduğunu hatırlasam… Korkularımı hatırlasam… en çok korkularımızı kaybetmekten korktuğumuzu…. Korkudan kurtulduğumuz anda yerinin boş kalmasını ve kafalarımızın karışmasını istemediğimizi…</p>
<p>Herkes rakının uzaklardaki, benim için meyhanenin öznesi hale gelmiş genç adamı düşündüğümü düşünse… Masadakilere söylediğim tek yalan sessizliğim olsa.. Dalıp gitsem, Hrant’ın son programındaki ses tonu kulaklarında çınlasa… Ne zaman konuşsalar ölüm çağıran hayalet siyasetçileri hatırlasam.. Yanımda sevdiklerim… Herkes biraz kederli… İsmet Paşa’ya sitem değil bu ama… Yine de… Sevdiğim şehrin en sevdiğim, en mahrem masasında otururken… Asker üniforması içerisindeki ihtişamlı İsmet Paşa’nın madalyalarını sayarken… kızsam…</p>
<p>Yoğun bakıma kaldırılmış bir general gelse aklıma… Masanın sevimli adamı, “sen geçmiş olsun demeyecek misin” dese… Demeyeceğim, hele biraz rakı içip efkâra gelince, hiççç… Bu toprağın her dilinde de hakkımı helal etmediğimi söylesem… Akmasına sebep olduğu kan kadar kanı aksın desem. Bu ülkede neler olup bittiğinden habersiz milyonlarca insanın demediği kadar…. Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Lazca… Bir kaç cümle etsem ama… “Değmez be paşam… Ne dünya malına, ne devlet ikbaline… Ölümlü dünya… Lakin ölüm elinizden olduysa iş değişir paşam” desem.</p>
<p>Eh işte ne güzel güle oynaya başladık, sözü ölüme getirdik tadını kaçırdık yazının. Bu meret de böyle işte şişede durduğu gibi durmuyor, çözüveriyor dilin kemiğini… Artık sohbet nereye götürürse…</p>
<p>Sağlamasını yapsak hayatın… Sahi, insan hayatın sağlamasını neyle, kimle yapar? Başarılarıyla mı? “Sen çok yaşa!” diyenlerle mi? Kavga ettikleriyle mi? Eeeehhh… Artık düşünmekten vazgeçsem… Aldansam hayata…</p>
<p>Hava iyice soğusa… Refik bizi çağırsa… Yazdıklarımın hepsi gerçek olsa… Bu kadar şanslı olduğuma hayret etsem..</p>
<p>Portmantodan pardösü ve atkılarımızı almaya yeltenirken, son bir Edip Cansever ilişse masaya…</p>
<p>Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye</p>
<p>İçerde üç beş kişi</p>
<p>Yalnızlık üç beş kişi</p>
<p>Bir kadeh rakı söylerim kendime</p>
<p>Bir kadeh rakı daha söylerim kendime</p>
<p>-Söyle be! ne zamandır burda bu gemi</p>
<p>-Denizin değil hüznün üstünde…</p>
<p>Hoşçakal Refik… Büyük Refik.. Küçük Refik..</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>İstanbul, 31 Ekim 2009</strong></p>
<p><strong>E-Mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/asmalimescit-raki-zirvesi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>61</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arkanı dön&#8230; Gölgene Ateş Et ve Kurtul!</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/arkani-don-golgene-ates-et-ve-kurtul.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/arkani-don-golgene-ates-et-ve-kurtul.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 11:03:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümetin Kürt açılımı]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Açılımı]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=11589</guid>
		<description><![CDATA[Günlerdir bir Kürt Açılımı konusu, aldı başını gidiyor.. Bu iktidarın bu yanını seviyorum... Ne yapsa olay oluyor, hangi konuyu ortaya atsa günlerce tartışılıyor, olay oluyor...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Günlerdir bir Kürt Açılımı konusu, aldı başını gidiyor.. Bu iktidarın bu yanını seviyorum&#8230; Ne yapsa olay oluyor, hangi konuyu ortaya atsa günlerce tartışılıyor, olay oluyor&#8230; </strong></p>
<p>Akşam haberlerini magazin programı tadında seyrediyoruz. Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç ya da Abdullah Gül isminin geçtiği her programı, kendilerini seven de sevmeyen de pür dikkat izliyor.. Ya çaktırmadan ciddiye alıyorlar ya da bu iktidar ciddi işler yapıyor&#8230;</p>
<p>Hükümetin bir süredir doğru zamanı beklediği, &#8220;Var mısın yok musun? yarışmasına çevirdiği Kürt açılımı konusunda, Hamdi Bey&#8217;in son teklifini hepimiz merakla bekliyoruz&#8230;.<br />
Hükümet Kürt açılımı konusunda net olamıyor, haklı olarak olamıyor. Oy kaybetmek istemiyor, yumuşak geçişlerle işi kotarmaya çalışıyor&#8230; Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, çok konuşan bir iktidar hepimizi çeşitli konularda yordu&#8230; Camide vaaz verir gibi bağıran, insana insani bir sesi tonuyla hitap etmekten aciz bir başbakanın bu sorunun çözümünde mimar olabileceğini tahmin etmiyorum. Kendisini dinleyenlere edeceği üç beş ağdalı cümle, cahil kafalar önünde kendisini önemli yapar ama sorunu çözmez&#8230;</p>
<p>&#8220;Terörle bir yere varılmaz&#8221;&#8230;. Siyasetçilerin halka son 20 yıldır söylediği en büyük yalan&#8230;</p>
<p>Terörle vardığımız yer, uluslaşma süresince önemli mesafe kaydeden Türkiye&#8217;nin milli dokusunda meydana gelen sosyal, psikolojik, ekonomik siyasal ve kültürel tahribat&#8230;<br />
Gelecekte neler olacağını göreceğiz, bunu askerin değil, halkların kardeşliğine inanmış, kaynaştıran, aklının aydınlığına sorular soran siyasetçilerin belirlemesi en büyük arzum.</p>
<p>Bir yandan Avrupa ile masaya oturmaktan vazgeçmeyen, diğer yandan Bağdat yolundan da dönmeyen bir zihniyetle savrulup duruyoruz&#8230;.</p>
<p>Kürtçe konuşulmalı&#8230;.<br />
&#8220;Kürtçe konuşulamıl&#8221; dedim &#8230; Zaten konuşuluyor&#8230; Bu küfür değil ki&#8230;. Birileri kendine ait, kendini çok daha rahat ifade edebildiği bir dili konuşuyor&#8230; Bunda mantıksız olan nedir? Okullarda okutulursa ne olur? Neyse&#8230; Kürtçe konusuna dönecek olursak, bu ülkede İngilizce öğrenilmeli deseydim, tepkiniz nasıl olurdu? Mesela ben okulda seçmeli ders olarak Kürtçe almak istesem? Yoksa benim de teröristlerle bir bağım mı var? Yoksa dış mihraklar beynimi mi yıkadı? Oyuncak mıyım ben?</p>
<p>Laik olduğunu her fırsatta dile getirdiğimiz bu ülkenin nüfus cüzdanında &#8220;din&#8221; hanesi hala var ama&#8230; Olsun&#8230; O ülkeyi bölmüyor&#8230; Nasıl bölmüyor? Nüfus cüzdanlarında gerekli bilgiler bulunur. Laik bir ülkede, nüfus cüzdanında yazan bir din hanesinin, devletin hangi resmi organında, ne işe yarayacağını bana söyleyebilecek biri var mı? İnancımı fişliyorlar, devletin en temel kağıdında sorgulanıyor. Dinle devlet işlerini, daha devletin en temel kağıdında ayıramamışken&#8230;. daha neler?<br />
Diğer yandan, yıllarca nefret ederek arapça dua öğrendim, öğrenmek zorundaydım, yazılı &#8211; sözlü sınavlardan geçmek durumunda kaldım. Buna neden ses çıkarmadık? Eşek gibi oturup öğrendim, hay kafama. Sırf bu zorunluluklar yüzünden sevmedim okul hayatını.<br />
Karşı istikametten gelelim: Şu yazının arasına bi kaç kelime İngilizceden piçleme bir cümle attırsaydım; kınayanların yanında “vayyy beeee, ne güzel, İngilizce de biliyor hatun” diyen de olmayacak mıydı?<br />
Ooooof offf&#8230;.. Diyeceğim o ki, bu ülkedeki kafaların işleyişine ve çoğunlukla işlemeyişine dair efkarım fazla&#8230;.<br />
Diyeceklerimi, yönetenlere, askerlere değil, bizzat size söylüyorum&#8230; Bu ülkeyi sevilmeyen bir yer yapmaktan vazgeçelim&#8230; Güzelim toprakların üzerine örümcek ağı örmeyelim&#8230; Kültürler arasına duvarlar örmeyelim&#8230; Zaten&#8230; Görmezden gelince çözüldü mü? Yasaklanınca yapılmadı mı? Neden yasaklandığının açıklaması, mantık ölçülerinde yapılabildi mi? Hayır efendim, askere sormak istemiyorum&#8230; Artık değil.. . Bu defa değil&#8230; Bundan sonra değil&#8230;. O bölgeye sivilden çok askerin gitmesi, bu sorunun asker tarafından daha iyi bilindiği, yorumlandığı ve çözümün de onda olduğu anlamına gelmemeli&#8230; Bu askerin sırtında da gereksiz bir yük&#8230; Asker ölsün ama ben evimde rahat oturayım, arkasından da kahredeyim, gaflet uykusundan uyanmayalım, renkli rüyalar görelim düşüncesi hepimize iyi geliyor nedense&#8230; Sorun hepimizin sorunu&#8230;</p>
<p>Tarihiyle, komşularıyla, insanlarıyla barışmış, tarihini öğrenerek, bilerek yorumlayabilen, kaynaklarını oluşturmuş; sınırları içindekiler ve dışındakilerle kardeşçe yaşayabilen bizler yapabiliriz.</p>
<p>Demokratik hukuk devleti olarak anılan bir ülkede bu kadar yasağın önüne yine biz geçebiliriz&#8230; Aklımız ve vicdanımızın kardeşliğiyle&#8230;</p>
<p>Burası Anadolu toprakları&#8230;. Anadolu&#8217;nun farkı var.. Hoşgörüsü, sonsuz nezaketi var&#8230; Engin felsefesi, tasavvuf ruhu var.</p>
<p>100 değil, 200 değil, 10.000 yıllık medeniyet coğrafyasında yaşayan insanlardan, bizim insanımızdan bahsediyorum. Ben bu ülkede ayrılık istemiyorum&#8230;.</p>
<p>Bizim kürtlerden daha büyük dertlerimiz var başımızda&#8230; Cehalet! Bu sorunu çözemedik, üstelik bu nedenle hep sorun yarattık kendimize.. Bizi kompleksli, ezik, küskün, alıngan, korkak yapıyor.</p>
<p>O kültürden, o dilden, o zenginlikten, o medeniyetten beslenmemek, reddetmek neden? Diyarbakır’da yetişen gençliğin, sözde ama özde demokrasi ye inanmayan insanlardan çok daha demokratik ve entellektüel birikimlerinin gayet, hem de gayet iyi olduğunu biliyorum.</p>
<p>Sınırlara inanmıyorum, insanlara inanıyorum&#8230;. Tek tek insana inanıyorum&#8230; Her insanda başka bir gezegen görüyorum. Uydusu farklı, dönme hızı farklı, hatta bazen galaksisi farklı&#8230; Bu zenginliği seviyorum&#8230;</p>
<p>Bu ülke benim ülkem&#8230; İnsanlarıyla, kavgalarıyla, bayramlarıyla, halaylarıyla, türküleriyle, yemekleriyle seviyorum&#8230; Başarılarıyla da sevmek istiyorum. Kendi içimizdeki insanları başkalarının eliyle ve diliyle barışmasını istemiyorum.</p>
<p>Askerlerimiz ölüyor, üzülmemek elde mi? Ama sadece onlar ölmüyor&#8230; Oğlu askerde ölen adamlar da Sivas’ta otel yakıp, adam öldürüyor&#8230; Bunu anlamak kolay değil&#8230;.. İnanmak da&#8230;</p>
<p>Vicdanımızı ve aklımızı nerede yitirdik? Yoksa hiç kazanmadık mı?&#8230; Aklımızı ve vicdanımızı meydanlarda arıyoruz&#8230; Bu noktada tükeniyorum&#8230;</p>
<p>Vicdanın ve aklın uğradığı bu saldırıya karşı, vicdanımızı ve aklımızı dayanışarak korunmaktan başka çaremiz var mı?</p>
<p>Bugünlerde birbirimizi görmeye çok ihtiyacımız var&#8230;. Ötekileştirmediğimiz, yok saymadığımız bize&#8230; Bizim bizden başka teminatımız yok&#8230;. Mesele ne olursa olsun, birbirine inanan, zarif davranan bir ruhla anlamaya çalışmak ne kaybettirir?</p>
<p>Niyetim, şu kısacık yazıda konuyu çözmek değil, sadece en basit yerden başlamak&#8230; Ama doğru başlamak&#8230; doğru biçimde sevmek&#8230; ön yargıları kaldırmak&#8230;. Bizi birbirimize yabancılaştıran bin bir türlü kirlilikten arınmak&#8230;</p>
<p>Diyarbakır’da polise taş atmakla suçlanan ve uluslararası sözleşmelere aykırı biçimde yargılanan çok sayıda çocuk var&#8230; Çocuk&#8230;. Aralarında 23 yıl hapsi istenen çocuklar da var&#8230; Nedeni ise “iyi kürt” tarifine uymamaları&#8230;</p>
<p>Bu denli romantik etnik kökeni barındıran bu topraklarda olanları aklım almıyor&#8230;</p>
<p>Bu yurdun insanının birbirini sokakta gördüğünde içten gülümsediğini görmeyi yürekten istiyorum.. Çünkü burası Anadolu, yüreği kuvvetli, şefkatli topraklar&#8230;</p>
<p>Değerli olduğuna inandığınız kurumlara taparcasına bağlanmak ve sadece kayıplara ağlamak değil, geleceğimizi emanet edeceğimiz diri ve temiz beyinli nesiller yetiştirebilmeyi diliyorum.</p>
<p>Kimseye bir taraf olmaya çalışmıyorum&#8230;.. olmamaya da çalışmıyorum&#8230; Çocukluğum ve gençliğim, görüp görmezden gelen, dilleri bağlanmış, 1980 ihtilalini yaşamış, korkutulmuş insanlar arasında geçti. Sevgi ve saygı kelimesini diline pelesenk etmiş, sevemeyen ve ve saygı duymayı öğrenmemiş bir toplumun insanı olmaktan yorgunum.</p>
<p>Bu olumsuzlukların bu güzel coğrafyada yaşayan insanların istisnası olmasını diliyorum.</p>
<p>Biz, siz, onlar öznelerini bir ülkenin evlatları için düşünmek istemiyorum&#8230; Cumhuriyet halkın kendi kendini yönettiği bir rejimse, kendimizi yönetecek kabiliyette olmayı, birbirimizi iyi niyetle önemsemeyi diliyorum.</p>
<p>Bu yazıyı okuyacak bir kısmınız için, -en azından şimdilik- iyi Türk tarifine uymayacağım&#8230; uymayabilirim&#8230; olsun&#8230;.. doğru anlaşılmak konusunda sabırlıyım&#8230;</p>
<p>Doğru anlayanların sayısı artıyor, değişmemek için direniyorlar ama ikna olarak, akıl aydınlığında değişiyorlar.</p>
<p>Usta demiş diyeceğini:</p>
<p>Ben yanmazsam&#8230;. Sen yanmazsan&#8230; Biz yanmazsak&#8230; Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?</p>
<p>Sevgiyle kalın.</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>İstanbul, 05 Ekim 2009</strong></p>
<p><strong>E-mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/arkani-don-golgene-ates-et-ve-kurtul.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>42</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Biri gider biri kalır, bunun adı “Aşk” olur&#8230;.</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/biri-gider-biri-kalir-bunun-adi-%e2%80%9cask%e2%80%9d-olur.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/biri-gider-biri-kalir-bunun-adi-%e2%80%9cask%e2%80%9d-olur.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Sep 2009 07:29:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Arif Mardin]]></category>
		<category><![CDATA[As Tears Go By]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fallen Angels]]></category>
		<category><![CDATA[Happy Together]]></category>
		<category><![CDATA[hungking Express]]></category>
		<category><![CDATA[In the mood for love]]></category>
		<category><![CDATA[Norah Jones]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Wong Kar Wai]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=11071</guid>
		<description><![CDATA[Canına yandığımın yağmurlu İstanbul sabahı kiminizi boğazda kahvaltıya, kiminizi alışveriş merkezlerine çekerken, beni kocaman koltuğumun üzerinde film izlemeye davet etti.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<div>
<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Canına yandığımın yağmurlu İstanbul sabahı kiminizi boğazda kahvaltıya, kiminizi alışveriş merkezlerine çekerken, beni kocaman koltuğumun üzerinde film izlemeye davet etti.</strong></p>
<p>Aylardır Arif Mardin’in nasıl olup da keşif saydığını düşündüğüm Norah Jones, tesadüfen seyrettiğim bir filmde karşıma çıktı….</p>
<p>Chungking Express, As Tears Go By, Happy Together, Fallen Angels ve In The Mood For Love filmlerinin yaratıcısı usta yönetmen Wong Kar Wai’nin ingilizce çektiği ilk film olan, Fransa – Hong Kong yapımı, bana göre bir yönetmen filmi olan “My Blueberry Nights” ı izledim yağmurlu İstanbul’da…</p>
<p>Film, Wong Kar Wai’nin “In the mood for love” filmi için çektiği kısa metrajlı bir filmden yola çıkılarak, her sahnesi fotoğraf karesi kıvamında çekilmiş. Işıklandırma ve kadrajlamayı da farklı buldum, sanki film izlemiyorsunuz da gizlice gözetliyorsunuz.. Özenle hazırlanmış, ayarlanmış her sahne doğal geliyor izleyiciye. Film bir road movie yani yol hikayesi değil aksine mesafenin tanımlandığı bir yolculuk.</p>
<p>İnsanlara aşkı saplantı halinde yaşamanın ezberletildiği, sonra bir daha ezberletildiği dünya düzeninde, başka olasılıklar da olduğunu anlatan bir film. Evet… Çoğumuzun özlediği gibi dibine kadar yazılmış bir aşk hikayesi değil.</p>
<p>Hatta Norah Jones’un masum ve buğulu sesine tapanlara “Norah n’aaaaptın sen ya? Elin adamıyla öpüşmüşsün falan. Ben seni saf ve temiz duygularımla sevmiştim allahsız” dedirtecek Norah Jones’un Jude Law’la öpüştüğü film afişinden uzak durmalarını salık veririm.</p>
<p>Hikaye Lizzie’nin tutkuyla bağlı olduğu sevgilisinin kendisini aldattığından şüphelenmesi ve bunu doğrulamasıyla başlar. Terkedilmenin, sevilmemenin ve tercih edilmemenin yüküne dayanmaya çalışırken, gece yarısı bir bara girer… Şuursuzca girdiği barda turta yiyerek acısını unutmaya çalışır… Sadece aldatılmış olmak değildir canını yakan… Çok sevdiği adamın kendisini hiç sevmediğini öğrenmek daha çok acıtır Lizzie’nin canını.</p>
<p>Öyle zamanlar vardır ya, hayatın bodrum katında hissedersiniz kendinizi, olaylar tepetaklak eder, sanki binanın en üst katından kaldırıma çakılmış gibi hissedersiniz. Bodrum katlarda yaşayanları ilk kez o gün anlarsınız. Bir süre birlikte yaşarsınız… Bodrumlar kötüdür… En üst katlarda yaşayanların anlatacakları hikayeler güvercin hikayeleridir, bodrum katta yaşayanlar ise insanların yüzlerinden önce ayaklarını görürler ve dünyanın bütün pisliği üzerlerine akar. Bana göre Jeremy ile Elizabeth’in ortak noktasıda budur… Jeremy anlatmasa da budur. Elizabeth hayatın bodrumunu uzaklarda yaşar. Bodrumdaki penceresinden Sue Lynne, Leslie ve Arnie’nin adımlarını seyreder.</p>
<p>Jude Law’un tüm sevimliliği ve sükunetiyle filmin yarısına hakim olduğu, Natalie Portman’ın zaten beğendiğim oyunculuğuna eklenen kısa sarı saçlarıyla hareketlendirdiği ve Norah Jones’un mimikleri ve rolüyle herşeyi net ve sakin anlattığı hikayenin kalitesi sizin de aşk filmi izleme tarzınızı yeniden belirleyebilir.</p>
<p>Bir kısım izleyiciye “Dur bi dakika, bugüne kadar arkasında durduğum ve inandığım aşk; çoğumuzun inandığı biçimiyle bir saplantı mıymış? Aşkın başka bir hali, başka bir yerde, başka bir şekliyle mi karşımızda duruyormuş? Tanışmak bugüne mi kısmetmiş?” dedirten bir tanımlama.</p>
<p>Rachel Weisz’ın (Sue Lynne) karşı konulamaz dişiliği, kavanozdaki anahtarların hikayeleri ve anahtarlar üzerine Jeremy’nin yaptığı yorumlar, Lizzie’nin yolculuk sonunda yaşadığı herşeyi doğru anlaması, Arnie’nin saplantı haline getirdiği ve hayatını hiçe saydığı aşk anlayışı, Jeremy’nin sevimli, sakin ve sıradan (bir o kadar sıradışı) halleri, final sahnesinde Norah Jones’un söylediği “The Story”.</p>
<p>Jeremy’nin, Lizzie’nin dudaklarının kenarında kalan kremanın sevimliliğine kapılıp, masanın öteki tarafından uzanması ve kremayı temizleme işlemini sıcak bir öpücüğe dönüştürmesini sıcak bir gülümsemeyle ve özlemle izlemeniz muhtemel.</p>
<p>…</p>
<p>Müthiş sevimli Jeremy’nin söylediği “eğer siz de çok lezzetli olduğunuz halde diğer tatlılar yüzünden her gün vitrinde bekleyen bir yaban mersinli turta iseniz, beklemeye devam edin; bir gün bir dilim almak isteyen birisi çıkar” sözünü dinlemedi….</p>
<p>Veda edemediği sevdiğinin penceresini gören sokak lambasının önünde durup, son bir kez adama ve yanındaki kadına baktı… Onsuz yaşamayı düşünemediği birine nasıl veda edebilirdi ki? Hoşçakal demedi… hiçbir şey demedi… Sadece yürüyüp gitti Elizabeth…ve o gecenin sonunda karşıdan karşıya geçmek için en uzun yolu seçti.</p>
<p>Galiba insan önce kendini affedebilmeli… Ayağına dolanan hatalarından kurtulabilmek için; önce kendini sevebilmeli… Veda etmediği sevdiğini arkasını döndü Lizzie…. bir adam için, bir şehre ve olasılıklara veda etti…. Uzakta kaldığı sürece tabldot yemek tepsisinde sunulmuş zamanlar ve hayatlar yaşadı, yediği her yemeğin tadını Jeremy’ye yazdı. Gönderdiği mektupları yazarken, yazdığı her kelimede masumiyete ne kadar yaklaştığını sonradan farkedecekti Lizzie.</p>
<p>Hepimiz hayata seçemediğimiz bir noktadan başlıyoruz. O noktayı kaderimizmiş gibi kabul etmeyip, başka yolları da denemek gerekli belki de. Bazen karşıdan karşıya geçmek için en uzun yolu seçmiş olsanız bile.</p>
<p>Aldatılmak… terkedilmek…. yalnızlık… sevgisizlik…. beklemek… içmek… ağlamak…</p>
<p>Yolculuğunun sonunda altı sıfır attı hayatından. Yıllar içinde ne güçlüklerle biriktirmişti o sıfırları oysa. Sonunda tablonun sıfır noktasında buluştular… Kazanılmış, gerçek bir masumiyetle.</p>
<p>Eline sağlık Wong Kar Wai.. Rachel Weisz, Norah Jones, Jude Law.</p>
<p>Filmin final sahnesindeki Elizabeth’in son repliği ile huzurunuzdan ayrılıyorum:</p>
<p>“it took me nearly a year to get here.. it wasn’t so hard to cross that street after all, it all depends on who’s waiting for you on the other side..”</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>İstanbul, 17 Eylül 2009</strong></p>
<p><strong>E-mail : secil.sokmen@gmail.com </strong></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/biri-gider-biri-kalir-bunun-adi-%e2%80%9cask%e2%80%9d-olur.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Paris&#8230; Je t’aime&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/paris-je-t%e2%80%99aime.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/paris-je-t%e2%80%99aime.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2009 07:02:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Henri de Touluse Lautrec]]></category>
		<category><![CDATA[Mougin Rouge]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=10647</guid>
		<description><![CDATA[Bacaklarım biraz daha uzun olsaydı, belki de hiç resim yapamayacaktım” demiş...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Bacaklarım biraz daha uzun olsaydı, belki de hiç resim yapamayacaktım” demiş&#8230;<br />
</strong> Hayır ve şer bir arada denir ya, onun gibi birşey&#8230;.</p>
<p>Henüz ölmeden önce Louvre müzesine giren ilk ve tek ressam olduğu da iddia edilir.</p>
<p>Mouline Rouge fahişelerini çizdiği eserlerine kendinizi kaptırıp, Paris’i onun çizdiği şekliyle yaşadığını sanabilirsiniz. Hatta o afişlerdeki fahişelerden biri olmak istemeniz doğaldır (zındık yazar), bir kadın, bir dişi gösterir size, keyiflendirir. Resimlerinde onun kim olduğunu, dünyaya nasıl baktığını, neyi özlediğini anlamak mümkün.</p>
<p>Touluse Lautrec’ten bahsediyorum.. Orijinal ismiyle Henri de Touluse Lautrec&#8230;</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-10648" title="1" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/09/1.jpg" alt="1" width="162" height="212" />Hafızanızda yer etmesi muhtemel Moulin Rouge afişlerinin yaratıcısı&#8230;.<br />
Klasik anlayıştaki resim yerine poster temeline dayalı resmi tercih eder ve bu tercihi onu çok genç yaşta başarıdan başarıya götürür&#8230;</p>
<p>Fransa’nın güneyindeki Albi kentinde, Hotel de Bosc’un bir odasında, Kont Alphonse de Toulouse-Lautrec ve eşi Adele’nin oğlu olarak dünyaya gelir.</p>
<p>Birkaç yıl sonra Henri’nin küçük kardeşi Richard doğar. Ama ne yazık ki çok uzun yaşamaz ve 1868 yılında, henüz bir yaşındayken ölür. Genç çift bu olayın ardından ayrılır. Henri için zor günlerin başlangıcıdır bu tarih. Artık mutlu bir aile yuvası çok uzağındadır.</p>
<p>Her ne kadar annesiyle kalsa da mürebbiyeler tarafından büyütülür. Kontes 1872 yılında sekiz yaşındaki Henri’yi de yanına alarak Paris’e taşınır.</p>
<p>Ekim ayında küçük Henri, Fontanes Lisesi’ne kayıt olur. Buradaki yılları güzel geçecektir. Resim merakı okul döneminde başlar. Kitaplarının üstü skeçler ve karikatürlerle doludur. İlk resim derslerini babasının da arkadaşı olan sağır dilsiz hayvan ressamı René Princeteau’dan (Prinzto) alır.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-10649" title="2" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/09/2.jpg" alt="2" width="181" height="232" />Daha Paris’e geleli üç yıl olmuştur ki, Henri’nin bir kemik hastalığına sahip olduğu anlaşılır. Bedensel gelişimi neredeyse durmuştur. Kontesle birlikte Albi’ye dönerler. Pek çok doktorun fikirleri alınır ve Henri özel bir bakım altında yaşamaya başlar. Böylece okul yaşamı biter ve eğitimini özel derslerle sürdürür. Artık zamanının çoğunu kitap okuyarak ve resim yaparak geçirmektedir.</p>
<p>1878 yılında geçirdiği bir kaza sonucu sol bacağı kırılır. Henüz sol bacağı iyileşmemiştir ki, 1879 yılı ağustos ayında annesiyle birlikte Barèges’te yürürken tekrar düşer ve sağ bacağını da kırar. Uygulanan hiçbir tedavi işe yaramaz. Ancak bastonlar yardımıyla yürüyebilmektedir. Her iki bacağı da son derece ince ve kırılgandır. Henri artık sakattır.</p>
<p>Ya herşeye rağmen çizer ya da herşeye kahredip&#8230;.</p>
<p>Henüz 15 yaşında olan genç delikanlının en hareketli geçmesi gereken çağı, fiziksel acılarla dolar. Bu zorlu dönemde amcasının da teşvikiyle resme daha fazla yönelir. Bedensel özrü nedeniyle içinde biriken enerji onu daha da üretken kılmaktadır. 1881 yılına gelindiğinde farklı tekniklerdeki çalışmalarının sayısı 2400’e ulaşır. Ressam olmaya karar vermiştir. Annesiyle konuşur ve Paris’e giderek Princeteau’nun stüdyosunda çalışmaya başlar.</p>
<p>Princeteau’nun stüdyosunda geçen bir yıl boyunca pek çok ressamla tanışır. 17 Nisan 1882’de Princeteau ve Henri Rachou’nun tavsiyesiyle ünlü sanatçı Léon Bonnat’ın atölyesine geçer. Léon Bonnat, Paris Akademisi’nin hoşgörüsüzlüğüyle tanınan öğretmenlerinden biridir. Eylül ayında Bonnat’ın stüdyosu kapandığında, Ferdon Cormon’un stüdyosuna devam etmeye başlar. Sınıf arkadaşları arasında Rachou, Albert Grenier, Charles Laval, François Gauzi ve Louis Anquetin gibi isimler vardır. Emile Bernard ve Vincent Van Gogh’la da burada tanışır. Van Gogh’la tanışması onun için bir dönüm noktası olur. izlenimciliğe bir tepki olarak doğan post-empresyonistlere katılır. Bu akım tüm geleneksel kuralları alt üst eder. Akımın temsilcileri, çalışmalarına sadece gördüklerini yansıtmak yerine kendi kişisel dünyalarını da katarlar. Sonraki tarihlerde Toulouse Lautrec de, Van Gogh gibi ressamlarla birlikte akımın en önemli temsilcileri arasında anılacaktır. 1884 yılında ilk karma sergisini açar.</p>
<p>Ardından ilk ilişkisi gelir. 17 yaşındaki Marie Charlet, aynı zamanda modelidir, ilişkileri çok uzun sürmez. İkinci ilişkisini yine modeli olan Suzanne Valadon’la yaşar. Valadon, 1888’de intihar edene kadar Lautrec’in sevgilisi olarak kalacaktır.<img class="alignright size-full wp-image-10650" title="3" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/09/3.jpg" alt="3" width="177" height="227" /><br />
Lautrec, Mouilin Rouge da dâhil olmak üzere Paris’in tüm ünlü pavyonlarının ve kabarelerinin düzenli müşterisidir. Çok fazla içer, gece hayatının kendisini yıpratmasına karşın alkol ve eğlence tutkusundan vazgeçmez.</p>
<p>Tüm bu mekânlar, kentin varoşları, dansçılar, fahişeler resimlerinin ana konusudur. Hatta dansçıların ve fahişelerin resimlerini yaptığı için sık sık muhafazakârların eleştirilerini alır. 1891 yılında ilk taş baskılarını ve kendisine ün getirecek ilk posterlerini üretir. Hareket özgürlüğü kısıtlanm küçük yaşlarda kısıtlanmış olan Toulouse Lautrec, resimlerinde en çok doğaya, insanlara ve kent yaşamının canlı yüzlerine yer vererek döneminin görsel günlüğünü tutar.</p>
<p>İlk kişisel sergisi 1893 yılında gelir. 1894–1897 yılları arasında Avrupa’yı dolaşır. Pek çok sergi açar. 1899 yılında sağlığı hızla bozulur, arkasından depresyon ve halüsinasyonlar baş gösterir. Bir sanatoryuma yatarak tedavi görmeye başlar. 1900 yılında yaşama olan bağlılığı giderek zayıflar, alkole olan düşkünlüğü doruk noktasına ulaşır. Alkol alışkanlığına bir de frengi eklenince 1901 yılında Paris’ten ayrılarak annesinin yanına döner. 9 Eylül günü henüz 36 yaşındayken aldığı çok fazla alkolün etkisiyle hayata gözlerini yumar.</p>
<p>Arkasında sayısız tablo, desen ve poster çalışması bırakır. Paris ve Moulin Rouge posterlerinin çoğu Touluse Lautrec’e aittir<br />
O, 1800’ler Paris’inin entelektüel yaşamında derin izler bırakmış, o güne kadar ikinci sınıf olarak görülen afişin bir sanat eseri olarak değer kazanmasını sağlamıştı.</p>
<p>Lautrec’in hayatı dahil olduğu aristokrat sınıfın aksine, aristokratların zengin ve soğuk dünyasından çok kentin kenar mahallelerine, dışlanmışların arasına, asilzadeler tarafından hor görülen Paris’in eğlence mekânlarına doğru akar.</p>
<p>Yani asil bir aileden gelmesine rağmen toplumun bir kenara fırlattıklarından biriydi. Ama bu, kentin bohem yaşamında önemli bir yer edinmesine engel olmadı. Bir ressam olmaya karar verip Paris’e yerleştikten sonra Léon Bonnat’tan Ferdon Cormon’a, Emile Bernard’dan Vincent Van Gogh’a kadar pek çok ünlü ressamla tanışarak onların saygısını kazandı.</p>
<p>Onu ilk ünlü yapan, Paris’in dünyaca ünlü pavyonu Moulin Rouge için tasarladığı afişti. Afiş, o tarihte baskıyla çoğaltılabilen, kopyaları çıkarılabilen basit bir reklam aracı olarak görülüyordu.<img class="alignright size-medium wp-image-10651" title="4" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/09/4-186x300.jpg" alt="4" width="186" height="300" /></p>
<p>Toulouse Lautrec, fiziksel sıkıntıları olmasa, bir cerrah ya da sporcu olmayı tercih edeceğini söylemişti. Belki de onun bu dileğinin gerçekleşmediğine sevinmek gerek. Bedensel aczi tarafından kamçılanan olağanüstü yeteneği, modern grafik sanatının temellerini attı. Her geçen gün yeni bir acı ve sıkıntıyla beslenen bu adam, çevresinde dönüp duran kentli alt üst oluşu, sarsıcı bir estetikle yeniden ve yeniden üretti.</p>
<p>Fakat Toulouse Lautrec’in göz dolduran tasarımlarıyla afiş, ucuz bir baskı nesnesi olmaktan çıktı. Söz konusu olan sanatı olduğunda o, özgür bir ruh ve sınır tanımayan biriydi. Peki, neydi onu böylesine cesur işlere imza atmaya iten? Bu sorunun yanıtı belki acılarla dolu yaşamının ayrıntılarında gizliydi.. Bana sorarsanız sadece sanatçı oluşunda gizliydi, sanatçı doğmuştu, sanatçı bir ruhu vardı&#8230;. Görünüşü ve hareket kabiliyetindeki kısıtlılık yalnızca var olan sanatçı ruhun ortaya çıkmasına yardım etmişti.</p>
<p>Henri de Toulouse Lautrec, 1800’ler Paris’inin entelektüel yaşamında derin izler bırakmış, o güne kadar ikinci sınıf olarak görülen afişin bir sanat eseri olarak değer kazanmasını sağlamıştı. Modern grafik sanatının şimdiki konumuna erişmesindeki en büyük paylardan biri, hiç kuşkusuz Henri de Toulouse Lautrec’e ait. Moulin Rouge fahişelerini kimse onun kadar dişi ve sıradan resimlemedi&#8230;</p>
<p>O, 1800’ler Paris’inin entelektüel yaşamında derin izler bırakmış, o güne kadar ikinci sınıf olarak görülen afişin bir sanat eseri olarak değer kazanmasını sağlamıştı.<img class="alignright size-medium wp-image-10652" title="5" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/09/5-205x300.jpg" alt="5" width="205" height="300" /></p>
<p>Lautrec her şeyiyle bir kent insanıydı&#8230; Modern çağda oluşan, insanı dışlayan ve her şeyin pazara uyarlandığı bir kent ortamının marjinalidir o. Varlıklı olmasına karşın eksik bedeniyle itilmişlerin arasındaki yaşamı onun bilinçli seçimidir. Lautrec en sıkıntılı anlarında bile bu mekanlardan hiç kopmamıştır, varoluşunu da tükenişini de kent boheminde yaşamıştır hep &#8212; Gerçekten böyle midir? Yoksa tüm bu yazılanlar sanatçının ölümünden sonra ona yüklenen birer görev midir? Ya da toplumun her dönem için bir kült yaratma histerisi midir? Değilse nedir?<br />
Büyük usta Federico Fellini de kendisi hakkında – Lautrec’in ölümünden yıllar sonra doğmasına rağmen &#8211; yorum yapmadan geçememiş&#8230;</p>
<p>&#8220;Güzelim dünyadan nefret eden bu soylu kişi; en güzel, en değerli çiçeklerin dahi terk edilmiş topraklar üzerinde ve çöpler arasında yetiştiğine inanıyordu. Bütün insanları seviyordu ama; derinlemesine yaralanmışları daha çok seviyordu. Kötü eğilimler arasında onun nefret ettiği şeyler; sinsilik, ikiyüzlülük ve yapmacık davranışlardı. Sadeydi, gerçeği yansıtıyordu. Çirkinliğine karşın benzersizdi.&#8221;</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-10653" title="6" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/09/6.jpg" alt="6" width="293" height="195" />Size içi öyle ya da böyle doldurulmuş 37 yıllık bir hayattan bahsettim&#8230;. Hastalıktan, sanattan, itilmişlikten, cesaretten, sıradışı tercihlerden&#8230;. Touluse Lautrec’le tanışma şansı bulamayacağız&#8230; Moulin Rouge’a gidip onu görme şansım olduğunu bilmek başka türlü mutlu ederdi&#8230;</p>
<p>Garip dediğimiz ve yolumuzun üzerinden kenara fırlattığımız insanların bir kısmı Touluse Lautrec’lerden biri olabilir mi? Sizlerle tanışmaları mutlaka bir sanat eseri aracılığıyla mı olmalı? Zira sanatçının yaptığı resim zaten kendi ruh halinin ve sıkıntılarının dışa vurumu&#8230; Bir anlamda sanatçının kendisi&#8230; Klişe yargılarla dinlediğimiz toplumun ayak seslerini, kendi kulağımızla dinlemek daha doğru olmaz mı? Yanınızdan geçip giden insanların bir kısmı yukarıdaki hikayeye benzer bir hikayenin kahramanı olabilir mi?</p>
<p>Sanatçının topluma örnek olmasının gerekmediğine verilebilecek iyi örneklerden biridir Touluse Lautrec’in yaşamı. Bu da bizi sanatın ne, sanatçının kim olduğunu doğru anlamaya bir adım daha yaklaştırır.</p>
<p>Yukarıdaki cümleyi yorumlarken bu ülkede kimlerin sanatçı olarak anıldığını; doğru bir anlamayla zihninizi o isimlerden arındırdıktan sonra, geriye kaç kişi kaldığını saymanızı öneririm&#8230;</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN<br />
İstanbul, 06 Ağustos 2009<br />
E-mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/paris-je-t%e2%80%99aime.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>16</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>36 Oldum&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/36-oldum.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/36-oldum.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 Aug 2009 10:22:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=10235</guid>
		<description><![CDATA[Çok uzun zaman sonra merhaba... İçimden geldiği gibi yazılmış bu yazıyı, hiç bir düzeltme, ekleme, eksiltme yapmadan okumanıza sunacağım.. Sıcağı sıcağına...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Çok uzun zaman sonra merhaba… İçimden geldiği gibi yazılmış bu yazıyı, hiç bir düzeltme, ekleme, eksiltme yapmadan okumanıza sunacağım.. Sıcağı sıcağına…</strong></p>
<p>Onca yıl seçimler yaptım… yaşanan yıllar içinde yürüdüğüm yollarla olmak istediğim yer arasındaki mesafeyi ölçtüm. Topladım, eksilttim, böldüm, çarptım… veee… “İstemek”le “yeterince istemek” arasındaki farkı buldum.</p>
<p>Birkaç hafta önce 36 oldum… Yürüdüğüm yolla yürümek istediğim yol arasındaki farkı farkettiğm yaştayım. Heyecanlandığım durumlar değişti, olgunlaştım, farkediyorum. omuzlarımın üzerinde duran saksıyı taşımayı öğrendim, bedenimi taşımayı öğrendim, duygularıma ve düşüncelerime uygun cümleler kuruyorum… Kendime ve herkese karşı daha özenli davranıyorum. Bu hayat benim diyerek her türlü sorumluluğunu taşıyorum. Bazen herşeyiyle ağır gelirken, bir yandan anlayarak yaşamanın hayatımdaki yeni açılımları çıkıyor karşıma, tarifsiz keyifler alıyorum.</p>
<p>Yıllardır büyük bir zevkle dinlediğim sanatçıların, ruhumun neresine dokunduğunu yeni yeni anlıyorum, anladıkça daha bir seviyorum. Beni içine çeken film karelerinin içindeki mıknatısın yerini buldum.</p>
<p>Korkularımla başa çıkmayı, üzerine gidildiğnde korkunun kendini imha eden şeyler olduğunu anladım.</p>
<p>Anlayarak yaşamaya başladığımı farkettim. Artık daha bir insana benizyorum, ondan önce daha çok savrulan bir şeymişim başladım. Beni rahatsız eden dış onaylardan kurtuldum, kendimle güzel konuşmayı ve kendimi sevmeyi öğrendim. Yıllar boyu başkalarını severken ve sevilmeyi beklerken; yapmam gereken en önemli şeyi, kendimi sevmeyi yeni öğrenmemişim…</p>
<p>Adil davranmaya başladım, gerektiğinde kendi adıma da suç duyurusu yapabiliyorum.</p>
<p>Bugüne kadar halının altına süpürdüğüm bütün pislikleri bir bir çıkarıyorum, beni yönetmelerine izin vermiyorum. . Kadınlığıma ve insanlığıma dair özgürlüğümün tek zerresini dahi pazarlık konusu yapmıyorum.</p>
<p>Vicdanımın ve aklımın uğradığı her saldırıyı, yine vicdanım ve aklımın kardeşliğiyle koruyorum. Ülkemi, dostlarımı ve diğer insanları kendime benzetmeye çalışmadan seviyorum.</p>
<p>İnsanın istisnasının olmadığını, her insanın farklı olduğunu farkettim… Yirmili yaşlarda söylediğim “ben kocamanmışım, meğer ne akıllıymışım” dan vazgeçtim….</p>
<p>Karşımdakine yaptığım kendimden fazla duygusal yatırımların sonunda çektiğim üzüntülerden de vazgeçtim. “Denge” yle tanıştım, dengede durmayı, dengede tutmayı öğreniyorum..</p>
<p>Beni pozitif bir anlamla var olduğuna ikna edemeyen sınırlardan vazgeçtim.</p>
<p>Kadın olmanın güzel olmakla eş anlamlı olmadığını, sakkarozlu yiyeceklerle yaşamanın ve 36 beden olmanın beni mutsuz ettiğini farkettim.</p>
<p>Hayat bir kereymiş, bunu olması gerektiği manada anlıyorum artık… Ne bir gram eksik ne de fazla… Sakinleştim, huzurun ve uykunun önemini anladım. Zamanın önemini bugüne dek olmadığı kadar iyi biliyorum. Yıllardır hissettiğim ama bir türlü tanı konmasına izin vermediğim sol bacağımdaki menisküsün, geçici bir kalp ağrısından daha önemli olduğunu farkettim.</p>
<p>İçten gülmeme neden olan herşeye ve herkese değer veriyorum, cebimde anı biriktiriyorum…</p>
<p>Seçtiğim yol arkadaşlarımla aramdaki bağların temelinin birleşmek değil tamamlanmak olduğunu biliyorum…</p>
<p>Yavaş yavaş kendi hayatımı, hayatın tamamı sanma bencilliğinden kurtuluyorum.</p>
<p>Yalnızlığıma dargın değilim… Yalnız zamanlarımın da keyfini çıkarıyorum, sevgilimle geçirdiğim zamanlar kadar…</p>
<p>Bunların farkına varmamı sağlayan, sırrına bazen akıl erdiremediğim büyülü yaşama, içimde her an filizlenmeye hazır sevgiye ve 36 yaşıma en içten sevgilerimle…</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN<br />
İstanbul, 18 Ağustos 2009</strong></p>
<p><strong>E-mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/36-oldum.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>14</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hakan Pişkin’le “Sakıncası Yoksa Başka Şeylerden Konuşalım”</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/hakan-piskin%e2%80%99le-%e2%80%9csakincasi-yoksa-baska-seylerden-konusalim%e2%80%9d.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/hakan-piskin%e2%80%99le-%e2%80%9csakincasi-yoksa-baska-seylerden-konusalim%e2%80%9d.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 10:41:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş İlçesi Hakkındaki Konular]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Pişkin]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=9250</guid>
		<description><![CDATA[Toplum olarak geldiğimiz noktada, insanların girişimci ruhunu törpüleyen bir mekanizma var. Herkes üniversiteyi bitirip, büyük bir şirkette mesaili, kartvizitli ve iş yerinin sağladığı bir çok olanaktan faydalanan pozisyonlarda görev almak istiyor. Hepimizin hayali bu kadar kısır ve tek olabilir mi? Bu korkaklık değil mi? Hayat bu kadar korkutucu ve kaçılacak bir şey mi?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Toplum olarak geldiğimiz noktada, insanların girişimci ruhunu törpüleyen bir mekanizma var. Herkes üniversiteyi bitirip, büyük bir şirkette mesaili, kartvizitli ve iş yerinin sağladığı bir çok olanaktan faydalanan pozisyonlarda görev almak istiyor. Hepimizin hayali bu kadar kısır ve tek olabilir mi? Bu korkaklık değil mi? Hayat bu kadar korkutucu ve kaçılacak bir şey mi?</strong></p>
<p>Bunlar doğru, insanlar geleceklerini daha iyi planlamak istiyorlar, garanti altına alma ihtiyacı hissediyorlar. Gelecek kaygısıyla onların önüne konan biçilmiş ve aynı zamanda da örnek teşkil eden bir yoldan yürümeyi tercih ediyorlar. Bu yanılsamaya açık da bir yol. Çok iyi bir eğitimle, çok iyi işlerde ve makamlarda, çok büyük paralar kazanılarak, mutsuz bir sürü hayat da tüketiliyor. Bu dün böyleydi, bugün böyle, yarın da böyle olacak.</p>
<p>Mesela Topkapı Sarayı’nı gezerken avludaki parmaklıklar bana Padişah da olsan, gücün getirdiği korkularla yaşamanın zor olduğunu düşündürmüştü. Belli bir mevkiye ulaştığınızda hesapta olan ya da olmayan bir sürü faktör ve korku ve mutsuz bir yaşam sürmenize neden oluyor.</p>
<p>Doğal bir ticari ağ var, hayatla iç içe bir organizasyon var, tüketim duyguları var, onlar reklamlarla yönlendiriliyor. Hal böyle olunca insanlar böyle düşünmekte hem haklılar hem değiller. Kişi kendini hayata hazırlarken haklı olduğu bir yolda ilerliyor ancak; gidersin şu okula, dökersin paraları, olursun müdür ya da genel müdür, yaparsın kariyer, yaşarsın güzel hayat gibi bir denklem yok, hem de hiç yok.</p>
<p>Buralarda insan kendi yeteneklerine, doğal güçlerine yönelirse ve onların farkına varırsa, onlarla kendi hayatının akışını birleştirirse, beklentilerini ona göre oluşturursa – ki bunların hepsi bir ayılma gerektirir- mutluluğu eninde sonunda yakalar ve mutluluk bir noktadan itibaren başlamaz, o noktaya gidiş sürecinde de eşlik eder.</p>
<p>Kişinin kendi istediği ve iyi yaptığı bir şeyi yaptığında daha rahat bir hayat yaşadığını ve yükselebileceğini düşünüyorum. Buradan çıkan sonuç ve verilebilecek mesaj da; kişinin eldeki imkanlarla birşey yapmaktan çok, kendi istediğini yapma sorumluluğunu da taşımasının doğru olduğu.</p>
<p>Sonuç olarak evet bu korkaklıktır ama haklı bir korkaklıktır&#8230; Aynı zamanda maalesef çaresiz bir korkaklıktır&#8230;. Yaygın olan formülle çözülemeyeceğini, ayılmak gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Sen de bazen kaçıyor musun hayattan?</strong></p>
<p><strong></strong>Hayattan kaçıyor muyum bilmiyorum ama biz insanoğlu için hayatın içinde korkulacak çok fazla şey oluyor. Korkuları aşmadıkça hayatı yaşama alanları çok daralıyor. Korkuların üzerine giderek aşılması gerektiğini düşünüyorum, bu cesaret biraz insanın enerjisi, gücü ve pozisyonuyla da alakalı.</p>
<p>Biz kültür olarak çok fazla kaygı üreten bir toplumuz. Gereklilikler üzerinden yaşıyoruz ve hayatın en verecen yanı olan anı yaşama, ana kendini bırakma, hayatın akışına kendini bırakma ilişkisinde eksik kalıyoruz. Hiç ummadığınız yerden bir güzellikler ve olumlu şeyler gelebilir penceresini kapalı tutuyoruz. Çünkü biz hep birşeyleri umuyoruz, o umduğumuz yerler e koşturuyoruz, oralarda tosluyoruz ve yine tosladığımız yerlerden hayatı zorluyoruz. Halbuki o ana ait beklentilerimizi bırakarak, başka bir tarafa yönelsek, hayatın şimdi olmasa da başka bir zaman bişeyler getireceğine inansak, ama bir yandan da yine kaderciliğe düşmeden yürüyebilsek biraz daha rahat olacağız.<br />
Benim de korkularım var, vardı. Ama biraz üzerine gittiğimi ve belli ölçüde de olsa aştığımı düşünüyorum. Yaşadığım hayatın kolay bir hayat olmadığını, buna karşılık olarak hayatı tamamlama konusunda önemli bir yol aldığımı düşünüyorum. Böyle düşüdüğümde kendim kendime iyi geliyorum.</p>
<p><strong>Sanatçılar popüler yaşamdan uzak yaşamayı mı tercih ederler?</strong></p>
<p><strong></strong>Herkes bir yerinden yaşama sanatına dahil ama bizim konuştuğumuz sanat farklı bir sanat. Sanatçının kendi içinde bir agresyonu, kilitlenmesi vardır, sanatı da bunu ifade biçimi olarak gürür. Bir hesaplaşma durumu da olabilir; kültürel, evrensel, dönemsel, toplumsal hesaplaşmaları vardır. Bu hesaplaşma da, toplumdan uzak bir bakış, ters açı oluşturma, toplumla ters düşme olarak cereyan edebliir. Sanatçının anarşist bir bakış açısı olabilir ve toplumu o bakış açısına da yine anarşist bir ruhla çekmeye çalışabilir.</p>
<p>Şimdilerde popülizmle sanatı da birleştirmeye çalışıyorlar ama mümkün değil. Bu seri üretim, seri yaşam v.s. gibi seriliğin olduğu, reklam dokularının olduğu, ticari kazanca yönelik yapılan işlerin arka planını göstermeye yönelik bir yerde durur ve sanatçı bu noktada popülizmle ters düşer. Bu görüntü de ilk anda, toplumdan beslendiği ve toplumu beslemeye çalıştığı halde, uzak yaşıyor mesajını verebilir.</p>
<p><strong>Sanatçılar sadece sanatçılarla mı eğlenirler? Sanatçıyı ancak bir başka sanatçı mı anlar ya da bir başka sanatçı mı ruhuna dokunur, bir başka sanatçıya mı aşık olur?</strong></p>
<p>İlk bakışta böyle gibi görünüyor hatta kulağa da hoş geliyor. Magazin programlarına da baktığında, hepsi birarada geziyorlarmış gibi görünüyor. Dizilerdeki dizi aşkları da aynı şekilde düşündürüyor.<br />
İnsan eşini ya da dostunu bulunduğu ortamdan seçebilir, doktor doktordan seçebilir, çoğaltıp farklı meslek gruplarına da yayabiliriz bu tercihleri ancak genelleme yapmak yanılsama olur. Sanatçılar birbirlerini daha kolay ve iyi algılarlar diyebiliriz ama iyi anlaşırlar diyemeyiz.</p>
<p>Bazı noktalarda kişinin kendi karakteristik özellikleri, beklentileri de devreye giriyor. Mesela ben söylediğinin tersine, genel olarak ilişkilerimde daha sıradan, sanatçı olmayan kişilerin beni daha iyi anladıklarını, ilişkiyi ve iletişimi rahatlattıklarını gözledim. Ama bu benim tercih ve yapımla alakalı, bu da tam bir belirleme olamaz.</p>
<p>Sanatçı sanatçı ile daha yakındır ve sanatçı sanatçı ile eğlenir ve sadece sanatçı bir başka sanatçıyı anlar algısı yanlıştır, bunu söyleyebilirim..</p>
<p>Bu sanatçıların da yanılsaması. Sanatçıların getto oluşturma duyguları oluyor, bir camia oluşturalım, hep birlikte görünelim, takım olalım, kendimiz de farklıyız, rahatız, marjinaliz, hep birlikteyiz gibi bir fotoğraf var gibi. Ama mutlu bir durum mu? Ben tercih etmiyorum.</p>
<p><strong>Bizim görmediğimiz bir yerde siz de ucuz zevkler yaşıyor musunuz?</strong></p>
<p><strong></strong>Tabii, yaşıyorum. Bir sanatçı olarak bir filmi diğer insanlar gibi çok normal seyredemiyorum, doğal olarak oyunculuklara bakıyorum, filmin senaryosuna bakıyorum, bunlar benim mesleğimin parçası, bunun sonucunda film seyrederken benim sanatsal aksiyonum da kendiliğinden gerçekleşmiş oluyor. Filmi hobi olarak da seyrediyorum, bunlar birbirinden ayrılamaz bir karışım yaşıyorlar.</p>
<p>Sanatçıların hobi alanları biraz da yok oluyor galiba, ama ben onları yeniden elde etmeye çalışıyorum. Bu yüzden film seçerken bazen “atlı film” olsun diyorum. Atlı film ucuz bir parametre, çocuksu bir ölçüt gibi duruyor ama bunu yapıyorum ve bu bana iyi geliyor. Niye yaptığımla da ilgilenmiyorum.</p>
<p>Sanatçı da insan.. Bu durumda her türlü ucuz davranma hakkını kendine sağlamalı, extra olarak sanatçı kalıbı geliştirerek kendi doğasına aykırı ketler içerisinde bir yaşam sürmemeli. Hatalarını, yanlışlarını, sıradan bir insanın yanlışı gibi kabul edebilmeli, o zaman daha rahat oluyor.</p>
<p>Ucuzu da biraz açmak lazım, sokağa tükürmekten bahsediyorsak belki onaylanamaz ama, içinde biriken öfkesi ille de sokağa tükürmesini gerektiriyorsa, yeri geldiğinde belki o bile olur. Etrafa çok büyük zararlar vermiyorsa ben hepsinden yanayım. Ama bütün bunlar üzerinden prim yapmaya çalışıyorsa, kendine bir yafta, etiket sağlamaya çalışıyorsa “ben ucuz zevklerden de zevk alıyorum” görüntüsünün altına saklanıp, her türlü rezilliği yapmaktan bahsetmiyorum. Samimiyetsizliğe çok karşıyım, etrafına karşı farklı görünüp, söylediklerinin tersine davranışlar göstermek, araya gizler sokarak davranmak samimiyetsizliğinden bahsetmiyorum. Çıplak ve ortada olmaktan, söylediğin ve yaptıklarının bütün olmasından bahsediyorum.</p>
<p><strong>Peki Türkiye’deki sanatçıların neredeyse hepsinin Cihangir, Galata ve Tünel tarafında yoğunlaşmasına yorumun nedir?</strong></p>
<p><strong></strong>Bu kendi kendine son zamanlarda olan bir durum. Yaklaşık 15 yıldır Cihangir’deyim. Televizyonda dizi patlaması nedeniyle oyuncu arkadaşlar gelmeye başladı, kafeler açıldı. Yönetmenler, oyuncular, senaristler gelmeye başladı. Biz zaten yıllardır Cihangir Kahvesi’ne giderdik, o kahvenin bir anlamı vardı zaten bizim için.<a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/07/hpp200.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9252" title="Hakan Pişkin" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/07/hpp200.jpg" alt="Hakan Pişkin" width="200" height="150" /></a> Bildik bi kahve değildi, sadece yazları olan ve Cihangir müdavimlerinin geldiği bir kahve oldu, ama şimdi aldı başını gitti. Şimdilerde o kahveye saçına fön çektirerek gelen kızlar var, manzara bu duruma geldi. Herkes bir çevre arayışında, böyle gelişti durum sanırım. Cihangir’in kendi doğal yapısıyla, popüler ivmeyle birleşti, böyle bir fotoğraf ortaya çıktı.</p>
<p>Yoksa, sanat ve sanatçı Cihangir’in etrafında dönüyor diyemeyiz ama, sanatın tamamından ziyade, oyuncuların yoğun bulunduğu bir bölge diyebiliriz.</p>
<p>İstanbul’un her yerinde sanatçı var. Evvelden beri Beyoğlu sanatın merkezi olarak bilinir. Beyoğlu daha sağlam bir kültür, daha kurgulanmış bir bölge.</p>
<p><strong>Gerçek sanatçılar hep hikaye edildiği gibi parasız yaşar ve böyle mi ölürler? Yani kazandıklarının bir miktarını sosyal güvence için ayırmazlar mı?</strong></p>
<p><strong></strong>Birkaç açısı var, gerçek sanatçılar biraz öyle yaşarlar, yaşamak zorunda kalırlar. Psikolojileri böyle olduğu için har vurup harman savurmaya meyilli kişiliklerdir. Gerçek sanatçıyı tırnak işaretiyle ayırmak gerekiyor: “Gerçek sanatçı” deyince biraz daha iz bırakanlar geliyor aklıma. Orhan Veli.. Van Gogh&#8230; gibi&#8230; Bu adamların da dertleri olmuş, o dertleri anlatma noktasında normal hayatla ters düşmüşler. Van Gogh kulağını kesmiş bir sevgiliye yollamış, birinin kendi kulağını kesmesi normal bir durum değil, kulağını kesme noktasına gelene kadar kimbilir ne tür ruhsal işkenceler çekti ve karşısındakine verdiği değeri anlatmak için bedeninden bir şeyi kesme ihtiyacı duydu, bir şov duygusuna dönüştürdü&#8230; Adamın bariz bir sıkıntısı var, kulak onun işareti. Ama bi yandan da sarılar çıkıyor ve Van Gogh sarısı olarak anılıyor. Hayatını devamlı borç isteyerek geçiriyor ve aldığı o borçlarla geçiniyor.</p>
<p>Eğer sanatçı döneminden ilerideyse, sanatçı iyice yandı. Çünkü o dönem onu algılamayacaktır, daha sonra keşfedilecektir, ürünler daha sonra para edecektir, ona yararı olmayacaktır. Burada bir gerçeklik var aslında. Van Gogh olmasak bile idealimizi savunduğumuz için, ideal ile popüler olan arasındaki çatışmanın içinde olmak, popüler olana karşı durmak beraberinde maddi bir cezalandırmayı beraberinde getirir. Bi de buna sanatçı savrukluğunu eklersek, böyle bir fotoğraf ortaya çıkar.</p>
<p>Ama sanatçı sosyal güvencelerini oluşturabilir, bu hayat zorunluluğu. Sosyal güvencesinin peşinden gider, gitmeye çalışır.</p>
<p><strong>Sanatçılar için garanticilik itici bir durum olabilir mi?</strong></p>
<p><strong></strong>O da başka bir savrulma. Derdim yok, garantici değilim, hayat beni nereye götürürse oraya giderim düşüncesi de sadece siyahla beyazın, beyaz olan kısmına kilitlenme gibi geliyor ve hatta tembelliğe prim vermek gibi geliyor. O zaman al sorumluluklarını, neden sürüm sürüm sürünürken “hadi bize sahip çık devlet” diyorsun.</p>
<p>Gençsen, bunları görüyorsan, sorumluluklarını da alman gerekir , sosyal güvenceni de oluşturman gerekir.</p>
<p>Devlet sana bazı özellikler tanımalı, buna katılıyorum. Meslek odaları, sendikalar v.s. konusunda destek vermeli ama, önce sen bu konuda birleş, örgütlen, mücadele et, haklarını al ve koru.</p>
<p>Devlet de bunları tanımak zorunda. Zaten sanatı meslek olarak neredeyse tanımayan bir devletin içerisindeyiz. Devlet zaten sanatı ve sanatçıyı tanımıyor, başka türlü algılıyor. Biraz bizim de bu işlere farklı bakmamız gerekiyor. Çok büyük ayrımlar yerine, tırnak içinde yaklaşımlarla konuya yaklaşmak gerekiyor. Aksi halde ya öyledir ya böyledir durumuna düşüyoruz.</p>
<p><strong> Sanat denince Avrupa geliyor aklıma. İnkar edilemez ki hala dönüp oraya soruluyor ve her konuda Avrupa sanat otoritelerinin fikri alınıyor. Biz çok mu gerideyiz?</strong></p>
<p>Bu adamlar sanatta rönesans akımını başlatmışlar. Zamanında din ve bireyi bayağı ayırmışlar, iİnsanın kendi başına kendine davranma hakkını vermişler, hayatı da ayırmışlar. Bizde hala ümmet duygusu genlerimizde çok fazla, yapışma, birleşme, kadercilik var, Onlar ayırmışlar bu işler, süreç olarak biraz daha öndeler. Bunun tekeli, ölçütü Avrupa’dır diyemeyiz, böyle olduğunu düşünmüyorum, bu düşünceye karşıyım.</p>
<p>Hayat öyle acaip ki, oyunculuktan örnek verecek olursam, batı kendi içinde çok ciddi sıkışmalar yaşıyor. Hayatının gereği olarak, düzenin getirdiği sıkışmalardan dolayı duygularını kaybetme sıkıntısı yaşıyorlar, monotonluğun sanata yansıması olarak teknik oynamaya başladılar. Mesela Alman tekniği var.</p>
<p>İngiliz oyuncu ve yönetmen Peter Brook, Uzak Doğu’ya giderek oradaki hayatın doğasında bulunan tekniksiz oluşuma bakıyor ve buralardan da teknik üretiyor ve ürettiği şeyleri de pazarlıyor. Burada önemli olan, bu teknikler hayatın doğasında bulunuyorsa, doğuya, batıya, kuzeye gitmeyi gerektiriyorsa, oradan teknik ithal ediyorsa, söylem olarak da “doğuya, batıya gittik, orada da teknik ürettik”e getiriyorsa, “hayatta ileriye gittik, orada da sanatı ürettik, orada da tekeliz” duruşu ya da söylemi varsa bu bir piyasa işidir, ülkenin ticari gücünden ötürü söyleyebildiği bir cümle olabilir ama biz bunu böyle kabul etmek zorunda değiliz. Tam tersine, sistemler çok fazla mükemmelleştiğinde ve düzene sokulduğunda kendi cezasını verir ve kendini yitirir. Avrupa’nın sadece bir açıdan, bu açıdan böyle bir sıkıntı yaşayabileceğini düşünüyorum.</p>
<p>Sanatı esas yaratan şey insanoğlunun duygusu, algılarıysa; bunlar bizde daha fazla var diyebilirim. Avrupa’da bu konuda okullaşma bizden fazla diyebiliriz ama biz yeni okullar yaratma şansına sahibiz. Formlar kendi içerisinde kendi tuzağını hazırlar ve kendi gömütünü oluşturur, başka bir forma mecbur kalınır.</p>
<p>Yani hayat değişir, başka ifade alanları, başka formlar ortaya çıkar. Belki de onların yeni üreticileri bizler olabiliriz. Çok fazla form bilgisi olmayan, formlara göre yaşamamış, ham topraklar sanatın yeni üreticisi olabilirler.</p>
<p><strong>Eğitim şart mı? Okulda alınmak zorunda mı? Okullarda hayatın içinde olmayan gereksiz bir müfredat da var mı? Hem sanatçı hem eğitimci kimliğinle neler söylemek istersin bu konuda?</strong></p>
<p>Bence eğitim şart&#8230;. Çünkü bir disiplin, bir düzen, motivasyon unsuru&#8230; Doğadan, hayattan birşeyler öğrenmeye çalışırsanız çok uzun sürelerde öğrenirsiniz ve doğanın size gösterdiği kadar öğrenirsiniz. Ama eğitim olursa daha kısa sürede öğrenirsiniz. Gelgelelim tiyatro ve oyunculuk açısından bunun tam bir alfabesi de yok. İşimiz duygu olduğu için şu düğmeye basarsan şu duygu, bu düğmeye basarsan farklı bir duygu ortaya çıkar denklemi yok. Tam da kesinliği olmayan bu noktada işler karışıyor.</p>
<p>Bana göre konservatuvarlardaki mecut sistemler büyük boşluklar taşıyor, kötü bir eğitim sistemimimiz var. Zaten üniversite eğitim sisteminin kötülüğü genel olarak tartışılıyor ama konservatuvarların yapısını bilen biri olarak; oralarda olumsuz bir yapı içerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Eğitim demek bir metod demek ancak hangi okulun hangi metodu uyguladığını sorsak bir cevabı yok. Bunun anlamı, metodsuzluk, sinerji yokluğu, bir dil birliğinin olmaması demek. Öğretim görevlililerinin arasında programların konuşulduğu, hayatın ve sanatın bütünlüğünden yola çıkıldığı bir oluşum yok. Herkes kendi başına bir okul gibi davranılıyor. Bir yandan üniversiteler paralı oldu, bu da bir yandan eğitimde hem açılım hem de eğitime darbe oldu. Hangi dizide hangi oyuncu oynuyorsa onun müşterisi farklılaştı.</p>
<p>Eğitim takvimine gelecek olursak da; dünyanın en güzel yerinde de çalışılsa eğitim 2 artı 1 yeterli, 4 yıllık bir iş yok ortada. Oyunculuk meselesi hayat boyu öğrenilir ama kendini profesyonel alana atmak için 3 yıl yeterli, hatta çok iyiyse iki yılda da bitirilebilir. Mevzu süreden çok süreçlerin nasıl kullanıldığı. Bizde bir sürü saçma sapan şeyle dolduruluyor, kalıplaştırılıyor ve boş inançlar halinde teorik inançlar halinde, teorik inançlar halinde öğrenciler yetiştiriliyor. Bu üniversitede böyle, konservatuvarda da böyle. Kafasında bazı klişelerle çıkan çocuklar oluyor, ya da taklidin getirdiği tekrarlamanın yarattığı klişelerle yetişen çocuklar yetişiyor. benim bakışımda konservatuvarlı olmanın, okullu olmanın şartı yok.</p>
<p>Konservatuvarlı olmak, okullu olmak, eğitimli olmak gerekli ama bu eğitim mutlaka hayattaki başka açılarla bozulmalı ve zenginleştirilmeli. Türkiye’deki eğitim hakkında çok ciddi soru işaretlerim var ama Avrupa’da da olsa yine böyle olmalı. Verilen bilgiler başka bilgilere açılımlı hale getirilmeli, insanı kilitlememeli.</p>
<p><strong>Sinema tiyatroyu öldürür mü?</strong></p>
<p><strong></strong>Düşünüyorum, sinema tiyatroyu öldürebilir, eğlence alanı olarak öldürebilir ama ama bu mevzu elmayla armutun kıyaslanması gibi de geliyor.</p>
<p>Sinemadan çok televizyon tiyatroyu öldürür. Ya da daha doğru şekliyle televizyon, sinema ve tiyatroyu öldürür. Televizyon eğlence aracı olarak kullanılıyor, tiyatro da öyle. Yine de tiyatronun farkı canlı olması. Yine de tarihe baktığımızda tiyatro çok ciddi darplar görmüş, kiliselere tıkılmak zorunda kalmış, engizisyon döneminde tiyatrocuların şahitlikleri sayılmamış v.s. ama bunlara rağmen hep yaşamış tiyatro ilişkileri, ciddi sıkıntılar yaşanmış ama yine de yok olmamış. Oyun insana bir durum ve canlı bir ilişki. Bir yandan öldüğü sanılırken bir yandan kendine ait yeni duvarlar örüyor.</p>
<p>Şimdilerde oda tiyatroları var, oradaki yeni stil, yeni form insana başka keyifler veriyor. Kültür oluşuyor, kurslar oluştu, tiyatronun bulaştığı alanlar değişti. Şirketlere bulaştı, eğitimlere bulaştı, çocuk gelişimine bulaştı. Yani tiyatro farklı biçimleriyle farklı alanlar buluyor kendine.</p>
<p><strong>Hangi yönetmenleri, hangi filmleri izlemeyi tercih ediyorsun?</strong></p>
<p><strong></strong>İçinde at olan filmleri severim.. Çeşitli zamanlarda ve ruh hallerimde çeşitli film izleme kriterlerim var. Sanatsal ve entellektüel kaygılarla yapılmış filmleri izliyorum. Aklımıza gelebilecek bir sürü yönetmenle ilgileniyorum. Bir takım ünlü ve yapıtına güvendiğim yönetmenlerin filmleri olabiliyor. Oyuncu filmi de izleyebiliyorum. Meryl Streep, Al Pacino, Anthony Hopkins, John Malkovich filmlerini beğenirim. Leonardo Di Caprio’yu çok beğeniyorum. Çok iyi bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. Yenilerden Nicole Kidman’ı beğenirim. Judy Foster’ı beğenirim. Suya sabuna dokunmayan filmleri tercih edebiliyorum, büyük rantlı “ulusal komedi” denilen tarzı beğenebiliyorum, biyografileri beğeniyorum. Ray Charles’ın hayatı, Muhammed Ali’nin hayatı gibi&#8230;</p>
<p><strong>Monica Bellucci?</strong></p>
<p><strong></strong>Yok, Monica’ya ısınamadım&#8230;.</p>
<p><strong>Tiyatro Ti ve Ti Performans dışındaki hayatından biraz bahseder misin?</strong></p>
<p><strong></strong>Sanatçının topluma sürtündüğü herşey yaşıyor. Bizler oldukça kısıtlı bütçelerle yaşıyoruz. Hal böyle olunca çok fazla gezme – tozma işlerine bulaşamıyorum. Seçtiğim bu miminal hayat tarzı içerisnide keyif aldığım şeyler yapıyorum. Arkadaşlarımla sohbet etmeye çok önem veririm, tatile bile gitsem eski dostlarımla birarada bulunmaya gayret ederim. Günün belli saatlerinde, haftanın belli bir kaç günü Cihangir Kahvesi’ne giderim, orası benim çocukluğumdan gelen bir yerlere dokunuyor. Biraz kendimce kitap okurum, yazmaya çalışıyorum ama bu aralar güncel süreçler konsantrasyonumu engellediğinden yazamıyorum. Severim ama yazmayı&#8230; “yazsam” derim.</p>
<p>Arkadaşlarımla yemek yemek, kahvaltı yapmak, birilerine yararlı olmak yaşamıma dahil eylemler. Bir yerlere gidip yüzmek isterim, yüzme duygusu içimdedir. Bilardo oynamayı severim. Masa tenisi oynarım. Mesela “Tiyatro Temel Eğitimi”ne gelen öğrencilerle “gençler ve yaşlılar” müsabakası yapıyoruz. Basketbol oynamayı severim, yalnız da olsam gider tek başıma potaya atış yaparım. Zaman oldukça denize bakmak, denizi seyretmek için deniz kenarına gidiyorum.</p>
<p><strong>Ti Performans’taki masa tenisi müsabakaları nasıl gidiyor?</strong></p>
<p><strong></strong>İlk başta biz yeniyorduk, tecrübe kazanıyordu ama son müsabakada fena yenildik, yorulunca serildik galiba. Onlar kazanıyor artık.</p>
<p><strong>İstanbul’da, olmak istediğin yerde, yapmak istediğin birşey yapıyorsun&#8230; Nerede, ne yapıyorsun?</strong></p>
<p><strong></strong>Sanırım ara sıra tiyatronun ofis ilişkilerinden kendimi kurtarmak isterdim. Güçlü bir ofis düzenine geçmek isterdim. Tiyatro üretimini yine desteklemek isterdim. Ders vermeyi çok seviyorum, öğretmek başka birşey. Öğrencilerle birşeyler paylaşmak çok keyifli. Öğretmenin tadını çıkarmayı seviyorum. Kendime ait bir sinema projesine başlardım. Bahçesi olan, toprağa değdiğim bir evim olmasını isterdim. İstanbul çok zengin bir şehir. İstanbul’un festivalleri var, zorluğuna rağmen bu şehirde yaşamak eskiye oranla daha renkli. Hayat kalitesini bozan mesai ve meşguliyetleri hayatımdan çıkarıp bu faaliyetlere daha fazla zaman ayırmak isterdim. Dostlarımla Nevizade’de bir yemek artar bunların dışında. Hiçbir karşılık almadan üretimimi varoştaki çocuklarla paylaşmak isterdim.</p>
<p><strong>Yine içinde tiyatro var yani?</strong></p>
<p><strong></strong>Yüzde yüz var.</p>
<p><strong>Gitmek istediğin yerler?</strong></p>
<p><strong></strong>Ege’ye gitmeyi isterdim, çok severim Ege’yi. Karadeniz’i gezebilmeyi isterim.</p>
<p><strong>Takım tutuyor musun?</strong></p>
<p><strong></strong>Tutarım, sıkı bir Galatasaray’lıyım.</p>
<p><strong>Beşiktaş ilçesiyle yakınlığın var mı? Uğrar mısın? Ne sıklıkta uğrarsın, neler yaparsın?</strong></p>
<p><strong></strong>Beşiktaş’ın bende önemli bir yeri var, bunun dışında Beşiktaş’ın Beşiktaş olmaktan kaynaklanan bir önemi var. Önemli bir tarihi yapı, önemli bir merkez. Konservatuvarım oradaydı, 4 yıl orada yaşadım. Beşiktaş’ta bizim için önemi büyük olan Tat Lokantası vardı, hatta arkadaşlarımız üzerine şarkı yapardı, kürt börekçimiz vardı, berberim oradaydı. Bende duygusal bir tarafı var Beşiktaş’ın. Tiyatral olarak da önemli işler yapılıyor. Beşiktaş Kültür Merkezi var, o bir çekim alanı oluşturdu.</p>
<p><strong>Beşiktaş’ta olmasını ve olmamasını istediğin şeyler ? Beşiktaş olması gerektiği gibi mi? Nelere ihtiyacı var?</strong></p>
<p><strong></strong>Uluslararası bir festivali olmasını isterdim, yakışır. Büyükçekmece ilçesi yapıyor, Beşiktaş da yapabilir, biz de Ti Performans ve Tiyatro Ti olarak elimizden geleni yaparız bu konuda.</p>
<p>Beşiktaş ilçesinden entellektüel bir örgütlenme beklerim. Edebiyatçılar, sanatın diğer kollarından bir sürü arkadaşımızın yaşadığı bir ilçe olduğunu düşünüyorum. Bir yerde tarih varsa, sanat ve sanatçı da vardır. Böyle bir örgütlenme bekliyorum, gizli güçler ortaya çıkarılabilir. Son zamanlarda dikkatimi çeken bir şey hatırlıyorum. 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda meydanda şöyle bir pankart vardı: “Çarşı Herşeye Karşı, 1 Mayıs Hariç” gibi bir cümleydi. Bu da Türkiye’de ilk kez bir spor kulübünün, popülist bir alanın hayatla buluşması idi. Beşiktaşlı olan arkadaşlarım vardır, siyasi duruşu nedeniyle Beşiktaş’ı seçmiş insanlar var..</p>
<p><strong>Bir de Beşiktaş – Gatalasaray kardeşliği var değil mi?</strong></p>
<p><strong></strong>Olmaz mı? Ben çok sıkı Galatasaraylıyım. Beşiktaş, Galatasaray takımına Fenerbahçe’ye oranla daha yakın bir takım oldu sanırım. Ama bunlar çok birincil şeyler değil benim için. Yani bir yandan sıkı bir taraftarım bir yandan da gayrıciddiyim bu konuda.</p>
<p><strong>Seyahat etmeyi sever misin? Nerelere gitmeyi tercih edersin?</strong></p>
<p><strong></strong>Çok severim, özellikle arabamla seyahat etmeyi severim. Gittiğim yerlerde uzun kalmayı sevmiyorum. Otel, motel görüntüsünden uzak yerlerde, çizilmiş şehir görüntüsünden uzak yerlerde kalmayı severim.</p>
<p>Dalyan’ı çok severim. Köyceğiz, Seferihisar, Sığacık gibi daha ham yerleri severim. Sığacık’taki balıkçı arkadaşım Çakoz Mehmet Ali’nin teknesinde balıkçılık yaptım, yıllardır giderim, tatillerimin çoğunu öyle geçirdim. Urla’ya bağlı tiyatrosuyla ünlü Bademler Köyü’ne gider kalırım, orada zamanla dostluklarım oluştu. Kültürel yerleri olan, kendimi rahat hissedebileceğim, İstanbul’daki karmaşayı çağrıştıracak efektlerin beni yakalamadığı, kendi doğasında dinlendiren, geçmişimizdeki özlediğimiz hayatları çağrıştıran yerlere gitmek isterim. Hayatın içine karışmak isterim, köylüyle tanışmak isterim, onun hayatındaki sohbetleri yapmak isterim, onun ekmeği neyse ondan yemek isterim, bunlar benim tatil anlayışımın kendisi.</p>
<p>Uzun yıllar Çakoz Mehmet Ali benim neden böyle yaptığımı anlayamadı. Balık tutmaya gidiyoruz ama, gittiğimiz koylarda sivrisinekler, arılar, daha farklı ne ararsan var, balık da orada, mecburen oraya gidiyoruz, arılar sokuyor bizi v.s. Ama çok başka bir algı yaratıyor, çok başka bir ilişki bu saydığım. Bunlar bana güzel geliyor.</p>
<p><strong>Gitmek ve görmek istediğin yerler var mı?</strong></p>
<p><strong></strong>Aslında ülkenin çok yerini gezdim ama senin sorduğun soru daha farklı bir gitme ve görme biçimi sanırım. Görmek istediğim yerler var, bizde çalışan bir arkaaşımız var, geçen gün bir yer gösterdi, Kabak Koyu. Hoşuma gitti, oraya gitmek istiyorum, Doğu Karadeniz’i görmek isterim, yıllar önce gittiğimde Kaş’ı çok beğenmiştim ama yazın çok sıcak oluyor.</p>
<p>Yurtdışında Prag’a gitmek isterim, orada renkli bir oluşum var. İngiltere’ye hiç gitmek istemem, orada dokuz ayımı geçirdim. Latin Amerika’ya gidebilsem iyi olurdu diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Umarım Prag’a gider ve Hanuş Usta’nın yaptığı astronomik saat kulesini görür, hikayesini dinlersin, içinde farklı bir yere dokunacağını düşünüyorum. Çok teşekkürler bu samimi ve duru sohbet için&#8230;</strong></p>
<p>Seçil SÖKMEN<br />
İstanbul, 20 Temmuz 2009<br />
E-mail: secil.sokmen@gmail.com</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/hakan-piskin%e2%80%99le-%e2%80%9csakincasi-yoksa-baska-seylerden-konusalim%e2%80%9d.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>14</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Sanat adamı&#8230; Hakan Pişkin ile Tiyatro Ti ve Ti Performans üzerine&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/bir-sanat-adami-hakan-piskin-ile-tiyatro-ti-ve-ti-performans-uzerine.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/bir-sanat-adami-hakan-piskin-ile-tiyatro-ti-ve-ti-performans-uzerine.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Jul 2009 13:35:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beşiktaş Gündemi]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Pişkin]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ti Performans]]></category>
		<category><![CDATA[Tiyatro Ti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=8909</guid>
		<description><![CDATA[Bu hafta diğer günlerden farklı olarak bir konuğumuz var bu köşede.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Bu hafta diğer günlerden farklı olarak bir konuğumuz var bu köşede.</strong></p>
<p><strong> </strong>Komşu ilçeden bir tiyatro ve tiyatrocu ağırlayacağım müsaade ederseniz. Evde pasta, börek hazırlayıp misafir ağırlamak zor geldiğnden, bu köşede ağırlayacağım.</p>
<p>Tiyatroseverlerin tiyatrodan, diziseverlerin Zerda ve Kurtlar Vadisi dizilerinden, sinemaseverlerin Sis, Leoparın Kuyruğu, Yumurta, Vali ve Aşk-ı Muhabbet filmlerinden hatırlayacakları sevgili Hakan Pişkin&#8217;le konuşacağız&#8230; Biz kendi aramızda başka zaman da konuşuyoruz, bugün biraz daha kalabalık olacağız. Sohbeti Benjamin Button filmi gibi tersten başlatacağım&#8230; Önce iş güç, sonra bizzat Hakan’ı konuşacağız.</p>
<p><strong>Merhaba Hakan, nasılsın görüşmeyeli?</strong></p>
<p><strong></strong>Gayet iyiyim. Yoğun şekilde üretmeye devam ediyoruz.</p>
<p><strong>Ben seni tanıyorum ama tanımayanlara biraz tanıtmak istiyorum&#8230;</strong></p>
<p><strong></strong>Karabük TED Koleji’nden mezun olduktan sora okuduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi, İktisat Fakültesi’ne girdim, 3 yıl sonra atıldım, İlk YÖK atılmalarındanım. Sonrasında ise halen İzmir Devlet Tiyatrosu Müdürü olan Sn. Hülya Savaş beni konservatuvar sınavlarına hazırladı. İstanbul, Mimar Sinan Üniversitesi’nin konservatuvar sınavına girdim ve kazandım. Mezun olduktan sonra, 1 yıl Şehir Tiyatroları’nda oynadım. O dönemde televizyonda, Uğurlugiller ve birkaç reklam projesinde oynadım. Sonrasında ise 1 yıla yakın bir Londra maceram oldu. Türkiye’de özel radyoların yeni açıldığı dönemdi. Londra’da Güven Kıraç, Meltem Cumbul, Zeyno Gönenç’le birlikte bir yılımız geçti, hepimiz aynı radyoda çalışıyorduk. Sonra beraber Türkiye’ye döndük.</p>
<p>Döndükten sonra; diğer arkadaşlarımız televizyonla ilgili beklenti içerisindeyken ben tiyatro yapmak istiyordum. Beklentilerin tersine, ben onlardan önce televizyon ekranında göründüm. ATV’nin gündüz yayınları başladı ve Çiçek Dilligil ile birlikte gündüz kuşağında program sunmaya başladık, bir süre devam etti.</p>
<p>Televizyondan kazandığımız paralarla en iyi bildiğimiz işi yapmaya karar verdik, aynı zamanda uzun süredir peşinden koştuğumuz hayalimizi yakaladığımız bir zamandı, Devrim Nas’la beraber Tiyatro Ti’yi kurduk.</p>
<p><img class="size-full wp-image-8912 alignnone" title="Hakan Pişkin" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/07/clip_image002.jpg" alt="Hakan Pişkin" width="270" height="205" /></p>
<p><strong>Türkiye’de özel tiyatroların uzun süre yaşamadığını da düşününce, geçmişten bugüne Tiyatro Ti’yi yaşatmanız mucizeye yakın bir durum.. Nasıl kuruldu Tiyatro Ti?</strong></p>
<p>Konservatuvarda okurken Tiyatro Sandığı isminde bir grup oluşturmuştuk. Para kazanmaya başlayınca Macit Koper ile tanıştık. Ada oyununun yönetmenliğini kabul etti, aslında tiyatro kurmaktan çok herhangi bir tiyatroda oynayacağımız bir prodüksiyon düşünüyorduk . Macit Abi’nin desteğiyle tiyatro kurma düşüncesini geliştirdik, sonra Tiyatro Ti kuruldu, isim babası Macit Abi’dir. Ben askere gittim, döndüm. Bülent Yarar’la ilk oyunumuzu oynadık. Bülent konservatuvardan iyi tanıdığım bir arkadaşım, sanatına ve kişiliğine inancım büyüktür, bize de çok destek oldu.kadaşım. Tiyatroyu Devrim Nas ile birlikte kurduk. Ben askerdeyken tiyatronun kurulduğu haberi geldi.</p>
<p>Tiyatro Ti böyle kuruldu. Sonra Evren Duyal geldi, o da çok emek verdi, büyük prodüksiyonlar yaptık. Yurtdışı turneleri oldu. Ada’yı iki kişi oynadık ve başarı kazandık. Sonra Mahir Günşıray ile birlikte bir Brecht oyununu, “Adam Adamdır”ı sahneledik, Müşfik Hoca’nın dediği oldu, arkası kendiliğinden geldi. Adam Adamdır olumlu eleştiriler aldı, İstanbul Festivalinde oynadı.</p>
<p>Ardından “Ghetto”yu oynadık, Bülent Yarar vardı prodüksiyonda. 2000 yılında Ümit Kıvanç&#8217;ın yazdığı, Polonyalı Andrzej Sadowski&#8217; nin yönettiği “Bekleme Odası” adlı oyunu sahneledik ve Polonya Uluslararası Krakow Alternatif Tiyatro Festivali’ne katıldık. Bu festival tiyatro için önemli bir festivaldir. Bizim için de önemli ve farklıdır. Çünkü bu festivale Türkiye’den ilk kez biz katıldık, sanırım bizim dışımızda çağrılan da olmadı.</p>
<p>“Masal Bu Ya” oyununu cafelerde, Babylon’da ve Kemancı’da sahneledik. Adamın Biri oyunumuz, orkestralı ve eğlenceli bir oyundu. Daha sonra benim yazdığım “Sakıncası Yoksa Başka Şeylerden Konuşalım”ı oynadık, Türkiye turnesi yaptık, masaların üzerinde oynadığımız zamanlar oldu, çok keyifliydi. Tiyatrocunun rfine tarafının yanında, yaptığı işi kitlelere ulaştırmak için eğilen ve bükülen bir tarafı var, bunu seviyoruz.</p>
<p>Çocuklar için “Trafik Canavarı’nı Gördünüz mü?” oyununu ekibimizden bir arkadaşımız yazdı, sahneledik, daha sonra şehir Tiyatroları’nda da oynandı.</p>
<p>Tiyatro Ti olarak bazı değerlerimiz ve hedeflerimiz var. Değerlerimiz insana saygıdan başlayıp, mutluluğuna ve sosyal farkındalık yaratmaya kadar bir dolu. Söyleyecek sözlerimiz var. Ülkemizi yurtdışı festivallerde temsil etmek manifestolarımızdan biriydi, yeni yazarlar üretmeyi amaçladık ve irili ufaklı bu amaçlarımıza ulaştık. Hatta ilk yıllarda, Tiyatro Ti bünyesindeki oyuncu ve öğrencilerimizin bir kısmı okullarda idealist tiyatrocu olarak gösterildi, bunlar gurur verici. Sonra diziler çıktı, maddi nedenlerden dizilerde varolma zorunluluğumuz doğdu, işler biraz yavaşladı, projelerimizi zor çıkarmaya başladık. Tiyatro Ti’nin 15. Yılında, Ümit Çırak ile birlikte tekrar Ada’yı sahnelemeye karar verdik.</p>
<p>Ada’nın hikayesini anlatmak gerekirse, herşeyden önce bize bir tiyatro kazandırdı. Oyunculukta bir sıçrama noktası olarak, bir çığır açtı. Ada önemli bir oyundur, şöyle böyle bir oyun değildir bizim için. Ada oyununda iki mahkum hapishanede tiyatro yaparak ayakta durmaya çalışıyorlar. Biz de yıllar yılı tiyatro yaparak ayakta durmaya çalıştık. Krize rağmen yatırımlar yaptık, yeni bir oda tiyatrosu kurduk, krize ve Türkiye’de sanata verilmeyen desteğe rağmen ayakta durmaya gayret ettik. Kısaca gerçek hayattaki karakterimizin, oynadığımız oyunun içindeki karakterlerle örtüştüğünü düşünüyorum. Ada aynı zamanda, kendine inanma, değerlere sahip çıkma, inanç geliştirme üzerine bir oyun. Tiyatro Ti olarak biz de 15 yıldır kendi değerlerimize sahip çıkarak ayakta kaldık.</p>
<p><strong>Sen de eve misafir geldiğinde kendi yazdığın oyunları oynayarak mı başladın tiyatroya?</strong></p>
<p>Oynadım, hakikaten de öyle şeyler oluyor. Tiyatro ve gösteri sanatlarına meyilli ve yeteneği olan çocuklarda, küçük yaşlarda kendini gösterme isteği oluyor. Bizim zamanımızda çok fazla kanal ve dizi yoktu, bizim etkilendiğimiz konsept ve temalar farklıydı. Evde yaşayanlara, anneme, babama, anneanneme çeşitli şakalar ve oyunlar yapardım. Çok taklit yapardım, arkadaşlarım gülerdi, benim de hoşuma giderdi. Devamında ise, lisenin ilk yılında Karabük’te bir gece klübünde skeç yazan, taklit yapan biri olarak hatırlıyorum kendimi.</p>
<p><strong>Tiyatro Ti’ye dönecek olursak; tiyatroyu kurdunuz&#8230; Sonra oynadın, oynadınız, şanslı olanlar gelip izlediler&#8230; Ada çıktı ortaya&#8230; Sessiz sedasız ödül topladı Ada Oyunu&#8230; Buna rağmen medyada yoktun. Seni tanıyorum, seyirci ve okuyucu kitlesinden çok az insanın farkında olduğu geniş bir çevren ve sağlam ilişkilerin var. Buna rağmen o ödüllerini medyayla paylaşmadın. Ya da başka deyişle medyatik olmayı tercih etmedin. Neden?</strong></p>
<p><strong></strong>Doğru, bugünkü popüler kültür denilen noktadan bakıldığında biraz eksik görünebilirim ve görünebiliriz. Biraz kültür meselesi. Müşfik Kenter’in öğrencisiydim. Müşfik Hoca’dan oyunculuğun alfabesini öğrendiğimiz dönemde oyunculuğun terbiyesini de aldık. “Siz işinizi yapın, kalanı ile ilgilenmeyin, işinizi iyi yaptığınıza emin olduğunuzda başarı kendiliğinden olur” derdi kendisi.</p>
<p>Bizim çocukluğumuz da farklıydı şimdiki çocuklardan. Aldığımız sosyolojik terbiye tevazu içerirdi. Bütün bu öğretilenlerin kendi yapımda hazımsızlık yaratmadığını, bu nedenle buna uygun davrandığımı ya da öyle davranmam gerektiğini düşündüm.</p>
<p>Bir ucu da farklı tabii, artık iletişim çok önemli, tanıtım çok önemli, bunlar değişen ve gelişen değerler. Yine de “biz işimizi yapalım, gerisi kendiliğinden olur” sakinliğiyle davranıyorum, böyle bir inancım var. Medyatik olma konusu önemli olmakla birlikte kendi içinde ciddi sıkıntılar taşıyor. Öz ile biçim arasında ciddi dengesizlikler var, bu tanıtımlar işin özüne uygun yapılmıyor. Aldığımız ürünlerin tanıtımına baktığımızda muhteşem sonuçlar olması gerekiyor ama pek de öyle olmuyor. Medya ilişkisini kabul etmekle birlikte, bugünkü şekliyle sorunlu bir ilişkim de oldu.</p>
<p><strong>Ada çok başarılı bir oyundu ve bu bizzat senin ve ekibinin başarısıydı. Ya da kısaca Tiyatro Ti’nin&#8230; Ada&#8217;nın hikayesini baştan sonra bir kez daha dinleyebilir miyim? Ödülü hem önemseyip hem de önemsemeyenlerdensin. Ödülü önemli yapan ne? Önemini nerede kaybediyor?</strong></p>
<p>Çok güzel bir soru&#8230; Bu sorunun altında bugünkü tüm sosyolojik karmaşa, güncel ilişki sıkıntılarımız var. Büyük bir tüketim toplumu olduk, tüketime yönelik bir toplum olma düşüncesi pompalandı bize, üretime yönelik dinamikler geride kaldı. Hemen herşeye sahip olalım, hemen bişeyler olalım, hemen herşeyi alalım, yiyelim, edinelim düşüncesi çok ciddi sıkıntılar yaratıyor. Oysa ki hiçbirşey bir süreci tamamlamadan hazmedilmez, değerini ve yerini bulmaz. Ödül de bu mekanizmalardan biri. Ödül bugün reklamların en önemli mekanizması haline geldi, hatta ödülleri şirketler veriyor. Bu ödülün doğasına ters bir durum. Ödül bir reklam elemanı olarak veriliyor. Oysa ödülün kendine ait kutsal, marjinal bir değeri olmalı. Ödülün kendine ait bir tarafsızlığı olmalı, işler bir yerlerde karışıyor, jürilerde karışıyor, sponsorlarda karışıyor, bir yerlerde ciddi karışıyor. Televizyonda görünen insanlara ödül verirsek, onlar üzerinden ödül verirsek, o süreçte kimler popülerse onlara ödül verirsek, televizyonda reklamımızı yaparız, medya da bize bakar, besler kaygılarının hissedildiğini düşünüyorum. Dolayısıyla ödül Türkiye’de kendi değerini edinemiyor.</p>
<p>Ödülün kendi tarafsızlığını, kendi bağımsızlığını elde etmesi gerekiyor. Ödülün hiçbir maddi değeri yoktur, tamamıyla bir semboldür. Onun içerdiği anlam ve tarafsızlık, yansızlığın değeri önemlidir. Bunlardan kurtulamadığı için ödüle ihtiyaç duyuyorum, motivasyon ihtiyacını karşılayacağına inanıyorum ancak Türkiyede maalesef yaşanan bütün süreçlerin sonunda ödül mekanizmasının da erozyona uğradığını düşünüyorum.</p>
<p><img class="size-full wp-image-8913 alignnone" title="Hakan Pişkin" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/07/clip_image00000002.jpg" alt="Hakan Pişkin" width="278" height="186" /></p>
<p>Ada oyunundan bir sahne</p>
<p><strong>Aldığınız ödülden bahseder misin?</strong></p>
<p><strong></strong>Aldığımız ödül Lions tarafından verilen bir ödüldü, güzeldi. Lionslar uzun bir süredir ödüllerini halka devretmişler, bu değerli bir durum. Tabii bu konuda başka tartışmalar çıkarıyor bu durum: Halk tiyatro konusunda ne kadar bilgilidir, nasıl karar verir, verdiği ödül hangi seviyede bilinçle verilmiş bir ödüldür soruları soruluyor. Sonuçta halkın verdiği ödül az önceki sorunun cevabında saydığım parametrelerden arınmış olduğu için bana daha saygın geliyor, onların karşısına çıkıyoruz ve seyirci gözünden değerlendirilmiş oluyoruz. Halktan tahmin edilenin çok üstünde oyun izleyen var, biz önemsiyoruz bu ödülü. Ümit Çırak ve ben En İyi Oyuncu ödülünü aldık. Küçük salonlarda oynanan oyunlar çok gelişiyor, biz de bu başlık altında aldık.</p>
<p><strong>Ti Performans için kıvamında pişmiş bir yemeği kendinden emin servise sunduğunu söyleyebilir miyim?</strong></p>
<p><strong></strong>Keyifli yemek benzetmesi, hayatın tadını ve ağzının tadını bilenler için çok şey ifade edecektir, diyebiliriz.</p>
<p><strong>Beyoğlu’nun en sevdiğim sokağındasınız. Beyoğlu derinliği ve çeşitliliği açısından farklı. Siz neden Beyoğlu’ndasınız?</strong></p>
<p><strong></strong>Beyoğlu’nu seviyorum. Beyoğlu’nda Tel Sokak’tayız. Bizim yerimiz Beyoğlu’nun değer kazanan sürecindeki değerli bir sokakta. Bu bölge tarihi değerinden de yararlanarak sanat ve kültür aksiyonları merkezi olmaya oynuyor Beyoğlu, biz de onun içerisinde yer almaktan mutluyuz, böyle bir büyük fotoğrafı var Beyoğlu’nun.</p>
<p>Bizim bulunduğumuz sokakta kaliteli gece kulüpleri ve otopark gibi nedenlerle tercih ediliyor.</p>
<p><strong>Tiyatroyla başlayan sanat hayatınıza, yine tiyatroya bağlı olarak farklı zenginlikler de eklediniz Ti Performans’tan bahsediyorum. Böyle bir ihtiyaç mı doğdu ya da var olan bir ihtiyacı mı farkettiniz? Ti Performans bunu yapıyor sanırım. Biraz bilgi verir misin?</strong></p>
<p>Bu biraz önceki pişmişlikle alakalı bir durum. Hayatımızı üretmek üzerine yazdık. Telif haklarından kurtulmak için oyun yazmak, yönetmenlere para ödememek için yönetmek zorunda kaldık. Zaman zaman tercih zaman zaman da zorunluluktan hem bireysel hem de ekip olarak geliştik. Sonuç olarak da oyunculukla beraber çok yönlü gelşitiğimiz ve biriktiğimiz bir noktaya geldik. Bilginin önemsendiği bir dönemde, yine üretime dayalı bir yola girmeye karar verdik. Hem Tiyatronun kendi kaynaklarını yaratabilmesi adına, hem de eğitimciliği sevdiğim, yeni insanların geliştiğini ve hatta ekmek kazandıklarını görmeyi sevdiğim için böyle bir atölye oluşturduk. Ti Performans disiplinlerarası sanatın yapıldığı bir atölye. Sosyal ve psikolojik olarak bir sıkışma dönemi yaşadığımız yaşam şartlarında, bizim atölyemizin şifacı tarafının fazla olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Modern dansın yapıldığı, müziğin kullanıldığı, performansların olduğu, oyunların oynandığı bir yer olsun istedik. Burada hem tecrübesi olan hem de genç duyguları olan, üniversitlerede görevli ve alanlarında yetkinleşmiş arkadaşlarımızın görev yaptığı bir mekan. Bir diğer boşluk da workshop alanlarının Türkiye’de fazla olmaması. Okuldan mezun olmuş oyuncunun oyunculuğunu geliştirebileceği atölyeler fazla yok. Disiplinlerarası ilişkilerin kurulduğu, hayatla da ilgisi fazla olan Ti Performans böyle doğdu.</p>
<p><img class="size-full wp-image-8914 alignnone" title="Hakan Pişkin" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/07/Untitled-1.jpg" alt="Hakan Pişkin" width="283" height="215" /></p>
<p><strong>Kimler var Ti Performans&#8217;ta?</strong></p>
<p><strong></strong>Mimar Sinan Üniversitesi’nde görevli Damla Hacaloğlu var. Üniversitelerde workshoplar yapan aynı zamanda eğitim de veren Ümit Çırak var. Şehir Tiyatroları’ndan Bensu Orhunöz var. Yaratıcı yazarlık konusunda yıllarca Atıf Yılmaz ile birlikte çalışmış Sevgi Saygı var. Bunlar tanınmışlar, üniversitelerin çeşitli bölümlerinden mezun genç bir kadromuz da var. Kadromuz geniş ve genişlemeye de açığız.</p>
<p><strong>Peki, yurt dışından bayilik ya da ortaklık yöntemiyle alınmış eğitim programları satan ve lüx plaza ya da semtlerde konuşlanmış şirketler varken insanlar neden sizi tercih etmeliler?</strong></p>
<p><strong></strong>Nicelik ve nitelik arasına zaman zaman ters orantı olabiliyor. Örneğin seri üretim yapan bir fabrika ile terzi arasındaki farkı düşünelim: Kişiye özel bir elbiseyi en iyi terzi diker. Biz de kendimizi bu alanın butiği olarak düşünüyoruz. Konservatuvar hazırlık sınıflarımız var, 4 kişilik . 15-20 kişilik sınıflarla bu eğitimi veren ve daha ticari düşünen kurumlar da var. Bu tür çoğulcu yaklaşımdan ve getireceği sıkıntılardan uzak duruyoruz. Böyle bir çekici yanımız var. Gelenlerle daha sıcak, samimi ilişkiler kurabilmek, daha yakından ilgilenebilmek gibi dikkat ettiğimiz konular var. Çok yönlü ilişkilerimiz de oluşuyor. Temel oyunculuk eğitimine gelen arkadaşlarımız, diğer yandan aktif tiyatro da yaptığımız için oyunlarda rol alabiliyorlar, para kazanabiliyorlar, bize para kazandırıyorlar, aldıkları eğitimleri pratikle deneyimlenmiş oluyor, yani bir sürü tamamlayıcı elemanı var bu işin. Bu nedenle bizi tercih etmeleri mümkün. Biz bu alanın butik kuruluşuyuz. Henüz çok yeniyiz, tanıtıma ihtiyacımız var ama doğamız gereği çok da fazla güncel ve kısa sürede tükenen ve tüketen tanıtım aktivitelerinin içinde yer almak istemiyoruz. Tanıtımı öğrencilerimizin basarısıyla uzun vadeye yaymayı planlıyoruz.</p>
<p><strong>Çalışanlara yönelik verdiğiniz eğitimler dikkatimi çekti. Profesyonel çalışma hayatının içindeki çalışanlara ne tür eğitimler veriyorsunuz? Neleri değiştiriyor, neleri daha farklı yapmalarına ya da yönetmelerine yardımcı oluyorsunuz?</strong></p>
<p><strong></strong>Bu soru için de teşekkür ederim. Bu yeni gelişen bir alan ve bizim de gelişmesine katkıda bulunmaya çalıştığımız bir durum. Terapik Tiyatro isimli yeni bir ürün oluşturduk. Modern kent hayatının getirdiği çalışma düzeninin çalışanı olumsuz yönde etkilediği bir gerçek. Gün ışığı görmeyen plazalar, çağrı merkezleri, banka gibi kapalı alanlarda bu kapalılığı aşmak, ilişkilerdeki ve iletişimdeki tıkanıklığı gidermek için, aynı zamanda dışarıdaki sosyal tıkanıklıklara iyi geleceğini düşündüğümüz bir ürün. Tiyatro yaparken kişi kendiyle ilgilenmek durumunda kalıyor. Duygularıyla, düşünceleriyle, davranışlarıyla onları yeniden yaşamak, konumlandırmak, sıkıntılarının farkına varmak durumunda kalıyor. Bunu bir psikolog tavrı içinde uygulamıyoruz, tiyatro elemanlarını kişiyle ilişkilendirerek, çok da derine inmeden kurum ve kişide pozitif yönde algı değişikliği ve farkındalık yaratarak bir tür merhem görevi gören bir ürün diyebiliriz. Uygulamalarımızda insanların hayatında belli ölçüde temel değişiklikler yarattığını farkettik. Oyun oynamak, oyun oynama duygusu bizi geçmişe, çocukluğumuza götürüyor. Birlikte birşeyler yapmak, bir geçmiş oluşturmak, bu geçmişte kendine zaman ayırma ilişkisi, bunların hepsi bir sihirli değnek değmişçesine bir aydınlanma yaratıyor. Bunu biz Terapik Tiyatro adı altında topladık ve çalışanlara yönelik bir kursa dönüştürdük. Bazı kavramlar, konular belirliyoruz, o konuların skeçlerini oluşturuyoruz. Mesela kızgınlığı olan birisi, kızgınlığını sanatsal bir ürüne dönüştürüyor, hem o kızgınlığıyla başka tür bir ilişki kurmuş oluyor, belki de daha önce kendinde keşfetmediği başka tür bir yeteneğin farkına varıyor, çok güzel sonuçlar alınıyor.</p>
<p><strong>Kurumlara verdiğiniz bu eğitimleri kendi mekanınız dışında, onların seçtiği mekanlarda da veriyor musunuz?</strong></p>
<p><strong></strong>Veriyoruz, şirketlerin şehir dışı etkinlikleri fazlalaşmaya başladı, bunlar için bütçeler ayrılıyor. Bunun dışında bayi toplantıları olabiliyor, bayi toplantılarında konuşulan finansal konular ve şirket stratejilerinin yanısıra, bayilerin ya da çalışanların bizimle oynayacakları küçük oyunlar şirkete aidiyeti fazlalaştırıyor, bunların sonuçlarını da somut olarak alıyoruz. Şirket yetkililerinin hiç tahmin etmedikleri bir ilgiyle karşılaşıyoruz.</p>
<p><strong>Ti Performans’ın verdiği kişisel ve kurumsal eğitimleri konularına göre başlıklarını sıralamak istersek?</strong></p>
<p><strong></strong>Terapik tiyatro dışında, şirketlerde sınıf içi eğitim denilen bir bilginin aktarılmasına yönelik bir metod kullanılıyor ama bu değişmeye başladı,daha yaşamsal eğitimler ağırlık kazandı. dddaha çok outdoor çalışmalar yapılıyor. Şimdilerde ise biraz daha görsel ağırlıklı şovlar, eğlencesi olan, seyretme keyfi olan eğitimler isteniyor. Bu nedenle danışmanlık şirketi sahibi bir arkadaşımızla, Indus danışmanlık ile yeni bir ürün daha oluşturduk. Bu beden dili gösterisi ağırlıklı bir ürün oldu. Indus Danışmanlık sahibi, Psikolog Efsun Hanım ile hem beden dili eğitim veriyoruz, hem onun şovunu, gösterisini yapıyoruz, gülüyor, eğleniliyor, içine giriliyor. Geliştirdiğimiz ürün kurumların ihtiyacına cevap verebilecek nitelikte. Stres atma, yaratıcılık alanlarında, yaratıcı olma alanlarına da taşıyacağız. Büyük şirketlere de bu tür hizmetler vermeye başladık.</p>
<p><strong>Peki bu eğitimleri alırken belirli bir disipline göre hazırlanmış dökümantasyon üzerinden mi yoksa grubun yapısı ve ihtiyacına göre doğaçlama mı gerçekleştiriyorsunuz eğitimleri?</strong></p>
<p>İkisi de oluyor. Varolan grubun ihtiyaçlarına göre olduğunda önce şirket yetkilileriyle özel toplantılar yapılıyor, ihtiyaçlar belirleniyor, kurum değerleri ve hassasiyetler öğreniliyor, çalışma ona uygun bir reçete olarak çıkartılıyor, geri dönüşler araştırılıyor, bunlar uzun vadeli çalışmaları gerektiriyor. Kısa vadeli çalışmalarda ise; belli bilgilerin aktarılması yönünde, keyifli ve görseli fazla eğitimlerin, mesela, beden dili eğitimi, yaratıcı düşünme gibi prototip bilgilerin aktarıldığı eğitimler olarak aktırılıyor. Yine ilginç, sohbet toplantıları, tartışma platformu, ilginç seminerler de yapıyoruz. Tamamen grubun yapısı ve ihtiyacına bağlı olarak belirliyoruz.</p>
<p><img class="size-full wp-image-8916 alignnone" title="Hakan Pişkin" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/07/hakanpiskin-260.jpg" alt="Hakan Pişkin" width="260" height="220" /></p>
<p>(Ti Performans, Hakan, Begüm ve Ece)</p>
<p><strong>Tıp kongrelerine de katılıyorsun değil mi? Hangilerine, ne amaçla katılıyorsun?</strong></p>
<p><strong></strong>Yaklaşık 3 seferdir Aile Terapisi Derneği’nin düzenlemiş olduğu kongrelere katılıyorum, konferans veriyorum. Bu tür etkinlikleri çok faydalı buluyorum, psikoloji alanındaki her türlü metod paylaşılıyor, çok ilginç araştırmalar dinleniyor. Psikologlar, psikiyatristler, sosyal hizmet uzmanları katılıyor. İnsanın düşünce, duygu ve davranışlarıyla ilgili çok fazla tartışma ve bilgi paylaşımı oluyor. Ben de sanatsal birikimlerimi, gözlemlerimi, analizimi farklı bir söylemle aktarıyorum. Rol, giriş-çıkış, oyunculuk, duygu, aktarım gibi konularda konuşuyorum. Art terapi konusunda bazı çalışmalarım oldu. Art Terapist yardımcı doçent bir arkadaşımla Marmara Üniversitesinin bir programında tiyatro modülü kısmında art terapist olmak isteyenlere eğitimler verdik. Bazı danışanlar yani bazı sıkıntıları olan kişilerle teke tek tiyatro çalışmaları yapıyorum, tiyatronun şifasının olumlu sonuçlar verdiğini görmek beni mutlu ediyor. Bu sene farklı bir kaç konferansa daha katılacağım sanıyorum.</p>
<p><strong>Kişinin kendini tanımasına da bir miktar yardımcı oluyorsunuz. Peki eğitim için gelenlerin kendini tanımaya ya da farketmeye başlaması risk değil mi? Yaptığı işle çelişen bir yapısı olduğunu farkettiğinde , eğitiminiz o firmaya ve eğitimi alan kişiye zarar vermiş olmaz mı?<br />
</strong> Bu kesinlikle böyledir, bir risktir yani hayatın kendisi bir risk değil mi zaten? Kısa vadede zedeleyici görünse de uzun vadede son derece yararlı sonuçlar ortaya koyuyor. Örneğin kişi bir kurumda çalışıyordu ve bir farkındalık sonucunda o kurumda çalışmaması gerektiğini algıladı ve ayrıldı. O kurum açısından da olumlu bir çalışandı. Bu durumun kurum açısından bir kayıp gibi görülmesi ilk algıdır ancak çalışma sıkıntısı olan bir kişinin o kurumdan ayrılması o kurum adına faydalı bir davranıştır. Kişi açısından faydalı olabilir, kişi daha önce farkına varmadığı yanlarının farkına varıp, geliştirerek, olumlu bir hayat kalitesine doğru yol alacaktır. Çünkü farkındalık daha geniş bir algıyı, daha geniş bir hayatla teması getirir, kanalları açar, hangi işle ilgilenirse ilgilensin daha önceki tıkanıklıklar giderildiği için, çok daha verimli bir hayat ilişkisi, hayat enerjisi taşıyacağı için, gittiği her alana daha aydınlık, pozitif, taze bir hava yayacaktır. Bir kişi bir ya da daha çok tıkanıklık yaşıyorsa, ne o kurum ne de o kişi kendi bulunduğu üretim ilişkisinen yeterince yararlanabilir. Belki değil, bu mutlaka böyle olacaktır.</p>
<p><strong>Sanata ve sanatçıya çok ihtiyaç var bu ülkede. Yatırım danışmanından, işletme yüksek lisansı yapmışlardan, bankacıdan ve siyasetçiden çok daha fazla ihtiyaç var, yanında yukarıdaki cümleyi anlayacak zekaya da ihtiyaç var o ayrı. Tiyatronun, penceresiz, havasız ve gün ışıksız plazalara sızması harika. Yurt dışından getirilmiş deli saçması ve &#8220;bitse de gidip bi yerde içsek&#8221; dedirten eğitimlerden daha etkin olduğunu düşünüyorum. Verdiğiniz eğitimlerin faydasını, eğitim sonrasında ölçme imkanınız var mı?</strong></p>
<p><strong></strong>Mutlaka oluyor. Gelen katılımcılara ölçüm niteliğinde çeşitli sorular yöneltiliyor. Eğitim öncesinde sorulara verdiği cevaplarla eğitim sorasında sorulan aynı sorulara verilmiş cevaplar karşılaştırılıyor, daha sonrasında da o kişilerle kurulan iletişimde bunlar ölçülüyor. Kurum yetkilileriyle paylaşılıyor.</p>
<p><strong>Belediyeler için hazırladığınız projeler de var sanırım. Hazırladığınız sosyal sorumluluk projeleriyle ilgili bilgi verir misin?</strong></p>
<p>Belediyelerle ilgili olarak projeler yaptık, yapıyoruz. Önümüzde Kültür 2010 var. Kültür 2010’a bir proje hazırladık. Çocukların dramalarla kendilerini geliştirmesi, bir sanatsal kulvara girmeleri, sanatçı olmaları, eğitilmeleri,, kendilerine başka başka alanlar açmaları yönünde bir takım projlere oluşturduk. Darülaceze ve çocuk yetiştirme yurtlarıyla ortak yürüttüğümüz projeler var. Eğitime gelen çocukların hayatında başka başka pencereler açmaya çalışıyoruz. Bu hem onlara somut faydalar sağlıyor hem de bizi insan olarak ayakta tutan manevi duygular tattırıyor. Umarım bunlar gelişir, ortada çok fazla söylem var, çok konuşma var ancak adım atan ya da ayağını yerden kaldıran fazla yok. Dileğim bu tür sosyal sorumluluk proje sayısı ve uygulayıcısının sayı olarak artması.</p>
<p><strong> Şimdi biraz mola verelim istersen.<br />
Sonra da “Sakıncası Yoksa Başka Şeylerden Konuşalım”&#8230;</strong></p>
<p>Seçil SÖKMEN<br />
İstanbul, 9 Haziran 2009<br />
E- mail: secil.sokmen@gmail.com</p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/bir-sanat-adami-hakan-piskin-ile-tiyatro-ti-ve-ti-performans-uzerine.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>15</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nasılsınız asker???</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/nasilsiniz-asker.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/nasilsiniz-asker.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2009 15:49:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=8704</guid>
		<description><![CDATA[Komik, tuhaf, olumsuz her türlü macera peşimizi bırakmadı son aylarda...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Komik, tuhaf, olumsuz her türlü macera peşimizi bırakmadı son aylarda&#8230; </strong></p>
<p>Bilmiyorum seçtiğim insanlardan mı? Bi mıknatıs durumu var sanırım&#8230;</p>
<p>Bu o kadar böyle ki, geçen gün bir arkadaşım &#8220;bu kadar heterojen bir grup görmedim, bi sapığınız eksikti, onu da benimle tamamladınız&#8221; dedi&#8230;</p>
<p>Evim, bahsi geçen ve hepsi ayrı telden çalan bu arızalı grubun, iki üyesini yola getirmek üzere devlet tarafından görevlendirilmiş bir uzmanın denetiminde.</p>
<p>Bir süredir arkadaşımın annesini ağırlıyoruz evde.</p>
<p>Teyzemiz İstanbul&#8217;a her geldiğinde kapılarına burnumu dayar, yemek kokularıyla beslenirdim. Burnumla onlarda pişen yemek çeşitlerini tespit ettikten sonra, akşam bana ayrılmış olarak gelen tabaktaki yemeklerle bendeki bilgileri karşılaştırıp, arada ızgara, türlü ve tatlının kaçak olup olmadığına bakardıl. Allahları var, bugüne kadar falso vermediler. Burnum hangi kokuları aldıysa aynısını bi tabakta yedim.</p>
<p>Buna karşılık kendi evinde yemek yapan ama benim evde peynir ekmek bile hazırlamayan arkadaşım; annesi Ankara&#8217;dan gelmeden önce, Amerika’dan kalma alışkanlığıyla fast food’a boğdu bizi. Ciğerim, dalağım, bağırsaklarım, beynim kurudu. Şimdi öyle mi ya, kadınbudu köfteler, taze semizotu yemeği, dolmalar, kahvaltılar&#8230;</p>
<p>Hem de en iştah açıcı şekilleriyle&#8230;</p>
<p>Nefis yemekler yiyoruz, öyle böyle değil&#8230;. Teyzemiz ciddi bir gurmedir. Nasıl keyifliyim anlatamam&#8230;. Yüzümüze renk geldi, anneannemin deyişiyle “beynim çalışmaya başladı”. Elimi de sıcak sudan soğuk suya değdiriyorsam namerdim.</p>
<p>Madalyonun öbür yüzündeki durum ise, evde bir süredir Osmanlı terbiyesi hakim. Tabak, çatal ve bıçakların yeri değişti evde. Bulaşık makinesinin çalışma düzeni, saatleri mevcut artık bizim evde. Mesela bıçaklar bulaşık makinesine girmiyor. Hergün mutfakla ilgili olarak sabah ve akşam iki posta “günün dersi” var. Arkadaşım önceleri kaneviçe yapma, etamin işleme, dantel örme gibi bahanelerle katılmadığı mutfak derslerine, annesinin baskısı artınca Micheal Jackson&#8217;ın cenazesini kaldırma, Müzeyyen Senar&#8217;a yardım için konser verme gibi sebeplerle iyice boşladı&#8230; Kendi bilir, hafta sonu bir mutfak firmasının sponsorluğunda teyzemiz sözlü sınav yapacak&#8230;. Kaşar peyniri ve beyaz peynirin buzdolabının hangi raflarında saklanması gerektiğini, daha önce içilmiş gazlı içecek şişelerinin hangi ısıda muhafaza edildiğini bilemediğinde ne olacak? onu düşünüyor mu acaba? Micheal Jackson’ın mevlüt pidesiyle doyurur karnını.</p>
<p>Kavanozların düzeni de değişti. Önceden zeytinyağı için kullanılan kavanoz artık başka bişey için kullanılıyormuş, öyle dedi teyze. Ekmekler gereği gibi dilimlenip saklanmadığından bir uyarı aldım, ikincide disiplin cezası. Ama azimliyim, yaprak sarmanın içine koyulan baharat ve ölçülerini tam bilirsem eskiyi unutturum.</p>
<p>Sıkı bir hayvan dostu olan teyzemiz, dün bulaşık makinesinin içinde tavuk kemiği bulmuş. Bütün akşamımız ona evde soykırım yapmadığımızı anlatmakla geçti&#8230; Tazminat istiyor, tavuklara zulüm varmış bu evde&#8230;. Bak hele&#8230;</p>
<p>Kazayla bir yerimize kene yapışırsa sıçtık&#8230; Kene mi ben mi sorusunun cevabını ararken Kırım Kongo’dan genç yaşta mortu çekersek, cenazemizde Nejat Alp’ten “yorganımda kene var, kopar kopar gene var” türküsünü dinler dinler oynarsın teyzeciğim.</p>
<p>Yaptığı yemek pişerken, tencerenin kapağını açıp üstten bir iki kaşık yemeği çaldığımız teyzemiz&#8230; Ben çocukluğuma ev, piyade taburuna döndü..</p>
<p>Koltuğa oturma düzenimiz ve uyuma saatlerimiz yat ve uyan borularıyla belirli. Daha neler neler!</p>
<p>Bu davetli ve beklenen misafir son ayların en güzel hediyesi bana&#8230;</p>
<p>Hayat böyle akıp giderken, dün akşam Ayvalık tarafındaki evimizden komşumuzu İstanbul’da ağırlamak gerekti. Geç saatlere kadar süren ağırlama faslından sonra, uykulu gözlerle eve gittiğimde, geç gelmemden kaynaklı, arkadaşımın sinirli ve cinayete meyilli bir çift bakışı ve koridorda kocaman bir paketle karşılaştım&#8230;</p>
<p>Paket dediysem sıradan değil: Daha önce bana aldığı masa örtüsünün altında duran bir kabartı ve örtünün üzerinde oyuncaklı küçük bir çikolata.. Çok şirindi, çoook&#8230;</p>
<p>Geç geldiğim için cezalıydım, açmama müsaade edilmedi önce.</p>
<p>Biraz naz, niyaz sonrası açabildim.</p>
<p>Kocaman bir mikrodalga fırın&#8230; Hem de en istediğimden!!!!</p>
<p>Doğumgünü hediyemi, o kadar aksi ve telaşlı işlerinin arasında unutmamışlar ya da atlamamışlar.</p>
<p>Sevilmek önemli&#8230; Sevmekten daha fazla besleyen bir durum belki&#8230;</p>
<p>Bir kez daha anladım ki; aile sadece kan bağınız ve soyadını taşıdığınız insanlar değil. Yüreğini ve evini size açabilmiş insanlar da ailenizdir&#8230; Ve kimi zaman daha gerçek bir ailedir&#8230; Sizi üzerek değil, severek ve sevindirerek ağlatırlar&#8230;</p>
<p>4 Temmuz doğum günüm.</p>
<p>Akşam tüm sevdiğim, beraber olmak istediğim insanlarla Asmalımescit dolaylarında rakı, ambians ve boğazımıza kadar Beyoğlu ile yüreğimizi; eve dönüşte ise düzgün dilimlenmiş ekmeklerimizi mikrodalga fırında ısıtarak karnımızı doyuracağız&#8230;</p>
<p>Teyzemiz cumartesi sabahı kendi evine, Çeşme’ye gidiyor&#8230;.</p>
<p>Cumartesi akşamı kendisi için söyleyeceğim pek kıymetli Yesari Asım Arsoy bestesi, Uşşak makamından “Menekşe gözler hülyalı, bakışları çok manalı” şarkısı ve ardından kızının sesinden dinleyeceğimiz Kayahan bestesi “Bir masum mor menekşe, ağlıyor mu ne?” şarkıları kendisine duyduğumuz derin hislerin tercümanı olacak.</p>
<p>Onu ve evdeki düzeni çok özleyeceğiz (!!!)</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>İstanbul, 3 Temmuz 2009</strong></p>
<p><strong>E-mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/nasilsiniz-asker.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HÖKELA</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/hokela.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/hokela.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2009 06:44:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=8195</guid>
		<description><![CDATA[Bugün size beğendiğim bir tiyatro oyunundan bahsedeceğim. Konusu ilginç, oyun harika!
Evinin dekorasyonunu yenilemek isteyen grafik sanatçısı genç bir hanımın başından geçen olaylar konu ediliyor. Gerçek olamayacak kadar absürt.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Bugün size beğendiğim bir tiyatro oyunundan bahsedeceğim. Konusu ilginç, oyun harika!</strong></p>
<p><strong>Evinin dekorasyonunu yenilemek isteyen grafik sanatçısı genç bir hanımın başından geçen olaylar konu ediliyor. Gerçek olamayacak kadar absürt.</strong></p>
<p>Oyun, grafik sanatçısı hanımın İstanbul’daki evinin dekorasyonunu değiştirmek istemesiyle başlıyor.</p>
<p>Mesleği grafik sanatçılığı olunca, hayalindeki ev için bedeni, ruhu ve zihninin, kusursuz işbirliğini aksiyona geçirir. Bu işi yapabileceğini söyleyen bir atölye sahibi ve yanında çalışan iç mimar hanım ile de hatırı sayılır bir ücret karşılığında anlaşır.</p>
<p>Seyirci için hikaye bundan sonra başlar&#8230;.</p>
<p>Ev sahibi C Hanım&#8217;ın özenle seçtiği objeler ve parke, boya, boru, çivi, kapı kolu gibi malzemelerle duygusal bir bağ oluşur arasında. Daha ev yapılmadan heyecanlanır. Bir kaç aylık araştırma sonucu katalogdan seçtiği, seramik, mozaik, parkelerle derin bir flört aşaması geçirdikten sonra, eline çikolata ve cebine kredi kartını alıp, ürünleri mağazadan istemeye gider.</p>
<p>Türkiye’de günlere hatta saatlere bağlı olarak değişen ticaret mantığını anlayamaz önce, daha sonra kurnazlık ve çizgisizliğin bir mantık olmadığını keşfeder ama durumu kabul eder, sonuç olarak aralarındaki sadece alıcı &#8211; satıcı ilişkisidir.</p>
<p>Önce telefonla aradığında “var” denilen malzemelerin, mağazaya almaya gittiğinde büyük bir bölümünün bulunmadığını, hatta üretilmediğini, onların yerine stoklarında bulunan alakasız malzemeleri satın alabileceğini öğrendiğinde çok şaşırır, afallar, hayal kırıklığına uğrar. Çaresiz değiştirir malzemeleri. Her malzeme değiştiğinde, ona bağlı olarak diğer malzemeler, renkler, desenler, mobilyalar da değişir. Bayan C duruma zor da olsa adapte olur.</p>
<p>Atölye sahibi karakter, yüzünde hiçbir mimik, hatta ifade olmayan, üzerinde yazı bulunmayan beyaz sayfa temizliğindeki surata sahip atölye sahibi karakter, tüm iş ve özel hayatını beş altı kelimeyle sürdürebilen sade ve yormayan, yorulmayan bir kişilik.</p>
<p>Atölye sahibinin yanında çalışan ve ev ile ilgili çizimleri yapacak ve sonrasında atölyede üretimini takip edecek olan olan iç mimar “ Tamam şimdi siz nerede ne yapılmasını istiyorsanız bize çizip verin, biz size yapıp getirelim” rahatlığında bir mimar. Oyundaki adı “hiç mimar”.</p>
<p>Küçük sayılabilecek evin yenilenmesi aşamasında evde çalışanlar Türkiye’de sanıldığının aksine sosyal haklarını “fazlasıyla” alan karakterler. Bayan C’nin evine çalışmak için geldikleri saat öğleye doğru 11:00 olur. 12:00’de öğle yemeğine giderler, 13:00’den sonra çay molası, saat 16:00’ya kadar eve yürüyüş mesafesinde olan boğaza gidip çay, kahve, dondurma, sosyete pazarı alışverişi v.s. gibi ihtiyaçlarını karşılayıp, saat 17:00 gibi günün yorgunluğunu atmak üzere Bayan C’nin evine gelirler.</p>
<p>Günler günleri, haftaları ve ayları kovalar. Bayan C iyi niyetle evi bittikten sonra içinde geçireceği mutlu mesut günleri hayal etmektedir.</p>
<p>Bu zaman içerisinde Bayan C, hayattan kopmuş, evinin yeni haliyle ilgili hayaller kuran ve kendini mevcut duruma alıştırmış bir karakter olur.</p>
<p>Atölye sahibi, hiç mimar ve çalışanların keyfi yerindedir, hatta epey kilo alırlar; turistik şehir turlarına katılmaya başlarlar; İstanbul’un sarayları, tarihi yapıları, çeşmeleri, şadırvanları, kahvaltı mekanları, boğaz yalıları hakkında epey bilgi sahibi olurlar. Cihangir ve Galata&#8217;da entel bar sohbetlerine katılma imkanı da bulurlar. Hatta içlerinde ingilizce kursu ve sonrasında Toefl&#8217;a hazırlanan bile vardır.</p>
<p>Bayan C, evinin bir an önce bitirilmesini beklediği için artık sorulan ve yapılan her şeyi onaylar hale gelir.</p>
<p>Evdeki gelişmeler iç açıcı değildir. Yapılan iş, Bayan C’nin istediği ve çizdiği tuvalet ve banyo ile alakasızdır, diğer işler de buna aynı şekilde devam eder. Sözde her şey modaya uygun yapılır ve malzemelerin çoğu Avrupa&#8217;dan gelir</p>
<p>Bayan C bir yandan olanları onaylar görünse de psikolojisinde gözle görülür ciddi bozukluklar baş gösterir.</p>
<p>Ardarda yapılan absürt işlerden sonra sıra tuvalet ve banyo yenilemesine gelir. Hiç mimar bina yapısına elverişli olmayan bir klozet koyar. Borular olmaması gereken yerdedir, muslukların konulduğu yer akıllara zarardır. Klozetin tuvalete yerleştiriliş biçimi gereği, işemek için klozete oturmak isteyen bir canlının, eylemi gerçekleştirmek için bir ayağının tuvaletin dışında kalması gerekir, hiç mimar öyle uygun görür, moda budur&#8230; Bu duruşun mimarı hiç mimar tuvaletin geri kalan kısmında parti vermek, güneşlenmek, yüzmek ve sevişmek için büyükçe bir alan bırakır, bu da günün modasıdır ve &#8220;töre gereği&#8221; yapılmalıdır.</p>
<p>Yaz gelip çatınca çalışanlar, her çalışan gibi yıllık izne ayrılarak, Antalya, Bodrum ve Çeşme civarlarına tatile giderler. Cihangir&#8217;deki entel bar katılan çalışanlar ise Bozcaada, Ayvalık ve Assos&#8217;u tercih ederler.</p>
<p>Evin içinde inşaatın başladığı günden bu yana epey süre geçer. Bayan C artık dünyadan kopuk ve insanlara boş bakar halde gezen bir zavallıya dönmüştür. Kendisine ne sorulsa, fayans, parke, klozet, dolap kelimelerinden biri ile karşılık vermeye başlar. Evini yenilemek için ayırdığı vakit, kendisini parçalara ayırmıştır. Gizliden gizliye televizyondaki cinayet belgesellerini izlemeye başlar.</p>
<p>Bu arada atölye sahibi Bayan C’nin evini &#8220;örnek ev&#8221; göstererek, hatırı sayılır kişilerin büyük işlerini almaya başlar. Yapılan iş paralı kesim tarafından &#8220;değişik ve modern&#8221; olduğu gerekçesiyle büyük ilgi görür.</p>
<p>Hikayenin buraya kadar olan kısmı ilginizi çekmiştir sanıyorum. Bundan sonrasını anlatmayayım, oyunun sonunda görürsünüz. Çok güleceksiniz çoook&#8230;</p>
<p>Sizler seyirci olarak güleceksiniz, ama ya bu oyun bir de gerçek olsaydı? Kendinizi Bayan C&#8217;nin yerine koyarak düşünebiliyor musunuz?</p>
<p>Oyun güzel, mekan güzel, oyuncular şahane&#8230;</p>
<p>Nerede mi oynuyor?</p>
<p>Bizim sitede, yan evde&#8230;.</p>
<p>Evet, arkadaşımla uzun süredir aynı evde yaşıyoruz&#8230;. Bizim evde küçük bir odası, yeni bir yuvası da oldu.<br />
Ailesi ve diğer tüm sevenleriyle hayata döndürmeye çalışıyoruz.</p>
<p>Bu yazının içinde okuyucunun ihtiyacı olan her şey vardır. Sanat, övgü, takdir, acı, hüzün, hasret, özlem, hayal, gerçek, etik, ahlak, zeka, dürüstlük, samimiyet, mizah, misafirperverlik, saflık, cesaret, coşku&#8230;</p>
<p>Zaten sizin de Türk halkıyla ilgili öve öve bitiremediğiniz özellikler bunlar değil mi?<br />
Geriye kalan bazı özellikleri yazmasam da akıllı adam anlar&#8230;</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>23 Haziran 2009, İstanbul</strong></p>
<p><strong>E-mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
<!-- Either there are no banners, they are disabled or none qualified for this location! -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/hokela.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Merhaba Abidin</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/merhaba-abidin.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/merhaba-abidin.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2009 07:40:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abidin Dino]]></category>
		<category><![CDATA[Arif dino]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=8115</guid>
		<description><![CDATA[Saat sabahın 04:35’ini gösterirken geceyi keyifli bir yerinde yakaladım. Üşütmeyen serin havada balkonuma oturdum, şarap yerine bir fincan  türk kahvesi koydum yan tarafıma. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p>Saat sabahın 04:35’ini gösterirken geceyi keyifli bir yerinde yakaladım.</p>
<p>Üşütmeyen serin havada balkonuma oturdum, şarap yerine bir fincan türk kahvesi koydum yan tarafıma.</p>
<p>Yine “yazarken kafan iyiydi di mi?&#8221; diye soracaklar.</p>
<p>Kafam iyi, hem de ne iyi!</p>
<p>Sarhoş eden tek başına alkol değil ki. Ne zaman boğaza gitsem sarhoşluk&#8230; Ne zaman otursam evimin balkonuna gece vakti, gecenin sesinde sarhoşluk&#8230; Ser hoş.</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Bir adam anlatacağım size&#8230; Yanı başında bir kadınla&#8230; ve yol arkadaşlarıyla&#8230; Kısa kısa&#8230; kopuk kopuk&#8230;</p>
<p>Can sıkıcı bulacaklar için de tavsiyem var&#8230; Gündüz, yorulmayacakları ve canlarının sıkılmayacağı şekilde çimlere uzanıp Kazlıçeşme istasyonundaki rayları ve gelip geçen nesneleri seyredebilir, akşam da boğazın serin sularına karşı &#8220;avlanmak&#8221; üzere Zorti ve o hatta bulunan diğer gece kulüplerine gidebilirler.</p>
<p>Konuya dönecek olursak:</p>
<p>İsminin ve hayatının belirli kesitlerinin, Nazım’ın hayat hikayesindeki bir dekor ya da aksesuar olarak görülmesi beni acıtan bir adam biliyorum, keşke tanıyabilseydim de. Önemini sadece Nazım Hikmet’le yol arkadaşlığı yapmasından almadığını az insanın bildiği bir adam biliyorum.</p>
<p>Önce kendisine kısa bir sesleniş:</p>
<p>“Merhaba , yemekte yabancı dostlarımla keyifli bir masayı paylaşırken, boğazı seyrederken geldiniz aklıma, bir yanım masaya eşlik etse de bir kaç saattir sizi düşünüyorum. Hayatınızı toptan ve parça parça düşünüyorum, düşündüğümde bir şeyler dürtüyor. Konuşma tarzınızı, konuşurken duruşunuzu ve bakışınızı, düşünce şeklinizi tasvir edecek kelimeler bulmaya çalıştım gece boyunca, bulamadım. Mimikleriniz, sesiniz ve düşünceleriniz, duruşunuz gözlerimin ve kulağımın hafızasında, görüyor ve dinliyorum.</p>
<p>Yazmışsınız, çizmişsiniz, yapmışsınız, düşünmüşsünüz, yetiştirmişsiniz. Çokça yaptığınız resimlerin içinde bir resim yapmışsınız halinizi anlatan.</p>
<p>“Acının resmi”&#8230;. İmza: Abidin Dino.</p>
<p>Nazım’ı şair olarak sevdim ama size aşık oldum.</p>
<p>Saygı göstermeye değer duruşunuza, yaşamınızın içini doldurmanız ve her zaman altını çizdiğiniz, şartlara bağlı olmayan sevgi ve bağlılık anlayışınıza, gittiğiniz her yerde ve her şartta filizlendirdiğiniz sanat anlayışınıza aşık oldum. Sizinle ilgili her bilgi beynimin kıvrımlarında harf harf dolaşıyor. ”</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-8116" title="Abidin Dino" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/06/abidin-dino.jpg" alt="Abidin Dino" width="220" height="168" /></p>
<p>Bilir misiniz Abidin Dino’nun hikayesini&#8230;.</p>
<p>1913’te İstanbul’da doğduğunu, 12 yaşına kadar İsviçre’de kaldığını, sonrasında devam ettiği Robert Kolej eğitimini yarıda bıraktığını, ağabeyi şair Arif Dino’nun da yardımıyla kendisini tamamıyla sanata verdiğini ve bir daha hiç kopmadığını&#8230; Rus film yönetmeni Sergei Yutkeviç’i izleyen Atatürk’ün, Yutkeviç’e bir türk gencini yetiştirme imkanı olup olmadığını sorduğunda; Yutkeviç’in dekoratör ve ressam olarak Abidin Dino’yu yanına aldığını (hal böyleyken, ülkenin aydını sayılan hükümetler tarafından yıllarca siyasi nedenlerle sürgün edildiğini anlamaya çalışmayınız)&#8230; Dönemin dünyaca tanınmış sanatçıları Gertrude Stein, Tristan Tzara, Eisenstein, Andre Malraux, Çetin Altan, Avni Arbaş, Pablo Neruda, Louis Aragon ve Pablo Picasso gibi isimlerle çok yakın dostluklar kurduğunu… Çağdaş Türk resminin öncülerinden ve hatta öncüsü olduğunu&#8230; Yunus Emre ve Mimar Sinan’a derin bir hayranlığı olduğunu, tasavvufla çizgiyi çağdaş bir üslupla yanyana getirebildiğini&#8230;. Hem şair, hem ressam, hem de heykeltraş olduğunu&#8230; Sürgünler ve yurtdışı yasağı sonrası kesin olarak Paris’e yerleştiğini&#8230; ABD, Cezayir ve Fransa’da çok sayıda sergi açtığını ama Türkiye’de açmaya cesaret edemediğni&#8230;. Sanatın ve yaşamın ne olduğunu göstermiş yaşam öyküsünü&#8230;</p>
<p>Sanatçıyı korkutmanın, hapsetmenin, küstürmenin ya da sürgün etmenin (kaçırmanın) kendi poponuza giren bir odun olduğunu&#8230;. Atatürk’ün ne büyük bir öngörüye sahip olduğunu&#8230; sonradan gelenlerin çoğunun hıyar ve yobaz olduğunu&#8230; Çoğu Atatürkçümüzün Atatürkçülüğünün göstermelik olduğunu&#8230; O’nu anlamanın bizzat ona yüz sürmek ya da ondan el almak olmadığını (bunu yapanların daha sonraki icraatları da ortadadır) &#8230;. Doğulu olmanın yobaz olmakla eş anlamlı olmadığını, Dino’nun yaşamı boyunca “gırtlağıma kadar doğuluyum” dediğini&#8230; sarsak beyinlere bu satırların hiç birşey ifade etmeyeceğini&#8230;.</p>
<p>bilir misiniz?</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Yanlış bilinen hikayeyi düzeltmek isterim.</p>
<p>Abidin Dino ile Nazım Hikmet arasında geçen “mutluluğun resmi” hikayesi sanıldığı gibi değildir.</p>
<p>Nazım kendisine “Abidin, bana mutluluğun resmini çizebilir misin” dediğinde, “Mutluluğun Resmi”ni çizmemiştir kendisi. Çizdiğini sandığınız resimdeki imza Abidin Dino’ya ait değildir, asıl imza resimdeki yatağın sağ köşesindedir ve “mutluluğun resmi” olarak baktığınız resmin ressamı Dianne Dengel’dir. Abidin Dino&#8217;nun çizdiği sanılan resimdeki sarışın kafaların ve simaların Türk ırkına, çizimin de Dino&#8217;nun tarzına uzak olduğunu anlamak zor değildir.</p>
<p>Hikayenin aslında Nazım Abidin Dino’ya şu mısralarla seslenir:</p>
<p><strong>sen, mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?<br />
işin kolayına kaçmadan ama<br />
gül yanaklı bebesini emziren<br />
melek yüzlü anneciğin resmini değil<br />
ne mavi yosunlu akvaryumda yüzen kırmızı balığın<br />
ne de al çeperli elmanın<br />
1961 yaz ortasındaki küba&#8217;nın resmini yapabilir misin?<br />
çok şükür, çok şükür<br />
bugünleri de gördüm<br />
ölsem gam yemem gayrinin<br />
resmini yapabilir misin üstad? </strong></p>
<p>Abidin Dino, Nazım’a bir resim değil, bir şiirle karşılık verir:</p>
<p><strong>Kokusu buram buram tüten<br />
Limanda simit satan çocuklar<br />
Martıların telaşı bambaşka<br />
İşçiler gözler yolunu.<br />
İnebilseydin o vapurdan<br />
Ayağında Varna&#8217;nın tozu<br />
Yüreğinde ince bir sızı.<br />
Mavi gözlerinde yanıp tutuşan<br />
Hasretle kucaklayabilseydim<br />
Seninle, bir daha.<br />
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi<br />
Bağrımıza bassaydık seni Nazım,<br />
Yapardım mutluluğun resmini<br />
Başında delikanlı şapkan,<br />
Kolların sıvalı, kavgaya hazır<br />
Bahriyeli adımlarla düşüp yola<br />
Gidebilseydik meserret kahvesine,<br />
İlk karşılaştığımız yere<br />
Ve bir acı kahvemi içseydin.<br />
Anlatsaydık<br />
O günlerden, geçmişten, gelecekten,<br />
Ne günler biterdi,<br />
Ne geceler&#8230;<br />
Dinerdi tüm acılar seninle<br />
Bir düş olurdu ayrılığımız,<br />
Anılarda kalan.<br />
Ve dolaşsaydık Türkiye&#8217;yi<br />
Bir baştan bir başa.<br />
Yattığımız yerler müze olmuş,<br />
Sürgün şehirler cennet. </strong></p>
<p><strong>İşte o zaman Nazım,<br />
Yapardım mutluluğun resmini<br />
Buna da ne tual yeterdi;<br />
Ne boya&#8230; </strong></p>
<p>“Gırtlağıma kadar doğuluyum” diyen Dino resimlerinde, güleryüzlü ve şirin görünen kadınlardan çok, Adana’da kaldığı yıllarda gördüğü anadolu insanını tasvir eder. Bunlar, hastalığın yaygın olduğu ve hastalıklardan fazla sayıda insanın öldüğü zaman ve coğrafyaya ait; şakakları çukur, üzgün bakışlı, heykele benzeyen çalışmalardır.</p>
<p>Sanatsever ve sanatçı bir aileden gelen Dino’nun hayat hikayesinin kahramanlarından biri de yılmadan ve yorulmadan yanında yürüyen yol arkadaşı Güzin Dino.</p>
<p>Güzin Dino, sevgilisi Abidin için üniversiteyi yarıda bırakıp, yurtdışına çıkma yasağı bulunan Abidin Dino’nun yaşadığı Adana’ya gidip onunla evlenir. İlerleyen dönemlerde önemli çeviriler yapacak, dil bilimine hizmet edecek ve Ankara’da Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde doçentliğe kadar yükselecektir. Acı, sürgün, ayrılık ve doğru anlaşılamamayla dolu yılların içerisinde yanyana açmayı başarabilmiş iki çiçek. Ya da güneş balçıkla sıvanmazın başka bir şekli onların yaşamı.</p>
<p><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/06/dinooo.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8117" title="Abidin Dino" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/06/dinooo-300x225.jpg" alt="Abidin Dino" width="300" height="225" /></a></p>
<p>“Dünyaya bir resim gibi bakabilmek lazım” der. Bu anlayış, bakılandan, çizilenden ve yazılandan çok; yazan ve çizen elin, bakan gözün ne baktığı ve gördüğünün önemli olduğunu söylemez mi? Bakan gözün kalitesi.</p>
<p>Yaşar Kemal’le söyleşilerinin de bulunduğu desen destekli kitabı “Yüzler”in girişindeki kitapta şöyle der: “Ne çok yüzler gördük, Bre Yaşar”&#8230;.</p>
<p>Bugünlerde İz Tv’de Özel Gösterim programında “Merhaba Abidin” isimli belgeseli seyretme imkanı bulursanız, Abidin Dino’yu neden bu köşeye konuk ettiğimi anlayacağınızı düşünüyorum.</p>
<p>Bugün doğum günün olmasa da, iyi ki doğdun Abidin&#8230;</p>
<p>Seçil SÖKMEN</p>
<p>İstanbul, 20 Haziran 2009</p>
<p>E-mail: secil.sokmen@gmail.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/merhaba-abidin.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sıcağı sıcağına</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/sicagi-sicagina.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/sicagi-sicagina.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 13:42:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=7864</guid>
		<description><![CDATA[Bu sabah aldığım bir e-maili paylaşmak istiyorum sizlerle. Konuşacak konuların çoğaldığını görmek bir yandan mutlu etse de, "nasıl olacak?" soruları ile başbaşa kalmak da can sıkıcı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p>Bu sabah aldığım bir e-maili paylaşmak istiyorum sizlerle.</p>
<p>Konuşacak konuların çoğaldığını görmek bir yandan mutlu etse de, &#8220;nasıl olacak?&#8221; soruları ile başbaşa kalmak da can sıkıcı.</p>
<p><strong>&#8220;Maden Tetkik ve Arama Kurumu&#8217;ndan emekli 64 yaşında bir hanımım.</strong></p>
<p><strong>Bu e mailin yayınlanmayacağını tahmin ediyorum, belki de okuyup atacaksınız. Yine de içimi dökmek için yazmak istedim.</strong></p>
<p><strong>Bebek&#8217;te oturuyorum ancak size yazma nedenim, Bebek hakkında yazdığınız yazı değil.</strong></p>
<p><strong>İlçenin böyle bir gazetesi olduğunu öğrenince sevindim, ne kadar yaşar ne kadar ayakta kalır, bilmiyorum ama yine de seviniyorum.</strong></p>
<p><strong>Yazılarınızı çok beğeniyorum, bazen çok kızdırıyorsunuz beni. Sizin nasıl biri olduğunuz konusunda kararsız kalıyorum. İnsanı tahrik eden ve kızdıran bir yanınız var sanki.  İnsan ister istemez tahlil etmek istiyor iletişim kurduğu kişiyi. Umursamazsınız desem, değilsiniz. Şımarıksınız desem epey. Akıllısınız desem fazlasıyla, dünyadan bihabersiniz desem, bazen. Hiçbiri için kesindir diyemiyorum. Köşenize uygun bir isim verip &#8220;başına buyruk&#8221; olduğunuz ise tamamen doğru. Bu yazıyı okurken suratınızdaki gülümsemeyi de görebiliyorum. Beşiktaş kadar renkli bir ilçeye sizin kadar renkli bir sima lazımdı o da tamamlanmış, hayırlı olsun. </strong></p>
<p><strong>Bu gazetinin varlığı beni mutlu etti, biraz daha verimli kullanılmasını isterim. Örneğin Beşiktaş esnafı ile ilgili bir tüketici köşesi açılsın. Sağlık, hastane, eczane, market, ayakkabıcı.. v.s. aklınıza ne gelirse.  Nasıl yaparsınız bilmem ama kaliteye önem veren sizin gibi bir hanımın takipçisi olacağını umuyorum. Beşiktaş esnafı ile ilgili şikayetlerimizi dile getirelim tabii kırıcı ve rencide edici olmadan. Somut şikayetlerimizi diğerleri de görebilsin ki, esnaf da kalitesini arttırsın. Madem Beşiktaşlıyız birbirimizin sıkıntılarından da haberdar olalım. Belki arasıra belediye yetkilileri de okur ve gerekli önlemleri alırlar. Pahalı olan restaurantı, yok sandığımız ve arayıp bulamadığımız malzemeleri satan küçük dükkanı, keşfedilmeyi bekleyen küçük ya da büyük lokantaları. Medyada sesini duyurma imkanı bulan sosyetik lokantaların yanında küçük esnafa da hakediyorsa bir katkımız olur. Medya ile kurdukları yakın ilişkiler nedeniyle hep iyi tarafları yazılan büyük esnaf da yerini yurdunu bilir. Yanlış mı?</strong></p>
<p><strong>Size daha uzun yazarım, bu konuyu takip edeceğinizi umarak burada bitiriyorum.</strong></p>
<p><strong>Umarım bu e-maili bir köşeye atmazsınız.</strong></p>
<p><strong> Saygılarımla,</strong></p>
<p><strong> Nesime Söğüt</strong></p>
<p>Cevap:</p>
<p>Sevgili Nesime Hanım,</p>
<p>E-mailinizin giriş cümlesini cinsiyet kısmına kadar okuduğumda kısmetimin açıldığını düşünerek, hakikaten &#8220;havaya&#8221; girmiştim.</p>
<p>Benimle ilgili tespitleriniz için teşekkür ederim, yayınlamak istemiyordum ancak vermek istediğiniz  mesajın vuruculuğunun kaybolmaması için sansürsüz yayınladım.</p>
<p>Neyse ki yazının esası yerine yerine giriş bölümünde yer vermişsiniz.</p>
<p>Havalı, dünyadan bihaber ve şımarık bulduğunuz birine &#8220;içinizi dökmek&#8221; de hafiften mazoşist bir zevk olsa gerek.</p>
<p>E-mailinizi neden yayınlamayayım? Akıl ürünü olan herşeyin yanındayım&#8230; Yayınlanmayacağına o kadar inanmışsınız ki, okumak sizin için sürpriz olacak&#8230; Kendinizi ya da düşüncelerinizi bu kadar değersiz mi görüyorsunuz?</p>
<p>Diğer yandan; hay aklınızla bin yaşayın&#8230;  Benim düşünemediğimi siz düşünmüşsünüz. Bunu gerekli yerlere bu yazı ile iletmiş oldum.. Gelişmeleri ya da gelen cevabı köşemde paylaşırım&#8230;</p>
<p>Sevgiyle kalın&#8230;</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p><strong>İstanbul, 16 Haziran 2009</strong></p>
<p><strong>E-mail: secil.sokmen@gmail.com</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/sicagi-sicagina.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Turşulu yazı</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/tursulu-yazi.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/tursulu-yazi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2009 07:00:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Balık Pazarı]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş çarşısı]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaköy]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=7785</guid>
		<description><![CDATA[Vadiye bakan balkona oturdum, yarın sabahki sıkıcı mesaiyi düşünmeye daha çok var...

Karşı tepede dalgalanan TRT binasının bayrağı güzel görünüyor...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Vadiye bakan balkona oturdum, yarın sabahki sıkıcı mesaiyi düşünmeye daha çok var&#8230;</strong></p>
<p><strong>Karşı tepede dalgalanan TRT binasının bayrağı güzel görünüyor&#8230;</strong></p>
<p>Vadi sessiz,  hava serin, gökyüzü yıldızlı&#8230;  Masada bir kadeh  Chateauneuf Du Pape, iyi hasatındanmış. Tam da böyle bir gecede balkonda içmem içinmiş&#8230; Herşey düşünülmüş&#8230;</p>
<p>Hafiften Notre Dame de Paris&#8217;den  &#8221;Belle&#8221; çalıyor..  Anısı vardır, unutmak istesem de hatırlatır kendini şarkı.</p>
<p>Geçirdiğimiz iki güzel gün sonrası arkadaşımı Zekeriyaköy’e uğurladım.</p>
<p>&#8230;&#8230;</p>
<p>Bazılarınızın çokça eleştirmesine rağmen, yolum düşmese de,  Beşiktaş esnafı önemli ve özeldir benim için. Zaman bulduğumda turist gibi gezmek istediğim bir yerdir. Pasajları, Beşiktaş Kültür Merkezi, küçük esnaf lokantaları, börekçileri, kitapçıları, ayakkabıcıları  ve aradığınız diğer herşeyi bulabileceğiniz bir semttir.</p>
<p>Ankara’da büyüdüğüm mahalleyi anımsatır bana. Dondurmacı Ali Amca’yı, Kokoreççi Mustafa Amca, Ahmet Bakkal ve Erhan Kırtasiye. Bunlar çocukluğumun esnafıydı. İşte Beşiktaş çarşısı bunları anımsatır bana.</p>
<p>Beşiktaş’ın içinde eski ve küçük bir turşucu vardır. Beşiktaş çarşısının kenarında. Tesadüfen keşfettiğim bu turşucunun müdavimi oldum.  Hazır turşu kimyasallığından uzak ve market samimiyetsizliğinden uzak sahibi, nefis turşuları ve turşu suları&#8230;</p>
<p>Uğramanızı tavsiye ederim, uzağında olsanız da görmenizi tavsiye ederim. Hem medeni hem pazar havasında bir yer nadir görürsünüz İstanbul&#8217;da&#8230;</p>
<p>Beşiktaş Balık Pazarı’nın arka tarafındaki küçük meyhanelerde iş çıkışı buluşmaları yapabilir, iki tek atıp evinize geçebilirsiniz, keyifli sohbetler edebilirsiniz. Meze ve balık kalitesini biraz yükseltmeleri gerektiğini her gittiğinizde hatırlatırsanız, ileride istenen kaliteye de ulaşacaktır. Salaş Meyhane  olmanın da kuralları ve gerekleri olduğunu hatırlatmayı size bırakıyorum.</p>
<p>Levent – Ortaköy arasında yer alan evimin bulunduğu sitenin çevresinde bunların hiçbiri bulunmaz.</p>
<p>Turşucu yer almaz, meyhane yoktur, peynir için zincir marketlerin şubelerine kadar yürümek zorundayım.   Kapının önündeki çuvaldan kestane tartıp verebilecek bir esnaf da yoktur. Gece belli bir saatten sonra bekçinin düdüğüyle birlikte neredeyse yatma saati de gelir.</p>
<p>Neredeyse yürüme mesafesinde bir esnaf yoktur, çünkü bu havzada yaşayan insanların çevresinde esnaf bulunması neredeyse ayıptır, hem yaşam kalitelerini hem de ev fiyatlarını olumsuz etkiler&#8230;  Giyimleri, yaşamları, arabaları ve evleri birbirine benzer&#8230;  Duydum sizi.. Bence de&#8230;</p>
<p>Halbuki öyle midir Beşiktaş Çarşısı&#8230; Bir gününüzü sabahtan akşama kadar sıkılmadan geçirebilirsiniz.. Üstelik burada aldığınız   domatesi,  Beşiktaş’ta yarı fiyatına daha ucuz ve iyisiyle yiyebilirsiniz.</p>
<p>Sahi yav, ben size çokça turşudan bahsedecektim değil mi?</p>
<p>İki gece üstüste feneri sabaha karşı  söndürünce, bugün de böyle mülayim yazı çıktı klavyeden&#8230;</p>
<p>Bokunu çıkarmayın, herşeyi sizin yerinize düşünmemi beklemeyin, yazının gerisini siz getirin bu gece&#8230;</p>
<p>Yapmayın, çok şey istemedim&#8230; Sizin de anlatacaklarınız olmalı&#8230;</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>Karşı tepede dalgalanan TRT binasının bayrağı güzel görünüyor&#8230;</p>
<p>Vadi sessiz,  hava serin, gökyüzü yıldızlı&#8230;</p>
<p>Hafiften gelen müzik Sezen&#8217;in 5 Çayı&#8230;. &#8220;Ben de uzun bir yola gittin farzederim, kandırırım kendimi ne yapayım, bütün hatıralarıma da saygılar arzederim,  ama unutur muyum asla, niye unutayım?&#8221;</p>
<p>Gecenin kaçında ve nasıl bir ruh haliyle yazmış merak ettim&#8230; Her neyse..i</p>
<p>Masada bir kadeh kırmızı şarap&#8230; Yarıya inmiş&#8230;.</p>
<p>Birkaç dakika önce kendini göstermiş, hilalden yarımaya dönmüş sapsarı ve kocaman bir ay&#8230;.</p>
<p>Bahçeden iğde, nergiz ve ıhlamur kokuları geliyor&#8230;</p>
<p>Vadinin ışıkları çapkın göz kırpmalarda&#8230;</p>
<p>Hayat yanıbaşımda&#8230;</p>
<p>Elimden tutuyor bu gece&#8230;</p>
<p>Size de afiyet olsun&#8230;</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
<p>15 Haziran 2009, 01:50</p>
<p>İstanbul</p>
<p>E-mail: secil.sokmen@gmail.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/tursulu-yazi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medeniyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavaaaarrrrr&#8230;&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/medeniyet-dedigin-tek-disi-kalmis-canavaaaarrrrr.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/medeniyet-dedigin-tek-disi-kalmis-canavaaaarrrrr.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 14:57:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bebek]]></category>
		<category><![CDATA[Bebek Koyu]]></category>
		<category><![CDATA[Bebek sahili]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşilköy]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=7528</guid>
		<description><![CDATA[Başlığın özelliği var, düzeltme yapmak içindir&#8230;. Resmiyette olmasa da, bilgilerinizde..
Bir dönem Yeşilköy&#8217;de oturdum. Cumartesi &#8211; Pazar oldu mu kaçardık semtten. Çünkü aklınıza gelebilecek her türlü insanın elinde mangal, kucağında karpuz, lastik top, şıpıdık terlik, çantasında şişler ve etlerle bahçeleri ve parkları et, mangal kokusuna boğdukları, yaptıkları piknik sonrası kırık rakı ve bira şişelerini, karpuz kabuklarını, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Başlığın özelliği var, düzeltme yapmak içindir&#8230;. Resmiyette olmasa da, bilgilerinizde..</strong></p>
<p>Bir dönem Yeşilköy&#8217;de oturdum. Cumartesi &#8211; Pazar oldu mu kaçardık semtten. Çünkü aklınıza gelebilecek her türlü insanın elinde mangal, kucağında karpuz, lastik top, şıpıdık terlik, çantasında şişler ve etlerle bahçeleri ve parkları et, mangal kokusuna boğdukları, yaptıkları piknik sonrası kırık rakı ve bira şişelerini, karpuz kabuklarını, ekmek kırıntısı, meyve kabuğu ve yanmış mangal kömürü küllerini parklara bırakıp, üstelik bahçelerde binbir özenle yetiştirilmiş çiçekleri de toplayıp evlerine kaçtıkları saatlerde ancak girebilirdik evimize&#8230;</p>
<p>Hep merak ettim, bir yaprak gölgesi dahi bulunmayan, çimen boyu iki cm.yi geçmeyen, azgın güneşin altındaki bir vahada, deli gibi rakı içmek, teypte arabesk müzik çalarak efkarlanmak, o sıcakta mangaldaki eti yemek, leş gibi ter, alkol ve et kokusuyla karışmış vücudunun kokusunu etrafındakilere zaruri koklatmak, kolsuz ve göbeğine kadar inen, terden ıslanmış bir atlet ve paçalı dona benzer pijama giyip halay çekmek, güreş yapmaktan keyif alma durumu hangi hayvanda var acaba? Bu soruyu böyle sorunca hayvansever ve hassas bir dostum kızdı, hayvanlara hakaret ettiğimi düşündü&#8230;</p>
<p>Hepsi öyle değil diyen mi var? Kot pantolon ve t-shirt giyince vücudunun kokusu ve dinlediği müzik değişiyor mu keferenin?</p>
<p>Şimdi benzer şeyler Bebek&#8217;te.. Tam olarak manzara bu olmasa da, sesi sonuna kadar açılmış müzikli arabalar, fahiş fiyatlı otoparkların görevlileri ve korna sesi, egzos dumanı Bebek&#8217;i gidilemez hale getiriyor.</p>
<p>Bebek Beşiktaş ilçesinin gözde semti&#8230; Bebek Koyu, İstanbul&#8217;u İstanbul yapan yerlerden biri&#8230; Küçücük bir semt, bu kadar insan ve araç trafiğini, gürültüyü taşıyamıyor. Bebek’e araç park etmeyi yasaklayacaklar diye bekliyorum yıllardır ama nafile&#8230;. Bebek’e gelmek isteyenlerin ya araçlarını bırakmaları ve deniz ve kara toplu taşımacılığını kullanarak gelmeleri, en azından belirli bir havzadan sonra girememeleri gerekiyor, umarım belediye yeni dönemde bunun için birşeyler yapar..</p>
<p>Bar ve restaurat işletmecileri tarafından kaldırımlara atılmış sandalyeler, kaldırımlara yüksek fiyatlarla parkedilen arabalar, yürünemez kaldırımlar bebeğin bütün güzelliğini, bütün sükunetini gölgeliyor.</p>
<p>Bebek&#8217;te oturanların neler hissettiğini anlayabiliyorum. Önünde ızbandut gibi korumaların beklediği ve bir takım şartlara sahip değilseniz giremeyeceğiniz gece kulüpleri, zincir kahve dükkanlarının yeri değil ki Bebek&#8230;</p>
<p>“Bebeğimle beni Bebek Parkı&#8217;nda çekin lütfeeeeennn, orası çok havadar (havalı demek istiyor) oluyoooo&#8221; diye bin beşyüz tane paparazziyi peşine takan eski manken yeni sonradan görme varoş gülü annelerimizin gezdiği ve kendince piyasanın değişiğini yaptığı bir park değil ki Bebek Parkı.</p>
<p>Gayrimüslüm güzelliğin yaşadığı ve güzelleştirdiği, yaşamak için tercih ettiği nadir semtlerden. Yoksa oradan da mı kovmayı düşünüyorsunuz arsızlığınız ve gürültünüzle? Hiç şaşırmam&#8230;</p>
<p>Sahilinde yürümek neredeyse imkansız hale geldi. Eline her oltayı alan, delinin şeyini bellediği gibi gece &#8211; gündüz bebek sahilinde. Sahilde yürümeye çalışırken saçına olta iğnesi takılan, en azından kendini bundan sakınınları mı, kafasına olta kurşunu yiyip yaralananları mı istersiniz? Ay şimdi kulağım koptu, eyvah oltacı burnumu götürdü diye üzülenler mi? Daha neler neler&#8230;</p>
<p>Ankara&#8217;dan İstanbul&#8217;a göçtüğüm 1994 yılından bu yana Bebek&#8217;e ait olan esnafları sayarım size. En eskisi Meşhur Bebek Badem Ezmecisi, Bebek Oteli ve barı, Bebek Balıkçı fiyatları el yakan Bebek Manavı, Şarküteri, Bebek&#8217;e ait olarak sayılabilecek sonradan gelme mekan ise Divan Bebek Brasserie ve rahmetli Çelik Gülersoy&#8217;un kazandırdığı sahildeki çay bahçesi.</p>
<p>Bunun dışındakiler Bebek&#8217;in gecekondu esnafıdır ya da Bebek&#8217;in şöhretinin üzerine gecekondu diken esnaftır. Bebek&#8217;in centilmenliğine, sükunetine, görgü anlayışına yakıştıklarını düşünmüyorum. Zaten davranışlarıyla, nezaketten uzak duruşlarıyla kızılderilileri katletmeye gelen &#8220;beyaz adam&#8221;lara benziyorlar&#8230;</p>
<p>Bu zibidi barlarını bilirsiniz de, Bebek Otel’in içindeki harika L’ambassador Restaurant’ı bilir misiniz? Epey eskidir o da. Amerikalı kahve zinciri ve pileyboy (sizin dilinizde yazdım) görebileceğiniz bar hırtlıklarına rağmen bütün asaletiyle boğazın kenarında, yemekten anlayan müdavimlerini ağırlar.</p>
<p>Neden bir yeri de bozmadan sonsuza dek korumayı bilmiyoruz ya da istemiyoruz?Neden hep almakla övünürüz de yapmakla övünemeyiz? Ne alaka mı? Hep almakla övünürüz ya, &#8220;düşmanlardan aldığımız&#8221; ve bozduğumuz şehirlerle&#8230;</p>
<p>Amaaan allahısen, benimki de laf değil mi?</p>
<p>29 Mayıs&#8217;ta İstanbul&#8217;un fethini kutlamaya çağıran zihniyete sesleniyorum&#8230; Kim anlayacak yahu? Zamanında cebren aldığımız ve güzelletirmek yerine çöplüğe çevirdiğiniz bir şehirde neyi kutladığınızı anlamadım. Sarsak insanlara Yeniçeri cübbesi ve kavuğu giydirip, yeniçeri marşı okutmak komik olmuyor mu? Muassır medeniyet seviyesinin anlamını ve gereğini öğrendikten sonra gidip bi daha seyredin&#8230;</p>
<p>Bazı okuyucular &#8220;elitist&#8221; olduğumu iddia ediyorlar gönderdikleri e-mailde, hayır değilim.. Reddederken de samimiyim. Doğruyu savunmamın ve yanlıştan rahatsız olup dile getirmenin sizin terminolojinizdeki karşılığı bu ise, beyninizin yerinde duran karbonhidrat topunun baharla birlikte filizlenmesi ve kablolarınıza dolaşması doğaldır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/medeniyet-dedigin-tek-disi-kalmis-canavaaaarrrrr.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hicazdan sonra rast makamı&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/hicazdan-sonra-rast-makami.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/hicazdan-sonra-rast-makami.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2009 15:28:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beyoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Harbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=7267</guid>
		<description><![CDATA[Cuma akşamı dostlarımla geçirdiğim uzun Beyoğlu akşamı sonrası vakit geceye dönerken eve gitmek  zor geldi.
Ülke sınırlarına yeni giriş yapmış bir arkadaşımı aramak geldi aklıma&#8230;. Hani şu saat kaç olursa olsun arayabileceğiniz arkadaşlarınız vardır ya, onlardan biri&#8230; uzun olmuştu görmeyeli&#8230; Aradım, &#8220;gel, bekliyorum&#8221; cevabını alır almaz biraz heyecan biraz da alkolün verdiği uykuyla  yola koyuldum.
Uykumun açılması [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p>Cuma akşamı dostlarımla geçirdiğim uzun Beyoğlu akşamı sonrası vakit geceye dönerken eve gitmek  zor geldi.</p>
<p>Ülke sınırlarına yeni giriş yapmış bir arkadaşımı aramak geldi aklıma&#8230;. Hani şu saat kaç olursa olsun arayabileceğiniz arkadaşlarınız vardır ya, onlardan biri&#8230; uzun olmuştu görmeyeli&#8230; Aradım, &#8220;gel, bekliyorum&#8221; cevabını alır almaz biraz heyecan biraz da alkolün verdiği uykuyla  yola koyuldum.</p>
<p>Uykumun açılması düşüncesiyle Harbiye&#8217;deki  adrese yürümek üzere  ayrıldım gruptan.</p>
<p>Hilton Oteli&#8217;ne doğru yaklaşmaya başlayınca yoldaki travesti ve transseksüel sayısında artış başladı.<br />
Etraflarında dolanan genç ve meraklı varoş çocukları, &#8220;herkese var da bize yok mu&#8221; edasıyla dolananlar, polis arabaları, müşteri arabalar v.s.<br />
Gettonun dışındaki dünyaya açılmış olarak hissettim.</p>
<p>Bir anda boyut değiştirdim, korkmam ve tedirgin olmam gerekirdi, değil mi? Olmadım&#8230;</p>
<p>Daha ne, filmin ortasında gibiydim&#8230; Ne kadar tuhaf o kadar iyi&#8230;. Ne kadar bilinmez, o kadar heyecanlı..<br />
Travestilerden iki tanesiyle tesadüfen aynı zamanlarda aynı yöne doğru yürümeye başladık.<br />
Onlardan değil de, etraftaki &#8220;normal erkek&#8221; görünümlü yaratıklardaha daha çok korktum.<br />
Yanlarına gidip, &#8220;selam, ne tarafa gidiyorsunuz?&#8221; diye soruverdim. Önce bir anlam veremediler, muhtemelen onlara zarar vereceğimi düşündüler&#8230;  Haklılardı,  gecenin bir vakti   onlara bu soruyu soran düzgün bi insana da az rastlanırdı.<br />
Beni de yanlarına alıp alamayacaklarını sorduğumda, kabul ettiler.<br />
Birlikte yürümeye başladık, bendeniz büyük bir görgüsüzlükle, yıllardır içimde biriktirdiğm bütün soruları allayıp pullamadan sordum, onlar da yarı küfürlü, yarı müstehcen bir terminolojiyle  cevap verdiler.<br />
Düşüncelerini reddettiğinizde ya da kızdırdığınızda çok pis laf koyduklarını söylemeliyim&#8230;<br />
Çok güldük yol boyunca, ben de kendimi anlattım&#8230;. Sonra bana yaptığımın  tehlikeli birşey olduğunu, kendi arkadaşları ya da ortalıkta gezen diğerleri tarafından gasp edilebileceğimi hatırlattılar.<br />
Onlar anlattı&#8230; Ben kah şaşırdım kah güldüm yolda&#8230;  Onlar da benim saf, salak halime güldüler&#8230; Ben de onları şaşırtmıştım&#8230;</p>
<p>Bir tanesi döndü &#8220;bizden utanmıyor musun?&#8221; diye sordu&#8230;</p>
<p>&#8220;Neden utanayım?&#8221;</p>
<p>Tercihleri farklı olduğu için mi? Umurumda bile değil&#8230; Onlar yolda yürümek için beni tercih ettiler, beni ilgilendiren tek tercihleri budur.. Etrafımdaki okumuş, düzgün hayatı olan bir sürü heteroseksüele göre çok daha eğlenceliydiler&#8230; Zaten aradığım bu.. Ömrünün baharında emeklilik hayali kuran, elindeki zamanın kıymetini bilmeyen, namus kurallarını ezberlemiş -anlaşılır yanları olmadığı için anlamayan ama harfiyen uygulayan-  ruhu pörsümüş gündüz insanlarından çok daha eğlencelilerdi&#8230;</p>
<p>Yıllarca  en delikanlı erkek pozlarında gezen, hatta bir kadınla evlenip, evliliği hayatında paravan olarak kullanan, kadınlığını bastırmış yiğitlerimizden de daha namusluydular&#8230;</p>
<p>Evet&#8230;<br />
Sadece bu yüzden bile daha fazla anlamları var.  Yoksa hormonları çiçekli entarilerle gezerken, boynuna kravat geçirmiş, evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmış yiğit kardeşlerimizden daha namuslular ve sandığınız gibi hasta değiller&#8230; Çünkü bu durum istisnai durumlar dışında hastalık değil&#8230;</p>
<p>Bizimki gibi köhne kurallarla yürüyen bir toplumda iş bulamamaları ve geçinebilmek için yapmak zorunda oldukları eylem  de, bana göre ekmeği taştan çıkarmak.<br />
Ettiği sohbet kadarıyla kişiliğimi bu ülke koşulları için fantastik bulan biraz daha ağırbaşlı olanı, &#8220;delisin sen&#8221; dedi, &#8220;a bu kız çılgın bişey&#8221; diye bitirdi benimle ilgili yorumunu&#8230;</p>
<p>Her ne kadar benden büyük yaşta iki abla gibi havalarını atmış da olsalar,  yaşları benden küçüktü&#8230;.  Ne derlerse dikkatle dinledim, karşı gelmedim söylediklerine&#8230; Bilmediğim çok şey öğrendim haklarında.<br />
Ne onlar benim telefonumu istedi, ne ben onların, isimlerini de hatırlamıyorum&#8230;</p>
<p>Gideceğim yerin yakınında ayrıldık&#8230;</p>
<p>Akşam güzeldi, devamı renkliydi, finali de güzel olacağa benziyordu.</p>
<p>Görmek için sabırsızlandığım adam camda bekliyordu, telaşlıydı.. Telaşının nedenini sonra anladım&#8230;</p>
<p>Merak etmiş, aramış ancak cep telefonum cevap vermemiş.. Yoldaki sohbetten dolayı telefonu da duymamışım.</p>
<p>Biraz sakinleşip, birbirimize alıştıktan sonra konuya girdi&#8230;</p>
<p>&#8220;Sana anlatacak çok şeyim var&#8221;&#8230;..</p>
<p>Öyle mi?  Benim de benim de&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/hicazdan-sonra-rast-makami.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Akşam yediğin hurmalar&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/aksam-yedigin-hurmalar.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/aksam-yedigin-hurmalar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 May 2009 11:05:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gerard Depardieu]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=7076</guid>
		<description><![CDATA[“Çevirdiğim filmlerin 150&#8242;si çöplüğe yaraşır, b..tan filmlerdi. Bence yemek pişirmek, zevkle tıkınmak veya yeni yerler keşfetmek çok daha güzel. Siz kazandığım ödüllere bakmayın. Aslında sinema beni hiç açmadı. Neler hissettiğim daha önemli&#8221; demiş…
Gerard Depardieu’nün  Halles de Paris – Forum  Des Images’de verdiği sinema dersinde söylediği bu cümlelere kulak vermenizi  öneririm&#8230; Ondan duyduğuma şaşırmadım.. Filmlerini de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p>“Çevirdiğim filmlerin 150&#8242;si çöplüğe yaraşır, b..tan filmlerdi. Bence yemek pişirmek, zevkle tıkınmak veya yeni yerler keşfetmek çok daha güzel. Siz kazandığım ödüllere bakmayın. Aslında sinema beni hiç açmadı. Neler hissettiğim daha önemli&#8221; demiş…</p>
<p>Gerard Depardieu’nün  Halles de Paris – Forum  Des Images’de verdiği sinema dersinde söylediği bu cümlelere kulak vermenizi  öneririm&#8230; Ondan duyduğuma şaşırmadım.. Filmlerini de beğenirim  ama bu cümleleri söyleten duruşu da dikkat çekici.</p>
<p>Hayatla olan ilişkime, şu cümlelerdeki kadar romantik yaklaşmayı çok yakın zamanda öğrendim. Para denen şeyin ekmek almaya yaradığını, dostlarınla ve sevenlerinle paylaşmadığın maddi ve manevi birikimlerinin seni derin bir buhran ve yalnızlığa sürüklediğini önceden de bilirdim… Lakin bilmek ve anlamak farklı.. Bildiğin zaman kendini o düşünceye uygun kodlar, verilmiş bir kararla davranışlarını düzenlermişsin meğer. Anladığın herşey doğana yerleşir, senden olurmuş. Bazı zevzeklerin bu cümleleri yine başka tarafından anlayarak; “ayyyyy ama neden öyle diyosunuz kiiiiii, geleceğimizi de düşünmemiz ilazııııım”  sözlerine cevap dahi vermiyorum.</p>
<p>Ya da okuyucunun farklı bir türü olanı gibi “kariyer peşinden koşsaydım bugün nerelerde olacağımı tahmin bile edemezsin” diyeyim mi?&#8230; Bence de demeyeyim.. Siz de demeyin… Peşinden gitmediğiniz  ve eyleme dönüşmeyen bir düşünce, size ait midir? Ya da yetenek yoksunu olduğumuz alanlarda, “eğer deneseydim mutlaka en iyisini yapardım” cümleleri kimseyi değil kendimizi kandırmaya yarıyor…</p>
<p>Düşünmeyi, düz durmayı, daha da önemlisi  insanın kendine dürüst olmayı öğrenmesi zaman alıyor. O da belirli bir emek karşılığında oluyor&#8230;.</p>
<p>Kariyerdi, paraydı, burjuva zevklerdi derken, isteyip istemediğimizi dahi sorgulamadan  saptığımız yollarda, kaybolup gidiyoruz yıllar içinde&#8230; Başıboş, yanına ve arkana bakmadan sadece önüne bakarak yürürken; keyif almadan yürüdüğümüz yolların ne kadar da uzun olduğunu  ömrün dönülmez bir yerinde anlayabiliyoruz&#8230; Tam o anda paylaşsanız da, bağırsanız da, ağlasanız da geçmeyecek bir acı çöküveriyor içinize&#8230; Yine tam o anda farkediyorsunuz zamanın geri gelmez birşey olduğunu&#8230;</p>
<p>Doğru söylemiş Gerard Depardieu&#8230;. İyi bir şarap, iyi bir yemek, iyi bir sohbet, yeni yerler görmek, yeni insanlar – yüzler görmek ve tanımak, bakıp da görmediğiniz ayrıntılarda kendinizi bulmak, bazen başı boş kaybolmak&#8230;  Sizi gülümseten, duygulandıran, kendini hatırlatan binbir türlü haline ortak olmak&#8230; Ama içten, istekli ve tutkuyla&#8230;</p>
<p>Dilini bilmediğim bir ülkede ayaklarımda sandalet ve bir sırt çantasıyla kaybolmayı, en leş barlarda elimde bir bira ile sarhoş olmanın tadını ;  modern görünümlü ve kariyerli hiçbir sıkıcı iş insanı ya da ortamı veremez&#8230;</p>
<p>Yani diyorum ki; yiyin, için, gezin, sevmeyi ve sevilmeyi öğrenin, eğlenin, sevişin&#8230;. Çalışmayın diyemem&#8230;. Ama çalışacaksanız bunlar için çalışın&#8230;</p>
<p>Kendinizle sohbete oturduğunuzda biriniz diğerine geçmiş yıllarınızın dedikodusunu ağız tadıyla ve “iyi ki yapmışım” gururuyla yapabilmeli&#8230;</p>
<p>Yoksa&#8230; Hangi tarlada yetiştiğinizi sormak  zor değil&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/aksam-yedigin-hurmalar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Baloncu</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/baloncu.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/baloncu.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 May 2009 14:19:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=6993</guid>
		<description><![CDATA[Ansızın gelmişti Paris&#8217;ten&#8230; her zaman yapardı bunu&#8230; gelmeden önce bir mesaj atardı kısacık.. &#8220;burnum özlediğim kadının kokusunu alıyor, ayaklarım onun izlerini takip ediyor&#8221; yazardı&#8230;. hep aynı mesajı yazardı&#8230;. ve gelirdi ansızın.. öncesi yok, sonrası yok bir ziyaret&#8230;. randevusuz anlar toplamı&#8230; hikayeleri eskiye dayanır&#8230;. Beyoğlu&#8217;nda bir protokol daveti sonrası yarısı içilmiş bir sigara birleştirdi kaderlerini&#8230;.
Çengelköy&#8217;de kalırlardı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Ansızın gelmişti Paris&#8217;ten&#8230; her zaman yapardı bunu&#8230; gelmeden önce bir mesaj atardı kısacık.. &#8220;burnum özlediğim kadının kokusunu alıyor, ayaklarım onun izlerini takip ediyor&#8221; yazardı&#8230;. hep aynı mesajı yazardı&#8230;. ve gelirdi ansızın.. öncesi yok, sonrası yok bir ziyaret&#8230;. randevusuz anlar toplamı&#8230; hikayeleri eskiye dayanır&#8230;. Beyoğlu&#8217;nda bir protokol daveti sonrası yarısı içilmiş bir sigara birleştirdi kaderlerini&#8230;.</strong></p>
<p>Çengelköy&#8217;de kalırlardı adam geldiğinde.. Babannesinden kalma üç katlı eski ahşap evde plaklar dinlenirdi&#8230;. yine öyle oldu&#8230; dedesinden kalma gümüş kol düğmelerini takar, yine dedesinden kalma, eskiliği belli bir sigara tabakası kullanırdı&#8230; yine öyle yaptı&#8230;. ismi gibi Ata yaka gömlek giyerdi&#8230;. yine giydi&#8230; ya İsmet Baba&#8217;ya ya da Beyoğlu Refik&#8217;e giderlerdi evden çoğu zaman&#8230; Adam kadına Cumhuriyet hikayeleri anlatırdı Kulüp rakısını yudumlarken… gitmek üzere hazırlandılar&#8230;.. bir kadın kot pantolon ve üzerine giydiği özensiz bir kıyafetle gitmezdi oralara&#8230;. mor, sarı ve kırmızısı belirgin olmayan yakası açık elbisesini giyindi kadın&#8230;. dişi severdi kadınını&#8230;. koyu mavi bir göz farı ve kırmızı rujunu sürdü kadın&#8230;.. yüksek topuklu ayakkabı giyerdi kadınlar akşam gezmelerinde&#8230; Paris&#8217;ten çantasında taşıyarak getirdiği ayakkabılarını giydirdi ahşap evin salonunda&#8230;. kadıının gözlerine bakarak onay bekledi seçiminin doğruluğuna dair&#8230; hafifçe gülümsedi kadın&#8230; sevmeleri ve dokunmaları nazikti birbirlerine&#8230;. konuşmadan da anlaşırlardı&#8230; zaten çok söz yorardı ikisini de&#8230;. birbirlerini yormamaya özen gösterirlerdi&#8230;.</p>
<p>Genellikle aynı motora tesadüf ederdi evden çıkışları&#8230; yaklaştılar motora doğru&#8230;. motorcu tanıdı&#8230;.. &#8220;hoşgeldiniz abi, özlettiniz&#8221; dedi&#8230;. adam başı ile hafifçe selam verdi, gülümsedi motorcuya&#8230;. kadın uzakta bir baloncu gördü&#8230;. Ondört &#8211; onbeş yaşlarında, çocukluktan gençliğe geçen baloncuyu görünce ayağa kalktı kadın&#8230; kadına dokundu soğukta üşümesi&#8230;. yaklaştı baloncu motora&#8230;. motorcu almak istemedi, mimikleriyle belli etti istemediğini&#8230; &#8220;nereye gidiyorsun&#8221; dedi&#8230;. &#8220;Bebek&#8217;e gidiyorum&#8221; dedi baloncu&#8230;. kadın lafa karışacak oldu, adam gözleriyle onaylamadı&#8230; &#8220;yapma üşüyor, onu da al&#8221; diyecekti&#8230; motorcu döndü genç adama&#8230; &#8220;binme&#8221; dedi&#8230;. baloncu bakakaldı, utandı reddedilmekten&#8230;. öyle ya, gurur yetişkinlere ait değildi yalnızca&#8230;. motorcu kadının bakışlarını gördü&#8230; gülümsedi&#8230;. baloncuya döndü.. &#8220;Bebek&#8217;te ne yapacaksın?&#8221; diye sordu&#8230;. &#8220;balon satacağım&#8221; dedi baloncu&#8230;. motorcu bir yudum aldı çayından aheste&#8230;. tekrar döndü baloncuya&#8230; başı ve bakışları başka tarafta son cümlesini etti&#8230; &#8220;Gitme oraya&#8221;&#8230;. &#8220;gitme baloncu&#8230; seni orada döverler&#8221;&#8230;</p>
<p>Motor hareket etti&#8230;. baloncu bakakaldı motorun ardından&#8230; kadının gözleriyle karşılaştı baloncunun ışığı&#8230;. kadın adamın bakışlarını aradı, gözlerindeki sorunun cevabını bulmak için&#8230;.. adam kendisini izleyen bakışlara gülümseyerek cevap verdi&#8230;.. yıllar önce havalimanından uğurlarken, motorcununun sözlerini beklemişti kadından&#8230;.. köşebaşlarının ardındaki dünyaya her açılışında, her canı yandığında, her yaralanmasında baba evine dönüşü bundandı belki de&#8230;. kadın adama baktı karşı kıyıya varana dek&#8230;. adam çok uzaklara baktı&#8230;. bir sigara çıkardı tabakasından&#8230; kadın düşündü, hareket etmeden vardılar karşı kıyıya&#8230;. kadın koluna girerdi başka zaman&#8230; bu kez elinden tuttu&#8230;. adam kadına şaşırdı, merakla baktı gözlerine&#8230;..</p>
<p>kadın gülümsedi bu kez&#8230;.</p>
<p>evden çıkmalarından bu yana ilk cümleyi sarfetti adamın kulağına&#8230;.</p>
<p>&#8220;gitme baloncu&#8230; seni orada döverler&#8221;&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/baloncu.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstiklal&#8217;de iki kadın</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/istiklalde-iki-kadin.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/istiklalde-iki-kadin.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 May 2009 00:53:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atlas Pasajı]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Caddesi]]></category>
		<category><![CDATA[Murathan Mungan]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=6926</guid>
		<description><![CDATA[Ocak ayının son günlerinden birinde "hayatı anlamlandırma kursundan" çıktılar birlikte… Dersin sonuna doğru biri diğerine fısıltıyla ,"dersten sonra bişeyler içelim mi?" dedi. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p><strong>Ocak ayının son günlerinden birinde &#8220;hayatı anlamlandırma kursundan&#8221; çıktılar birlikte… Dersin sonuna doğru biri diğerine fısıltıyla ,&#8221;dersten sonra bişeyler içelim mi?&#8221; dedi. </strong></p>
<p>Diğeri duraksamadan &#8220;evet ama başkası olmasın&#8221; dedi…</p>
<p>Bu gece kendimi sana anlatmaya ya da diğer deyişle senin beni anlamana ihtiyacım var demekti… Çıktılar…</p>
<p>İstiklal Caddesi&#8217;nde yürürken, biri diğerine yine &#8220;şapka alalım mı?&#8221; diye sordu.<br />
Diğeri sözsüz onayladı bu fikri. … Atlas Pasajı&#8217;na girdiler. Uzun zamandır beğendiği şapkayı denedi kadınlardan fikri ortaya atan, ama istediği renk yoktu, kahverengisi kalmıştı; olsun, o da olurdu.Modeli o kadar hoşuna gitmişti ki bir başka rengin de kendine yakışacağını düşünerek aldı şapkayı. Zihninde çizdiği şekilleri gerçek dünyada elde etmeye çalışmaktan vazgeçeli çok olmuştu, kahverengisi de olurdu. Kahverengi daha mı fazla yakışmıştı ne?<br />
Pasajın diğer yanında diğer kadın de şapkanın benzer bir modelinin başka bir rengini denedi. O akşam ortak bir kaderi paylaşmak isteyen iki kadın aynı model şapkayı almakla başladılar işe. Mutlu çıktılar pasajdan, kendilerini ellili yıllarda çevrilmiş siyah beyaz filmlerdeki geniş kenarlı şapka takan kadınlar gibi hissettiler.</p>
<p>Balık Pazarı&#8217;ndan aşağı Nevizade&#8217;ye doğru ilerleyen sokakta çocuklar gibi şımararak ve gülerek yürüdüler birlikte. Ne giydikleri kıyafete ne de abiye Fransız tarzı şapkalarına uygun bir mekan bulamadılar. Çaresiz çıkıp ikisinin de iyi bildiği şarap evine doğru ilerlerken hala çocuklar kadar mutluydular… Biri bir mum yaktı zihninde, diğeri yüreğini ısıttı kışın ayazında.</p>
<p>Çok zaman olmamıştı birbirlerini tanıyalı ama tanımak neydi ki zaten. İnsan olmanın, aynı cinsten olmanın tanışıklığıyla bağlanıveriler birbirlerine.</p>
<p>Yaşadıkları, gördükleri ve bildikleri herşeyi unutup iki saf çocuk oldular o gece.<br />
Birbirlerini seçmemişlerdi, hayat onları bir araya getirmişti. Ayıpsız, günahsız, yalansız ve riyasız konuşurlardı. Rahat olmak ve birbirlerinin mutlu olduğunu bilmekti aralarındaki iletişimin temeli.</p>
<p>Elbette farklıydılar. Siyah şapkalı yüreğine dar gelen şablonlarından çıkmak isterken, kahverengi şapkalı o sancıyı yıllar önce geride bırakmanın keyfindeydi. Kahverengi şapkalı sıkılırdı kavramlardan, şablonlardan; insana insan demek sıkardı onu, namusa namus demek, zamanı saate sıkıştırmak, günleri takvimlere ve koca bir yaşamı küçük bir nüfus cüzdanına.<br />
Kahverengi şapkalı ise ruhu dağlarda kendi evinde yaşayan bir kurt misali yaşardı. Ruhu evsiz, bedeni düzenli bir hayat içinde yaşar dururdu.</p>
<p>Şarap evine oturdular, bir şişe kırmızı şarap söylediler. Siyah şapkalı anlattı önce görüşmeyeli neler yaptığını… Burs kazanmıştı, Amerika&#8217;ya gidecekti, hayatı iyi bilirdi, sahip çıkması gereken şeyleri erkenden anlamıştı hayat içinde, o yüzden bırakıp gitmek zor geldi yüreğindeki tapuları.<br />
Kadın olmanın tadına varan iki kadın, kadın olmanın keyfini anlattı birbirine, şarabın tadına vardılar. Kahverengi şapkalı olan uzaklardaki atasından bahsetti, siyah şapkalı ise açmak istediği yüreğinin provasını yaptı arkadaşının yanında. Kalbinin kanamasından korktu, onaylanmak istedi kanamayacağına dair. Kahverengi şapkalı avutmadı onu… Cesaretli olmak için sırtını birinin sıvazlamasının gereksizliğini anlattı. Uzaklara daldı kahverengi şapkalı, aklında silueti kalmış bir adamdan alıntı cümleleri tekrar etti. Severdi adamı, adamın da onu sevdiğini düşünürdü. Gözlerinden iki damla yaş aktı, siyah şapkalının yüreği kabardı, kalbi karıştı bir kap içinde arkadaşının özlemle karışık mutluluğuna.<br />
Siyah şapkalı anlattı kendini, kah gözleri doldu, kah güldü…</p>
<p>O gece hayat güzel geldi, içtikleri şarap kadar güzel geldi. Kimse kötü değildi o gece, dünya yaşanmaz bir yer olmadı, hayat çekilmez bir yer olmadı, kadın ve erkeğin muhasebesini yapmadılar, geçmiş ilişkilerin anıları canlanmadı gözlerinde, ayda kaç para kazandıkları ya da sağlık sorunları konuşulmadı, ailelerinden kimse yoktu aralarında ve sözlerinde, çünkü birey olmanın tadına öyle varmışlardı ki, kariyerleri, ailelerinin en övünülür ve en alçak yanları ilgilendirmedi onları, yalnızca ikisi vardı bir de zamanın o anını gösteren adı herneyse o saati.Bir yuvarlağa sığdırılmış, akrep ve yelkovanın yönetimindeki zaman anlayışından kurtardılar kendilerini, saat çatalı bıçak geçebilir, şaraba beş var, ya da Arnavut ciğerini çeyrek geçiyor olabilirdi, ruhlarını özgür bıraktılar dilleri çözülürken.<br />
Onlar seçmemişti birbirini, aramamıştı da. Kahverengi şapkalı aramayı sevmezdi, karşısına çıkanlarda bir tılsım bir anlam olduğuna inanırdı. Metin başlıklarını değil satır aralarına saklanmış tılsımları bulmayı severdi. Siyah şapkalı da ona benzerdi kanınca.<br />
Birbirlerini es geçmediler, kırmızı ışık yeşile döndüğünde; karşıdan karşıya geçerken bir omuz darbesiyle birbirlerini durdurup arkadaş oluverdiler.<br />
Kahverengi şapkalı bir hikaye anlattı, diğeri ona üzüldü&#8230;<br />
Siyah şapkalı yüreğini açtı, kahverengi şapkalı kendini hatırladı&#8230;</p>
<p>Ararken ve hala aradığı tılsımı bulamamışken insanoğlu, akıp geçiyor zaman, bunun farkında olmayışımız hala bulamadığımızdan olabilir mi, hala arayış halinde olmaktan? Karşımıza zamansız çıkmış insanları yolumuzun dışına iterken, seçicilik adına kendimize fakir bir yaşam vaad ettiğimiz, bir gün deli gibi o insanları arayabileceğimiz aklımıza geliyor mu?</p>
<p>Karşımıza zamansız çıkmış insanları yolumuzun dışına sorgusuz sualsiz sürerken; üzerinde durduğumuz yuvarlağın bize her zaman cömert davranmayacağını, yaşamın sonsuz fırsatlardan oluşmadığının da farkında mıyız acaba?</p>
<p>Hayatın sonsuz fırsatlarla dolu, iki yanı yeşillikle dolu bir yol olmadığını düşündü kahverengi şapkalı; kendini hep ileride karşılaşacağı bir başkasına, bir başka arkadaşa, bir başka dosta, bir yenisine ertelemedi, cömert değildi şu yaşam denen şey; kendi terazisiyle sizinki aynı ölçekte tartmıyordu çoğu zaman duyguları ve kavramları, tanımı daha önce yapılmış çoğu şeyi yeniden anlamlandırma çabası da bundandı insanoğlunun belki. Zaman kendi kontrolü dışında geçip gidiyordu, düşündükçe farketti bilmem kaçıncı kez.</p>
<p>Soru sordu kendine şarabını yudumlarken, soruları daha önce bulunmuş cevaplarla birleştirdi, bulduğu cevap birden fazla sorunun cevabı oldu, biraz rahatladı belki.</p>
<p>Kahverengi şapkalı kendine sorduğu sorunun içine gizlenmiş cevabı buldu, gülümsedi kendi kendine.. Murathan Mungan&#8217;ın &#8220;Yalnız Opera&#8221;sını dinledi derinlerde sahibinin sesinden&#8230; Kadehinden bir yudum şarap içti, gülümsedi&#8230; Siyah şapkalının anlattıklarıyla devam etti gülümsemeye&#8230;</p>
<p>O gece aramadılar, zaman ve gece dolunay ışığında sabitlendi. Güzel anlar hiç geçmedi. Şarapevi&#8217;ndeki masada duran mezeler hiç bitmedi, şarap tükenmedi&#8230;<br />
İki kadın sigaranın dumanıyla beslenirken, paketlerdeki sigaralar azalmadı. Gökten yıldız kaymadı, kimseyi hançerlemediler derinlerinde&#8230;<br />
Bir gülüp bir ağladılar, arada bir burunlarını sildiler. Garson iki kadına baktı. Saniyelik farklarla anlattıkları şeylere bir gülen bir ağlayan iki kadının konuştuklarını merak etti… Kulakları kanayana kadar dinledi birbirini iki kadın. Öylesine bir gündü, hayat kadar sıradan, hava kadar gerekli bir gün&#8230;.</p>
<p>Tavanları işlemeli ve yüksek bir Beyoğlu akşamı onların rengi miydi, yoksa onlar mı kalabalığın içindeki renk zerrecikleriydi, bunu da düşünmediler.<br />
Karşılıklı hayatın güzelliğini düşündüler. Birbirlerine hayatın anlamını anlatmadılar. Orhan Veli&#8217;den bahsettiler az biraz. Dalga geçtiler hayatla, o günkü en büyük mutlulukları olan şapkalarını taktılar ve çıktılar tekrar yola.<br />
Biri kahverengi biri siyah şapkalı… İstiklal&#8217;de İki kadın….<br />
Şapka onları ayırdı kalabalıktan.<br />
Maskesiz yüzlerini korudu tozdan ve soğuktan.<br />
Uzun zamandır hissetmek istedikleri gibi hissettiler kendilerini…<br />
Ansızın ve aniden….<br />
Hissetmek istedikleri buydu….<br />
Yavaş yavaş yürüdüler caddeden yukarıya. Yolda birbirlerine şımardılar, dalga geçtiler kendileriyle, şapkalı halleriyle… İkisi de bilirdi ki, o an, o an değerliydi, yakalarsan yakalardın.</p>
<p>Kimseyi umursamadan güldüler, çok güldüler o gece.<br />
İkisi de &#8220;hayatı yaşadı &#8221; o akşam.</p>
<p>Zaten… Hayat neydi ki?</p>
<p>Çoğu zaman buydu…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/istiklalde-iki-kadin.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İçinde “Türkan Saylan” geçmeyen yazı&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/icinde-turkan-saylan-gecmeyen-yazi.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/icinde-turkan-saylan-gecmeyen-yazi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 May 2009 13:07:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Agora]]></category>
		<category><![CDATA[Alejandro Amenábar]]></category>
		<category><![CDATA[Alejandro Fernando Amenábar]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Charles William Mitchell]]></category>
		<category><![CDATA[Hypatia]]></category>
		<category><![CDATA[Hypatia of Alexandria]]></category>
		<category><![CDATA[İspanya]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Mar Adentro]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=6857</guid>
		<description><![CDATA[Akıllı geçinen ama ahmaklık noktasında gezinen insan sayısının bol olduğu bir memleketin evladı olmanın haklı gururunu yaşıyorum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p>Akıllı geçinen ama ahmaklık noktasında gezinen insan sayısının bol olduğu bir memleketin evladı olmanın haklı gururunu yaşıyorum.</p>
<p>Miting meydanlarında olmayacağım, bir kez gittim, ölüyordum nefessizlikten&#8230; Bir de cüzdanı mı çaldırdık, anahtar mı gitti, oranı kolla, buranı kolla&#8230; kaygısı taşıyorum&#8230;</p>
<p>Zaten kimse kimseyi dinlemiyor da&#8230; 2 türkü, 2 şarkı&#8230; Hop laik olduk, ilerici olduk, cumhuriyetçi de olduk&#8230;<br />
Söz verdiğim gibi iki kişi ve bir hikayeden bahsedeceğim&#8230;</p>
<p>Size bahsedeceğim iki kişiden biri, usta bir yönetmen&#8230; Alejandro Amenábar&#8230;. Asıl adı Alejandro Fernando Amenábar Cantos. Baba Şili’li, anne İspanyol&#8230; Şili’de doğar, ancak ailesiyle birlikte Pinochet yönetiminden kaçarak 1973 yılında İspanya’ya göç ederler.. İletişim Bilimleri okur Madrid’de, sonra da tamamen sinemaya döner yüzünü&#8230; Hani şu çok bilinen Vanilla Sky filminin orijinali bu şahsa aittir&#8230;</p>
<p>Tom Cruise, Brad Pitt ve benzeri eğlenceli çocukların yaptığı filmlerden değil, beni kalbimden vuran filmi “Mar Adentro (İçimdeki Deniz)”dir&#8230; Tabii İspanyol oyuncu Javier Bardem’in etkileyici performansıyla birleşince sıradan bütün ödülleri alır. Film hakkında zamanında çok konuştum, çok kişiye tavsiye ettim, şimdi bahsedeceğim başka birşey..</p>
<p>Alejandro Amca yeni bir film yaptı&#8230; İsmi Agora&#8230; Filmi nereden bulsam da seyretsem diye merakla bekliyorum. Yönetmeni yle birlikte iştahımı açan başka şey, konusu&#8230;</p>
<p>Tanır mısınız Hypetia’yı?</p>
<p>Hayır, Hadise demedim, Hypatia&#8230;</p>
<p>Yanlış, Bodrum’daki “beach”lerden birinin adı değil, boğazda yeni açılan klüp de değil, medyada görünen kıro futbolcuların ya da iş adamlarının yiyiştikleri Brezilyalı manken de değil&#8230;</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-6858" title="İçinde “Türkan Saylan” geçmeyen yazı..." src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2009/05/tablo.jpg" alt="İçinde “Türkan Saylan” geçmeyen yazı..." width="333" height="544" />“Hypatia of Alexandria”&#8230; İskenderiye’li Hypatia&#8230; MÖ 370 yılında doğar Hypatia. Charles William Mitchell tarafından yapılan en bilinen resmi &#8230; Resimde güzellik ve bilgeliğin vücuda geldiği figür olarak anlatılıyor Hypatia&#8230;</p>
<p>Babası zamanın ünlü matematikçisi Theon&#8230;. Babası sayesinde eğitimde büyük aşamalar kaydediyor.. Zaten dönem gereği kadınlar baba ya da kocalarının desteği olmadan eğitimde ilerleyemiyorlar&#8230;</p>
<p>Size bir yeri hatırlatıyor mu?</p>
<p>Pozitif bilimlerde o çağın en ileri toprağı kabul edilen İskenderiye’de Museion’da, felsefe, aritmetik ve astronomi dersleri verir Hypatia.. Çok güzel bir kadındır, güzelliğiyle zekası birleşince erkek dünyasında da epey etkili olur&#8230; 13 ciltlik bir aritmetik eseri bırakır ölürken&#8230; Hristiyanlığın güçlenmeye başladığı dönemde, hristiyan dogmalarına karşı geldiği için “inançsız” kabul edilmiş&#8230;.<br />
Size birini hatırlatıyor mu?</p>
<p>Efendim, Hypatia 382 yılında İskenderiye Kütüphanesi’ni kurar ve dünyada ulaşabildiği her noktaya elçiler göndererek kitap ister. Bundan neredeyse 1800 yıl önce kitaplığa konacak her kitabın bir kopyasının alınmasını ve daha sonra sahibine geri iade edilmesini “yasa” olarak kabul ettirir&#8230;</p>
<p>Dönemin başrabihi Cyrill’in adamları tarafından öldürülür&#8230; 45 yaşında&#8230;. Bu da yetmez.. Cesedi sokaklarda sürüklenir&#8230; Eti kemiklerinden midye kabuklarıyla ayrılır&#8230; Kurduğu kütüphane ateşe veriliir, geriye pek birşey kalmaz..<br />
İşte böyle bir son&#8230;</p>
<p>Hala mı birini hatırlatmıyor?<br />
Ne oldu sizin sonsuza kadar kalbinizde yaşatacağınızı söylediğiniz değerli bilim kadınına?<br />
Hay ben sizin gibi cumhuriyetçilerin ve ilericilerin&#8230;..</p>
<p>Seçil SÖKMEN<br />
İstanbul, 21 Mayıs 2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/icinde-turkan-saylan-gecmeyen-yazi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Do Si La Faaaa&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/do-si-la-faaaa.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/do-si-la-faaaa.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 May 2009 11:03:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkan Saylan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=6811</guid>
		<description><![CDATA[O kadar fazla &#8220;Türkan Saylan&#8221; konuştuk ki bugünlerde, neredeyse isminin içi boşaldı.
Köşelerini okumaktan büyük keyif aldığım, yazıya başlarken birden bire her güzel şey gibi sonuna geliverdiğim yazıların sahiplerine de sitem ederim içten içe, &#8220;bu kadar kısa yazılır mı?&#8221; diye. Yazı kısa değildir aslında&#8230;
Türkan Saylan&#8217;ın Ergenekon soruşturması kapsamına alınması ve süregelen olayları aynı ezber cümlelerle, hatta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p>O kadar fazla &#8220;Türkan Saylan&#8221; konuştuk ki bugünlerde, neredeyse isminin içi boşaldı.</p>
<p>Köşelerini okumaktan büyük keyif aldığım, yazıya başlarken birden bire her güzel şey gibi sonuna geliverdiğim yazıların sahiplerine de sitem ederim içten içe, &#8220;bu kadar kısa yazılır mı?&#8221; diye. Yazı kısa değildir aslında&#8230;<br />
Türkan Saylan&#8217;ın Ergenekon soruşturması kapsamına alınması ve süregelen olayları aynı ezber cümlelerle, hatta birbirlerinden çalarak, yazmamış olmamak için (ya da yazmış olmak için) yazan birçok yazarın dışına çıkabilen birkaç kişi var&#8230;</p>
<p>İsim vermeyeceğim bir köşe yazarı her zamanki  sertliğiyle yazmış. O sertliğinin altında, eğitimini aldığı ekolün bir parçası olmanın getirdiği gizli zerafetle o kadar güzel övmüş ki&#8230; Ancak çoğunuz için üzgünüm, yalnızca akıllıların kaldırabileceği bir örtü örtmüş üzerine.</p>
<p>Dilimize pelesenk ettiğimiz &#8220;Türkan Saylan&#8221; kelimelerini, kalemine alet ederek nemalanmak, bütün köşe yazarları toplamının neredeyse %95&#8242;inin yaptığı birşey&#8230;.<br />
Gazetelerin de, pek sevgili yurdumun ortalama eğitim seviyesi çıkan ilkokul 3. sınıf talebine uygun arzda bulunduklarını biliyoruz artık.</p>
<p>Arkadaşlarımla haberleştiğim bir internet sitesine baktığımda, Türkan Saylan için arkadaşlarımın %95&#8242;inin aynı ezberleri gazeteden alıp (hatta bir kısmı başkasından alıntı cümleler bile koymuş) internet sitesine taşımış olmaları nedense biraz şaşırttı. Düşündükten sonra kendime şaşırdım, İkitelli takımının bir kopyası da benim çevremdeymiş meğer&#8230; Farkları köşelerinin olmayışıymış&#8230;Köşe derken, gazete köşesi&#8230; Yoksa diğer türlüsü olsa, keşkeee&#8230;</p>
<p>Türkan Saylan&#8217;a üzülelim mi, üzülelim.. Niye? E herkes üzülüyor işte&#8230;</p>
<p>Peki güzel ablacım, abicim, Türkan Saylan hayattayken, sağlıklıyken, işinin başındayken, ÇYDD&#8217;nin (Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği) önünden bir kere geçtin mi? Bir faaliyetine katkıda bulundun mu? Hatta daha basitini sorayım, o yazdığın yazıyı niye Ergenekon&#8217;dan önce, cenazeden önce koymadın köşene?</p>
<p>Mesela 1994 yılının Temmuz ayının ondokuzunda, yani alakasız bi günde niye bişey yazmadın, niye hatırlamadın? Çünkü samimi değilsin, ama sende itiraf edecek bişeyler yok&#8230;  Ne olmadığnı da yazardım ama, neyse&#8230; Bütün bunlar sürü psikolojisini hem de en hıyar sürünün psikolojisini çağrıştırıyor&#8230;</p>
<p>Gelelim senin kim olduğuna&#8230; Buradan söylemeye benim terbiyem elverir ama yayında maraz çıkar.  Ah bi insan olabilsen, ah bi sana verilen o iki kolu, iki bacağı, kulaklarını, beyninin hakkını da, hayatının merkezi haline getirdiğin tek uzvun kadar verebilsen&#8230;. Keşkeeeee..</p>
<p>Bu samimiyetten uzak anılmanın, bahsedilmişliğin merhumeyi ve onun bayrağını dalgalandıracak hayatta kalanlarını incitebileceğini düşünenler de çıkar mı acaba? Keşkeeeee&#8230;.</p>
<p>ayyy tabi canıııım, hayat aynen senin dediğin gibi&#8230;. ölenle ölünmüyor&#8230;. Hadi bakalım değiş tonton&#8230;</p>
<p>eeeee, yurdum insanı&#8230; Zaten yemeklere de tangoyla başlayıp, göbek havasıyla bitiren bir topluluk değil miyiz?</p>
<p>Yakında okullar kapanıyor&#8230; Ver elini Bodrum, Marmaris, ucuz tur fiyatları, yaz için bulunmuş paralı hırtlarla ver elini yunan adaları, bu yılın moda mayosu, gece klüpleri&#8230; Şimdi bu durumda ne yapıyoruz? Planımız gayet açık ve yurdum insanına yaraşır vaziyette&#8230; Türkan Saylan&#8217;a kaç haftadır üzüldük (ya da &#8220;üzülüyormuş gibi yaptık&#8221;)? Üç haftadır&#8230;.</p>
<p>E bu durumda ne yapıyoruz? Artık Türkan Saylan&#8217;a üzülmüyoruz (zaten -miş gibi yapıyorduk)&#8230;<br />
Türkan Saylan&#8217;a üzülmek &#8220;out&#8221; oldu ayol, çok geriden takip ediyosun modayı&#8230;.<br />
Biz modayı bu kadar yakından takip ederiz işte, hiç de sanıldığı gibi geride değiliz&#8230;</p>
<p>Gelen yaz mevsimi gereği; Türkbükü plajlarında ya da İstanbul gece klüplerinde zıkkımlanacağın akşam yemeğinin parasını ya da biraz daha genç ve gösterişliysen tatil parasını ödeyecek göbeği iki metre önde giden bi pedofil amca bulup &#8220;ay kardeş, akşama hangi kulübe gitsek?&#8221; hesabını yapmanın vakti gelmiş&#8230; Yani yaz gelip çatmış bacım&#8230;</p>
<p>Eeee, sen de bu ülkenin sözde çoğulcu demokrasisine dededen kalma iki beyin hücrenle katılan çoğul bir gerçeksin&#8230;.</p>
<p>Gelecek yazıda size Türkan Saylan&#8217;ın biyografisini anlatmayacağım, karınız, kocanız, akrabanız, arkadaşınız tüm samimetiyle (!) ondan bahsediyorlar bugünlerde.</p>
<p>Daha enteresan bir hikaye ve yönetmenden bahsedeceğim&#8230;</p>
<p>Şimdilik yazar kaçar&#8230;..</p>
<p><strong>Seçil Sökmen</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/do-si-la-faaaa.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hiçbir Şey Anlatmayan Yazı</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/hicbir-sey-anlatmayan-yazi.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/hicbir-sey-anlatmayan-yazi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 May 2009 18:01:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Asmalımescit]]></category>
		<category><![CDATA[Asmalımescit meyhaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Asmalımescit Refik]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=6633</guid>
		<description><![CDATA[Çok önemli birşey anlatmayacağım... Zaten Pazartesi sendromu yeter de artar bu güzel havada...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_27807" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg"><img class="size-full wp-image-27807" title="Seçil Sökmen" src="http://www.besiktaspostasi.com/wp-content/uploads/2011/10/secil-sokmen.jpg" alt="" width="150" height="145" /></a><p class="wp-caption-text">Seçil Sökmen</p></div>
<p>Çok önemli birşey anlatmayacağım&#8230; Zaten Pazartesi sendromu yeter de artar bu güzel havada&#8230;</p>
<p>Havadan sudan konuşacığız&#8230;</p>
<p>Cuma günkü meyhane keyfimden bahsedeceğim size&#8230;</p>
<p>Asmalımescit Refik yıllardır uğradığım bir yerdir.</p>
<p>Değişik arkadaş gruplarıyla hep keyif aldığım, hep güzel sohbetlerin mekanı oldu.</p>
<p>İstanbul dendiğinde olmazsa olmaz bi yerdir benim için&#8230; Küçük, sıcak ve her konuda edepli bir mekandır. Değeri ayrı olduğundan, herkesle gittiğim bir yer de değildir.</p>
<p>Meyhanede içki içmenin keyfini bilen, sohbeti koyulaştırabilen, değnek gibi oturmayanlarla gitmeyi severim.</p>
<p>Cumartesi akşamı kalabalık bir arkadaş grubuyla Refik&#8217;teydim&#8230;.</p>
<p>Dinlemeyi bilmeyenler, devamlı bildiklerini anlatmaya çalışanlar&#8230; Tam size sorulan bir sorunun cevabını vermek üzere ağzınızı açmışken, bir başkasının sizin kimliğinizi bir kaç dakikalığına çalarak, sizinkinden çok daha önemli varsaydığı düşüncesini yüksek harfle ve hırsla masaya yayması. Hazzetmediğim bu iletişimden uzak anlaşma ve sohbet şekli de bizimle birlikte gelip oturmuştu masaya&#8230; Gelene git denemediğniden kaldı o sohbet şekli o haliyle&#8230;</p>
<p>Yok abartmadım, olan buydu&#8230; Ama alınma, kızma, içerleme, üzülme duygularıyla anlatmıyorum bunu size.. Durumun kendisi dürttü beni.. Sade bir durum tespiti. Hemen hemen bizim toplumumuzun genelinde durum budur ya, kaçarım öyle ortamlardan. En azından seçme şansımın bulunduğu durumlarda. Neden böyle olduğ konusunu düşünmüyorum artık, birçok şey aramızda, kendi içimizde, sokaklarda, masalarda, ailelerde gizli. Sadece göz gerek&#8230; Esas yalnızlık denen hadise de, bunları farkedip, farkında olmadan kendini bu iletişimle ilgisi olmayan anlaşma şeklinden uzaklaşırken başlıyor&#8230;</p>
<p>Özellikle kadınların çok konuştuğu söylenir ya toplumda&#8230; Hani &#8220;dırdır etme&#8221; durumu vardır her kadında, karikatür çizerlerinin iyi malzemelerinden biridir.</p>
<p>Ne yapsın kadıncıklar, bu toplumda ister zengin, ister fakir, ister okumuş iser okumamış ol (okumamışsan durumun çok daha kötü) evlenmeden önce bütün kızlar susturulur. En çok konuşmaları gereken ebeveyenlerinin yanında, onlara saygı gereği susturulur&#8230; E insansın, baban kadar karar vermeye, annen kadar konuşmaya, erkek kardeşin kadar gece eve geç gelmeye ve flört etmeye ve her çocuk kadar hata yapmaya ve azarlanmamaya hakkın vardır&#8230; Bizde ya çocuk olursun ya da kadın. Kimlik ikisinden ibaret değil midir? Günün sonunda insansın, ihtiyaçlar yaş ve cinsiyete göre değişkenlik gösterse de, bu saydıklarım ve ilave olacak daha birçoğu her yaşta birey olmanın koşulu.</p>
<p>Kız çocuğunu yıllarca konuşturmayıp, saygı gereği, genç kız olduğu için ayıp olur düşüncesiyle, o sebepten bu sebepten baskı altına alırsan, nişanlanıp evlenene kadar &#8220;evlenilecek cici kız&#8221;ı, ondan sonra da kötü kalpli kraliçeyi oynar. Kendinden o kadar uzaklaşır ki, hevesleri, istekleri aklına geldikçe oynar&#8230;Ama hep oynar&#8230;.</p>
<p>Erkek çocuğuna &#8220;ağır abi&#8221; maskesini takarsan, sıkılır, bunalır, ağır gelir omuzuna verdiğin yük. Toplumun onu ne kadar övdüğü ve ne kadar takdir ettiği ya da heykeli dikilecek adam olduğu değil;  bir gün kendi içinde kurduğu mahkemede,  onun adına verdiğn kararlar ya da kendi karar/sızlıkları sonucunda geldiği noktada kendi içinde ipini çekip çekmeyeceği önemli değil mi?</p>
<p>Maskesinin bir işe yaramadığı ya da artık maskesini takmak istemediği, ara sıra yüzünün ve bakışlarının, mimiklerinin hava almasını istediği ortamlara girerse; kendini rahat ifade edebilen üç beş insan yanında da, yıllarca içinde biriktirdikleri birkaç kadeh içkiyle birleşir, kimsenin anlamadığı bir lisan, davranış şekli ve aksiyon &#8211; reaksiyonlar ortaya çıkar. Çünkü içinde biriktirdiği herşeyi bir ölçüyle değil, o ortamın ölçülerinden uzak bir ölçüsüzlükle ortaya döker. Kıskançlıkları, duyguları, sevinçleri, beğenileri hepsi ama hepsi düzensiz ve sırasız şekilde ortaya dökülür. Özgürce kullanabileceği 3-4 saate bütün ömrünce biriktirdiklerini sığdırmaya çalışır&#8230; Telaşı büyüktür çünkü.. Belki de kendisini dinleyen ama gerçekten dinleyen birkaç kişiyle ya ilk kez karşılaşmıştır ya da uzun zamandır ilk kez karşılaşıyordur.</p>
<p>Çok zor değildi ki birbirimizi anlamak. Farkedemediğin kendini anlatma telaşından, gözünün içine bakarak dinler göründüğün insanları anlamadığındı. Yüksek egondu. Ah bir bilseydin ki karşına oturmuş kendini sana anlatmaya çalışanı anlamanın ne büyük zenginlik ve ne keyifli ir yolculuk olduğunu. Ama zaten hayattan çaldığın hepi topu üç beş saatti ve vaktin olmayacaktı dinlemek için&#8230; Senin yolculuğun kendini anlatmakla başlayıp gece sonunda alkış almakla nihayetlenecekti&#8230;. Ben mi? Ben köşedeyim&#8230;. Görünmez kadın olarak&#8230;.</p>
<p>Hani demiştim ya yazının başında önemsiz şeylerden bahsedeceğimi&#8230;</p>
<p>Yalan söyledim&#8230;.</p>
<p>Çok şey anlattım&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seçil SÖKMEN</p>
<p>2009,  İstanbul</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/hicbir-sey-anlatmayan-yazi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kısacık&#8230;</title>
		<link>http://www.besiktaspostasi.com/kisacik.htm</link>
		<comments>http://www.besiktaspostasi.com/kisacik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 May 2009 09:30:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seçil Sökmen Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Seçil Sökmen Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.besiktaspostasi.com/?p=6457</guid>
		<description><![CDATA[Zaman zaman biraraya geleceğiz bu köşede...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Merhaba,</p>
<p>Zaman zaman biraraya geleceğiz bu köşede&#8230;<br />
Köşenin adını bulurken çok zorlandık&#8230; Yaratıcılığına inandığım iki arkadaşımla oturup gece yarısına kadar<br />
düşünmekten, hafiften birbirimizin kafasının derisini yüzmeye meyletmişken hem bana hem de yazılarıma uygun bu ismi bulduk&#8230;<br />
Beğeneniniz, beğenmeyeniniz, &#8220;şu olsa daha iyi olabilirdi&#8221; diyeniniz çıkacak elbet&#8230;.</p>
<p>Başına buyruk bir köşe olacak burası.. Tıpkı benim gibi&#8230;</p>
<p>Başka sitelerde yayınlanmış yazılarımın bir kısmını burada da yayınlayacağım ancak yazılı basında çıkmış olanları maalesef etik nedenlerden dolayı yayınlayamıyorum&#8230;.</p>
<p>Dedim ya, başına buyruk bir köşe burası&#8230; İstanbul&#8217;da yaşamanın, şehrin neredeyse en güzel semtlerini barındıran<br />
Beşiktaş ilçesinde yaşamanın tadını birlikte çıkaracağız&#8230;.</p>
<p>İçinize ısıtan, sevginin yüceliğini anlatan, bahar coşkunuzu bi daha coşturan, ılgıt ılgıt esen rüzgarları,<br />
aşk yarasını , dost kazığını falan anlatmayacağım&#8230;. Hal böyle olunca, olası okur kitlesinin %90 ını<br />
kafadan kaybettiğimin farkındayım&#8230; (Sandığınızın aksine çok da romantiğim ama bundan size ne kuzum!)</p>
<p>Hoş sohbet yazılar olmayacak, haberiniz ola&#8230;. Birilerinin kalbi kırılacak, birileri sesli ya da sessiz kızacak belki ama&#8230;.</p>
<p>Adı üstünde&#8230; &#8220;Başına Buyruk&#8221;&#8230;. Tıpkı benim gibi&#8230;..</p>
<p>Beni bırakırsanız saatlerce yazar, saatlerce konuşurum&#8230;</p>
<p>Şimdilik gidiyorum&#8230;. Ama döneceğim&#8230;.</p>
<p>Bir sonraki yazıda görüşene dek; başınız dik, gözleriniz açık olsun&#8230;</p>
<p><strong>Seçil SÖKMEN</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.besiktaspostasi.com/kisacik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

